6 Ekim 2016 Perşembe

BİLİNÇSİZ MEDYA BİLMEYEN TOPLUMLAR OLUŞTURUR

“Sigaranın sağlığa zararı yoktur” başlıklı haberlerle karşılaştınız mı? İşte bu haberlerde yazılanlar nedeniyle, gerçek ile gerçek olmayan arasındaki karışıklıklardan toplum etkilendi. Peki bu bilgisizlik nasıl yayıldı ve arkasında neler vardı?

Agnotoloji yani "bilgisizlik bilimi" tanımı Stanford Üniversitesi’nden bilim tarihçi Robert N. Proctor tarafından, Yunanca’da agnosis ‘bilgisizlik’, ontoloji varlık felsefesi kelimelerini birleştirerek oluşturmuş. Bu bilim günümüzde menfaati gereği kendini uzman ilan edenlerin yaptığı şarlatanlıkları ele alıyor.

Aynı Konuya Dikkat Çeken Bakış Açıları
Robert N. Proctor tütün şirketlerinin uygulamaları ve sigara içmenin kansere yol açıp açmadığı konusunda kafa karışıklığı yaratma girişimlerini araştırdı. Tütün sanayisinin, tüketicilerin sigaranın zararlarını öğrenmesini istemediğini söyleyen Proctor, bu konuda “Kanser Savaşları” isimli bir kitap yayınladı.



Şüphe Tüccarları (Merchants of doubt)  isimli belgeselde ise benzer şekilde aynı konular ele alınıyor. Bu belgeselde bilim, medya ve şüphe üçgeni içerisinde tütün kullanımı ve çok tartışılan iklim değişiklikleri irdeleniyor. Gazetecilerin haber kaynaklarını seçerken sözde uzmanlara karşı dikkat etmeleri gerektiği vurgulanıyor. Tütün şirketlerinin kendilerini aklamak için ne gibi anlaşmalar yaparak, medyada çok farklı şekilde yer almalarının yolları ele alınıyor. Bu belgesel de aynı Robert N. Proctor gibi objektif yaklaşmanın önemi vurgulanıyor.


Kanser Savaşları Kitabı ve Medya İlişkisi
Kanser Savaşları kitabına göre kanserin temel sebebinin cehalet olduğu söyleniyor. Kitapta söylenenler dikkat çekici: “Kanser denetiminin anahtarı bilgidir. Fakat kanser hakkında zaten çok şey biliyoruz. Sigaraların ve asbestin kansere sebebiyet verdiğini, fazla yağlı, lif oranı düşük, çok tuzlu gıdaları yemenin çok sağlıklı olmadığını biliyoruz. Cildimizi güneşte yakmanın ya da yiyeceklerimizi pestisit banyosu yaptırmanın tehlikeli olduğunu biliyoruz. İster temizlediğimiz zeminlerden, ister hobilerimizden, isterse çalışmalarımızda kullandığımız malzemelerden gelsin akciğerlerdeki tozun kötü olduğunu biliyoruz. Düzenleme altına alınmamış endüstrinin kansere yol açabileceğini, kanserin kötü alışkanlıkların, kötü yöntemin, kötü ticaretin, hatta belki kötü bilimin ürünü olduğunu biliyoruz. Kanserle ilgili bilgiler az değil. Kanser politikasına yeniden yön vermek için düşünceli ve emin adımlar atılması gerekiyor. Başka bir deyişle sebeplerle ilgili bilgiler, ihtiyaç duyulan şeylerin sadece bir kısmını oluşturuyor. "Sormazsanız öğrenemezsiniz, öğrenemezseniz yapamazsınız" sözü çoğu zaman doğrudur. Ancak sorulması gereken soru sadece "kansere neyin sebep olduğu" değil, aynı zamanda "kanseri önlemek için neler yapılabileceğidir." Her şeyin her zaman göründüğü gibi olmadığını kabul etmeliyiz. Cehalet üretilebilir, ideolojik boşluklar bizi kör edebilir, iyi haberler çoğu zaman taraflı olabilir, sebepler kültürel olabilir; faturayı bilim adamlarına kesmek, kanserle mücadele etmenin yollarından sadece biridir. "Daha fazla araştırma" için baskı yapan eylemciler şu soruyu sormalı: Hangi sonuca hizmet eden ne tür bilgi? Bildiklerimizi sormamız gerekiyor. Birinden diğerine giden yolu temizleme çabamıza rağmen sadece cehaletin bilgiyi nasıl davet edebileceğini değil, aynı zamanda bilginin de cehalete nasıl katlanabileceğini anlamamız gerekiyor.”

Kitapta da vurgulandığı gibi doğru soru sormak ve medyanın tarafsız haber yapma özgürlüğü olmalıdır. Özellikle bilim ve sağlık haberciliğinde uzmanlaşma bu konuda çok önem taşıyor.


Anektodal Kanıt
Birçok haberde yer alan Anektodal kanıt konusuna da dikkat edilmeli. Anektodal kanıt, herhangi bir bilimsel araştırma, sorgulama, inceleme ve uzmanlığa dayanmaksızın, birçok yerde gördüğümüz kullanıcı yorumları, müşteri memnuniyeti ve kullanıcı eleştirileri gibi şahitliğe dayanan kanıtlar. Bilimde ve mantık felsefesinde bu anlatımlara "anektodal kanıt safsatası" denir. Bilimsel geçerliliği olmadığı halde, kişisel görüşlere yer verilen haberler de bu anlamda insanları yanıltıcı olabiliyor. Bunun en sık kullanıldığı yöntemler ise genellikle basın bültenleri oluyor.


Özel Haber Yerine Kopyala Yapıştır Habercilik Prestij Kaybettiriyor
Medyanın derin yaralarından biri de özel haber çalışmaktan öte, bülten haberciliğine doğru bir yönelişe gitmesi. İngiliz gazeteci Nick Davies, “Flat Earth News” kitabında “churnalism” kavramını ortaya atıyor. “Churn” İngilizce’de, “çalkalamak, köpürtmek” anlamına geliyor. Davies, günümüzde PR ajansları ve reklam şirketleri tarafından hazırlanan “haber görünümündeki” metinlerin, hiç müdahale edilmeden gazete sayfalarında yer almasına gazeteciliğin prestij yitirmesinin nedenlerinden biri olarak görüyor. Kısaca, bültenleri kopyalayıp yapıştırmak gazetecilik değildir!

Kısaca medyada kanıta dayalı bilimle ilgili haberleri görmek için sözde bilim ve gerçek bilimin ayrımı konusunda çalışmalar yapılmalı. Bu konular kurumların önderliğinde gerçek uzmanlar tarafından hazırlandıktan sonra medya ile paylaşılmalı. Medyada uzmanlaşma olması desteklenmeli. Yanlış ile doğrunun ayrımının anlatılması için basın mensuplarına yönelik çalıştaylar da düzenlenmeli. Bilinçli medya ile bilgi kirliliğinden kurtulabiliriz.




11 Eylül 2016 Pazar

SAĞLIKLI YAŞAMIN SIRLARI SAĞLIKLI MEDYADA SAKLI

9 Ekim 1887 tarihinde modern gazeteciliğin kurucusu olarak gösterilen Joseph Pulitzer’in  ‘New York World’ gazetesinde bir haber yayınlandı. Haberi yapan kişi ise, gerçek adı Elisabeth Cochrane olan ancak haberlerde ‘Nellie Bly’  ismini kullanan dünyanın ilk kadın araştırmacı gazetecisiydi. 

Gazetedeki ilk çalışmasının hikayesi ise, gazetecilik tarihine damgasını vurdu. Blackwell şimdiki Roosevelt adasındaki Kadın Akıl Hastalıkları Hastanesine sızmak için bir gece ayna karşısında çalıştı. Saçlarını, bakışını, gülüşünü ve sözlerini “delileştirmeye” uğraştı. Bir misafirhaneye giderek, kadınların hepsinin dikkatini çekti. Buradaki kadınlar sonunda “deli” olduğuna karar verip polis çağırdılar ve mahkemede hakim karşısına çıktı. Amnezi, yani hafıza kaybı taklidi yaptı, hakim ise uyuşturucu kullandığı sonucuna vardı. Kendisini inceleyen doktorlar, Nellie’yi akıl hastanesine gönderdi. 

Blackwell Kadın Akıl Hastanesi
Akıl hastanesine giderken, çevresindeki diğer kadınlarla konuşmaya başlayıp, hepsinin hikayesini öğrenmeye çalıştı. Blackwell’da normal bir insan olarak davrandı. Ancak biri dışında tüm doktorların kararıyla “deli” diye hastaneye kapatıldı. Bly, hastanede koşulları birinci elden gözlemledi. Yemeğin çoğu zaman bozuk ve yenilemez, suyun ise içmek için çok pis olduğunu gördü. Hastalar bütün gün buz gibi odalarda hiçbir şey yapmadan oturtuluyordu. Buz gibi banyo suyu başlarından aşağıya kovalarla dökülüyordu. Hemşireler sürekli hastalara kötü davranıyor ve şiddet uyguluyordu. 

Konuştuğu hastaların bazılarının da kendisi kadar aklı başında olduğunu düşünen Nellie; “İşkencenin hastaları iyileştirmesini mi bekliyorlar? Aksine, buradaki uzman doktorlar benim gibi aklı başında bir kadını bile alıp sürekli susturup, sabah 6’dan akşam 8′e sert banklarda konuşmasına ve hareket etmesine bile izin vermeden boş boş oturtup, dışarıdaki dünya hakkında en ufak fikir sahibi olmadan, eline bir kitap bile vermeden, yenilemez yemekler ve sert muamele ile 2 ayda delirtebilirler.” diye yazdı. 

On gün geçirdiği hastaneden, gazetenin avukatının da yardımıyla zorla ama başarıyla çıkmayı başardı. Bly, “Deliler Evinde 10 Gün” başlığı attığı yazısında olanları bir bir anlattı. “Blakwell’deki deliler hastanesinde bir hafta geçirebilir miydim? Düşündüm ki, evet geçirebilirdim. Geçiririm, evet. Ve geçirdim de” diye başladığı yazısında, başından geçenleri, nasıl bir yol izlediğini ve orada neler gördüğünü ayrıntısıyla anlattı.  

Bly, “İnsanı delirtmekte hiçbir şey bu tedavi sistemi kadar başarılı olamaz!” sonucuna vardı. Hastanenin koşulları, hastane personellerinin hastalara davranışları, kendisi gibi hasta olmasa bile duvarların ardına kapatılan birçok kadının durumunu anlattığı yazı dizisi sadece okurların değil Amerika’nın dikkatini bu hastanelere çekerek toplumu aydınlattı ve gazetecilik görevini yerine getirdi. Hastaneye soruşturma açıldı ve Bly’ın incelemede yardımcı olması istendi. Şartların iyileştirilmesi için kuruma bütçe verildi, sık sık denetlenmesine ve gerçek hastaları almaları için muayeneleri çok daha dikkatli yapmalarına karar verildi. 



Sarı Gazetecilik
Öyle sansasyonel şeyler yazmıştı ki bu sansasyonel dilin tuttuğunu gören Pulitzer, aynı dille çeşitli haberler yapmaya başladı. Hatta ilk çizgi roman kahramanı Yellow Kid (Sarı Çocuk) bu şekilde ortaya çıktı. Toplumdaki sıkıntılı her konunun üzerine gitmek gibi bir derdi olan Nellie’nin haber dili ve Yellow Kid ile başlayan süreç, gazetecilikte şimdi çok eleştirilen ‘Sarı Gazetecilik’ kavramını ortaya çıkartan tartışmaların başlangıcı oldu. 

Stunt Reporting
Bly araştırmacı gazetecilik alanında, bu yeni ve anlamlı yöntemle araştırmacı gazetecilik alanında “stunt reporting” olarak bilinen yöntemin ortaya çıkmasını da sağlayan isimlerden biri oldu. Kariyeri boyunca pek çok konuda çürümüşlüğü, adaletsizliği ortaya çıkaran Bly, bunu yaparken yoksuldan ve mazlumdan yana tavır aldı. 


Kitap ve Film
Haber dizisi “Ten Days in a Mad-House (Bir Tımarhanede 10 gün)” ismiyle kitap olarak da yayınlanan bu çalışması Nellie Bly isminin tüm Amerika tarafından bilinen bir isim olmasını sağladı. Hayatı boyunca maceracı ve adil kelimelerinin yaşayan birer abidesi olarak gösterilen Nellie Bly’ın bu macerasından yola çıkılarak bir bilgisayar oyunu yapıldı ve  ‘10 Days in a Madhouse’ (Tımarhanede 10 Gün) isimli bir sinema filmi çekildi. Ayrıca Google, Nellie Bly’ın 151. doğumgünü için bir doodle hazırladı. 

“Şimdiye kadar kalbimden gelmeyen hiçbir kelimeyi söylemedim. Zaten söyleyemem” diyen Bly gibi gazeteciler, sağlıklı haber yaparak sağlıklı bir toplumun oluşmasına destek olabilirler. Araştırmacı gazetecilikte, yanlışı bulup çıkartmak düzelmesi için çalışmak hedeflenmelidir. 

Gazeteciler sağlıklı yaşam yalanlarını dile getirmek yerine, gerçek uzmanlardan bilimsel kanıtlarla habercilik yapmalıdır. İşte o zaman gazetecilik hak ettiği değeri bulacaktır. Bunun içinde gazetecilerin haklarının desteklenmesi, gazetecilik oynayanların önüne geçilmesi çok önem taşımaktadır. Özellikle sağlık haberciliği, toplum sağlığı açısından çok önemli bir yerdedir. 

Sağlıklı toplum için, sağlıklı medya gerekir. 


31 Ağustos 2016 Çarşamba

HABERLERDEKİ GÖRSEL ALGI YÖNETİMİNE DİKKAT EDİYOR MUSUNUZ?

Her gün haberlerde çok farklı görüntülerle karşılaşıyoruz. Bu haberlerin veriliş diline göre tepki gösteriyoruz. Yani duygularımızı haberi yapan gazetecinin ellerine güvenle teslim ediyoruz. Peki, gördüklerimiz ya da okuduklarımız ne kadar doğru? 

Gazeteciler haberlerini kurgularken akıllarındaki ilk mesaj işledikleri konunun haber değeri taşımasıdır. Bunda da insanların tepkilerini harekete geçirmeyi hedeflerler. Acı, korku ya da umut dolu bir haber olmalıdır ki, öncelikle haber müdürünün onayını alıp, yayınlanabilmesini sağlayabilsin. Ardından da okunma ya da izlenme rekorları kırıp, sosyal medyada gündemi değiştirebilsin. 

Bunlar medyanın arka bahçesi olduğu için herkes bilmeyebilir, ancak olayları ele alırken algılarımızla oynanmasına engel olmak adına bu işin arkasındaki mantığı iyi anlamakta fayda var. “Gözümle gördüm, daha ne olsun” diyenlere, bilimin vereceği cevaplar bizleri çok şaşırtabilir. 

Gördüklerimize inanmalı mıyız?
Henri-Louis Bergson’un dediği gibi; “Gözler, sadece zihnin kavramaya hazır olduğu şeyleri görür.” Beynimiz bize ne gördüğümüzü söylüyorsa onu görürüz. Üç boyutlu dünyayı iki boyutlu hale indirgenmek gözde başlar. Nesnelerden yansıyan ışık göz bebeğinden içeri girer. 

Görmenin ilk adımı olan gözler, dünyanın ters yüz edilmiş baş aşağı görüntüsünü algılar. Betty Edwards’ın “Beynin Sağ Tarafıyla Çizim” isimli kitabında anlattığı gibi, “Bir nesneyi baş aşağı çizmek hatlarını doğru yakalamanın çok iyi bir yoludur. Çünkü bu şekilde bildiğinizi değil, gördüğünüzü çizmiş olursunuz” der. 

Bu nedenle görsel algı bizleri yanıltıyor olabilir. Bu konuyla ilgili de psikologlar ikiye ayrılmış durumda. Duyu organlarından gönderilen bilginin, algının temelini nasıl oluşturduğunu anlamaya çalışıyorlar. Algının uyarıcılarla elde edilen bilgiye ne kadar bağlı olduğu tartışılıyor. Bilginin işlenmesi ile ilgili iki kuram var

Yukarıdan Aşağı İşlem
Psikolog Richard Gregory, algının yapıcı olduğunu ve kişi bir şeye baktığında onun hakkında önceki bilgilerini kullanarak algıya dayalı bir varsayımda bulunduğunu ve bu varsayımların çoğunlukla hep doğru olduğunu iddia etti. 

Gregory, göze ulaşan bilginin yaklaşık yüzde 90’ınının beyne ulaşamadan kaybolduğunu hesapladı. Beynin bundan sonrasında bir gerçeklik algısı oluşturmak için geçmiş deneyimleri kullandığını söylüyor. Duyular vasıtasıyla çevreden gelen bilgilerin geçmiş deneyimlerle birleştirilerek algı oluşturuluyor. 



Necker Küpü
Yukarıdan Aşağı İşlem varsayımını doğrulamak ve desteklemek için, Necker küpü kullanılır. Buna göre, yanlış varsayımların görsel illüzyonlar gibi algıda hata oluşturacağını gösterir. 
Yani bu kuramı savunanlar, iki ayrı algının oluşmasının sebebinin beynin duyusal bilgiden ve geçmiş deneyimlerden oluştuğunu savunuyor. 

Tabandan Yukarı İşlem
Psikolog James Gibson ise, algının doğrudan olduğunu iddia ediyor. Gibson, çevremizde yeterli bilgi bulunması sebebiyle dünyanın çok dolaysız bir yoldan algılanabileceğini söylüyor ve bilginin yeterince detaylı olduğunu savunuyor. 

Trenin Arkasından Görüntüleme
Bu görüşünü şu örnekle açıklıyor, hızlı hareket eden trende oturuyorsunuz ve size daha yakın olan nesneler uzak olanlardan daha hızlı geçiyor. Uzaktaki nesnelerin uzaklıkları göreli hızlarından yola çıkarak anlaşılabilir. 

Her iki kuram algı olayına farklı şekilde yaklaşsa da tamamen açıklayamıyor. 

Her şeyin farkında mıyız?
Daniel Simons ve Daniel Levin ise, dünyayı ne kadar doğru olarak algıladığımızla ilgili çok farklı çalışmalar yapıyor. İşte çalışmalarından bir tanesi şöyle; İçinde tek bir oyuncunun yer aldığı bir kısa film izlediğinizi düşünün. Adam omlet yapıyor. O pişirmeyi sürdürürken kamera aniden başka bir açıdan çekmeye başlıyor. 

Yeni sahnede oyuncu farklı biri olsaydı, fark eder miydiniz? 
Gözlemcilerin üçte ikisi fark etmiyor. İşte buna “Değişim Körlüğü” deniyor. 
Dikkatli bakmamız olayları nasıl yorumladığımızla alakalı. David Eagleman’ın dediği gibi “Görmek, bakmaktan fazlasını gerektirir.” Bakabiliriz, ancak olayları net şekilde görmeyebiliriz. 

İşte bu nedenle haberleri daha farklı bir düşünce ile incelemek gerekiyor. Size sunulan kadarını öğrendiğiniz olayların arkasında aslında olanlar, anlatıldığı gibi mi? 

27 Temmuz 2016 Çarşamba

İLETİŞİMİN GELECEĞİNİ TAHMİN ETTİ

"The medium is the message" yani, "Mesaj medyanın kendisidir" diyen Marshall McLuhan Kanadalı iletişim kuramcısı. İsmini daha önce "Global Köy" ve "Guthenberg Galaksisi" adlı kitapları ile duymuş olabilirsiniz. 

McLuhan disiplinlerarası bilimler konusunda, özellikle iletişim bilimleri üzerine araştırmalar yaparak, Kültür ve Teknoloji Merkezi açtı. 

1960’lı yılların sonuna doğru McLuhan, “Araç Mesajdır” (The Medium is the Message) adlı kitabını yayınlayarak bir anda üne kavuştu. Teknolojinin nasıl kullanıldığı ile ilgili medyadaki gerçek içeriğin kendisi olduğunu anlattı. McLuhan’a göre araç, insanın uzantısıdır. Verilmek istenen mesaj araç ile şekillenir. Bir hikayenin sözle anlatılması, sahnede oynanması, bir radyodan aktarılması veya televizyonda sergilenmesi o hikayenin ilettiği mesajı alan kişi tarafından farklı anlamlar kazanır.

İlk defa 1967 yılında yayımlanan ‘Medya Mesajı, Medya Masajıdır’ isimli kitabı ile geleceğin iletişim araçlarını ve yöntemlerini yıllar öncesinden öngörmüş. Bu kitap ile vermek istediği mesaj, medyanın ve iletişim araçlarının çevremizdeki alan üzerinde çok güçlü bir etkisi bulunduğudur. 

McLuhan, iletişim araçlarının sonuçlarına odaklanmak yerine onların iletişim araçlarının psikolojik organizasyonu ve düşünceyi etkileme biçimleri bağlamında değerlendirmesi geleceği yorumlamasını sağlıyor. Özellikle, iletişim araçlarının bireydeki, toplumdaki ya da sistemdeki rolüne yönelik oluşturduğu bakış açısı, bu bağlamda yaşananlar hakkında daha fazla düşünmeyi gerekli kılıyor. Medyayı kimlerin kullandığına, medya çalışanlarının içinde hareket ettikleri örgütsel yapılara ve medyanın hangi amaçlarla kullanıldığına bakmaksızın medyanın özgül niteliklerini tanımlayarak ve bu niteliklerin izini sürerek medyanın merkezciliğini savunuyor. 

İletişimin içeriğinin aldığı biçim kadar önemli olmadığını savunan McLuhan, bir iletişim aracının özgül içeriğiyle olduğu kadar biçim aracılığıyla da mesajlarını iletebilmesinin olası olduğunu savunuyor. 

‘Medya Mesajı, Medya Masajıdır’ isimli kitabı yeni öğrendim ve yayınevi dahil birçok yere sordum, tükenmiş. Bulabilmem için önerisi olan var mı? 

Hatta medya ve iletişim ile ilgili önereceğiniz kitaplar varsa duymaktan mutlu olurum. Sonra bulması zor oluyor. 


Kaynaklar:


21 Temmuz 2016 Perşembe

BİLGİLERİ BULUTLARA SAKLIYOR

Zorlu günlerden geçerken, artık daha çok üretmemiz ve daha çok çalışmamız gerekiyor. Onun için bundan sonra ilham verecek hayatları yazacağım. Çünkü hiçbir başarı hiç kimseye altın tepside sunulmuyor. 

Tembellik son yılların trendi olsa da hatta çevresindeki çalışanların yolunu tıkayanlara inat, daha çok çalışmaya ne dersiniz? 

Ülkemizde teknolojik gelişmeleri kullanıcı bazında sürdürdüğümüz ve hala kadınların bir şeyleri başaramadığı kanısı devam ededursun, yurt dışında neler oluyor bir bakalım. 

Bugün ilham veren hayatların ilki, Google’ın rekabet gücünü artıran Diane Greene olacak!
Bu ismi daha önce duydunuz mu bilmiyorum ancak, kendisi Silikon Vadisindeki bulut bilişimin öncülerinden. 

Diane Greene, inandığı ve heyecan duyduğu işleri yapıyor. İş hayatında sıkça karşılaştığımız vizyon yoksunu ve asalak tiplerden kendimizi korumak içinde zamanı iyi değerlendirmenin önemini ve inandığınız yolu izlememizin önemini vurguluyor. Eğer çıkış yolunuz yoksa da o işten ayrılmanın en doğru karar olduğunu da ekliyor. 

Sadece istediği şeyi yapıp, çocuksu merakının izni sürdüğümüzde aslında işlerin maceraya dönüştüğünü söyleyen Diane Greene, kadınların da teknoloji alanında büyük başarılara imza atabileceğinin en güzel örneklerinden biri.

Bulut teknolojisi de ne?
Bulut teknolojisinden söz ediyoruz, bilmeyenler için kısaca açıklayalım. Cloud (Bulut), internet üzerinde kendimize ait bir depolama alanı ve dosyalarımızı burada saklayabiliyoruz.

Hiçbir kurulum gerektirmeyen web tabanlı uygulama, farklı yerlerden erişim sağlayabiliyor. Çoklu yedekleme alanları da kullanılabiliyor böylece güvenilirlik de artmış oluyor. 

Dezavantajı yok mu?
İnternet ortamında saklamış olduğumuz verilerimize internet bağlantımızın olduğu her yerden erişebiliyoruz. İnternet yoksa veri de yok!

Güvenlik açısından da 2. kişiler tarafından erişim sağlanarak verilerimizin ele geçirilme olasılığı da var. Bunun için şifrelerimizin gücü adına diyerek çok dikkat etmemiz gerekiyor. 

Birkaç örnek verelim
iCloud
Google Drive
SkyDrive
Dropbox
Yandex.Disk

Siz bu teknolojiyi kullanıyor musunuz? Bu konuda görüşünüz nedir?

11 Temmuz 2016 Pazartesi

HASTALANDIĞIMIZDA NE YAPACAĞIMIZI BİLMİYORUZ!

Hastalandığımızda ne yapıyoruz?  Hiç düşündünüz mü? Yıllardır sağlık haberciliği alanında çalıştığım için sadece haber yapmak için değil, sağlıkla ilgili bilgi almak içinde insanlar bana ulaşırlar. Yakın zamanda yine bir anne bana ulaşıp, çocuğunun durumu ile ilgili çaresiz kaldığını ve nereye başvurması gerektiğini sordu. 

İnsanlar hastalandıkları zaman ne yapacaklarını bilmiyorlar. Çünkü o psikoloji, insanı neredeyse çaresiz hissettirdiği için yönlendirmeye gerek duyuyorlar. Üstüne birde, her yerde farklı bilgiler içerisinde doğrusunu bulması konusunda zorluk yaşayınca kafalar iyice karışıyor. 

Tedavi için hangi hekime gitmeli? Hangi hastaneye gitse yeterli olur? Muayene olunca verilen ilaçlara güvenip içmeli mi? Yoksa ikinci bir doktora sormak için başka bir hastanenin mi yolu tutulmalı? Kısacası bilgi kirliliği içerisinde insanlar kaybolduğu için acil servisler bu kadar dolu, aile hekimliği sisteminde sorun yaşanıyor ve 2-3. basamak hastanelerde muayene olmak için sıra bekleniyor. Bunların üstüne medyada her gün gördüğümüz bazı hekimler ve kendilerini uzman olarak tanıtanların söylediği önerilerle ortalık iyice kirlenmiş durumda. 

Peki çözüm ne?
Sağlık iletişimi alanında önemli adımlar atmak gerekiyor. İnsanlar hastalandıklarında yakınlarına sormanın yanında internete bakıyor. Bu konuda da güvenilir kaynakların eksikliği insanları bilinmeze ve kaosa itiyor. Bunun için öncelikle sağlık iletişimi alanında gerçekten uzman olan isimlerle bir araya gelip, iletişim stratejisi geliştirmek gerekiyor. Ancak ülkemizde herkes her şeyin uzmanı olduğunu iddia ettiği için burada uzman seçimi projenin sürekliliği için çok önem taşıyor. 

Yıllar önce Sağlık Bakanlığında danışmanlık yaptığım dönemlerde, böyle bir proje üzerinde çalışmıştım. O zamanlar bürokrasinin basamaklarından yukarı çıkamadığı için çalışmalar hazırlandı ancak öylece kaldı. O çalışma hayata geçirilmiş olsaydı, şimdi birçok alandaki bilgi kirliliği son bulmuş olacaktı. 

Kamu ve Dernekler Bir Araya Gelmeli!
Burada ilk iş tüm uzmanlık dernekleri ile bir araya gelerek, birlikte halka doğru bilginin verilmesi çok önem taşıyor. Sürekli birbirini suçlayan kurumların arasında kafası karışmış hasta ve hasta yakınları mağdur oluyor. Sağlık ekonomisinin zarar görmesinin yanında, insanların sağlık hizmeti denildiğinde korkmasına da neden oluyor. 

İnsanlara hastalandıklarında izlemeleri gereken yol haritaları anlatılmalı. Anlatılmakla kalmayıp, sorun yaşadıklarında ulaşabilecekleri hatlar, internet adresleri ve sosyal medya hesapları olmalı. Bu sitelerin oluşturulması ve devamlılığı için mutlaka farklı sivil toplum kuruluşları ve işin profesyonelleri ile birlikte ortak çalışılmalı. Medyadaki bilgi kirliliği ve uzman olmayan muhabirlerin yaptığı işlerin cezasını insanlar sağlıklarını kaybederek ödememeliler. 

Hastalanan ne yapmalı?
İnsanlar hastalandıklarında öncelikle nereye gideceklerini bilemez hissediyorlar. Aile hekimleri hemen bu devrede işe başlamalı. “Hastalanınca ilk olarak aile hekiminize gitmelisiniz” denmeli. 

Sonraki adım, uzman seçimine geldiğinde kafalar işte burada çok karışıyor. Çünkü, insanlar hastalandıklarında hangi uzmana gideceklerini bilmiyor. Gittikleri uzmanların verdiği ilaca, koyduğu teşhise güvenmiyor. İkinci kez muayene olmayı düşünüyor. İşte burada iletişim stratejisinin ve insanların akıllarındaki soru işaretlerinin cevaplanması için başka bir çözüm gerekiyor. 

Özellikli Hastalıklar Uzman Seçimini Zorlaştırıyor
Şimdi gelelim, kompleks, kronik veya nadir görülen hastalıklarla ilgili konuya ki bu özellikle insanların hastane hastane, şehir şehir dolaşmasına neden oluyor. İnsanlar hasta olunca her kapıyı çalıyor ve çare arıyorlar. Hasta psikolojisini iyi anlamak ve empati kurabilmek gerekiyor. 

Doktorların hangi alanda uzman olduğu ve özellikli olarak hangi tip hastalıklar üzerinde çalıştığı konusu tamamen karışık. Ülke çapında öyle bir sistem olmalı ki, böylece insanlar bir şeyi araştırdığı zaman bulmak için 40 kapı çalmak, rica minnet bir şekilde kendini borçlu hissederek yaşamamalı. 

İnsanlar hastalığın yükünü çekerken, omuzlarına birde minnet borcu eklenip ezilmemeli. Bu sistem sayesinde doktorlar gerekirse artı performans ya da döner sermayeden ek ödeme almalı ve böylece hastalarla gerekirse online sistem üzerinden de görüşebilmeli. 

Günümüz iletişim çağında doğru iletişim stratejileri hazırlanmazsa, harcanan zaman ve maddi giderlerin hepsi çöp olur. Bu nedenle doğru sağlık iletişimi stratejisi ile hem hekimlerin hem hastaların memnuniyeti sağlanırken hem sistem hem de ekonomi doğru şekilde yönetilmiş olur. 

Sağlık Medyasındaki Kirlilik Giderilmeli!
Bir diğer önemli noktada sağlık haberciliğinin uzmanlaşması. Para karşılığında televizyona çıkan, gazetelerde yazan doktor ya da sözde uzmanların, istediği gibi açıklama yapıp medyatik olma uğruna insan sağlığıyla oynamasına karşı önlem alınmalı. Bu önlemler hem sağlık muhabirleri hem alanında uzman hekimler hem de hukukçularla birlikte yapılmalı. 

Her alanda olduğu gibi bizim alanımızda da gerçekten yapan değil de yapmış gibi görünenler var. Bu ayrımın da yapılması bu konuda atılacak adımların doğru olmasını sağlayacaktır. Bu amaçla uzman sağlık muhabirleri ile tek tek görüşülmeli. Bu konuda geçtiğimiz yıl çıkarttığım Sağlık Haberlerine Farklı Bakış kitabımda meslektaşlarımla yaptığım röportajlarda görüşlerinin yer aldığı tek kaynak. 

Medyanın temizlenmesi için, öncelikle paralı yayınların kaldırılması gerekiyor. Bu hem etik değil hem de halk sağlığını tehlikeye sokuyor. Uzmanlaşma desteklenmeli. Uzman sağlık muhabiri olmak için, önemli adımlar atılırsa medya kuruluşları da buna uymak durumunda kalırlar. 

Bu adımlar doğru şekilde atıldığında hem sağlığın geliştirilmesi hem sağlık ekonomisi hem de sağlık medyası açısında önemli oranda sistem işler hale gelecek. Bu da insanların hastalandığında sağlık çalışanları tarafından azar işitmesini ya da sağlıkta şiddete başvurma oranlarını aşağı çekecektir. Böylece güler yüzlü sağlık çalışanları olacak, çünkü gereksiz başvurular azaltılmış olacak. Sağlık çalışanları da belli oranda hastaya bakarken, gerekli zamanı ayırabilecek. Böylece hasta, kendini insan yerine konulduğunu ve önemli olduğunu düşünüp doktoruna güvenecek. Şaşkınlık ve kafa karışıklığından kurtulmuş olacak. Hasta ve hasta yakınlarını da sağlık çalışanlarını da yakından takip ettiğim için, iyi çalışan bir sağlık iletişimi planı ile bu sorunların çözüleceğine inanıyorum. 

23 Haziran 2016 Perşembe

MEDYADA DOĞRU ŞEKİLDE KENDİNİZİ İFADE ETMEK İÇİN SEÇİMLERİNİZE DİKKAT EDİN!

Sağlığımızla ilgili her gün yeni bir haber ile karşılaşıyoruz. “Bu haberlerin ne kadarı doğru?” sorusu akla gelirken, bunların arasında kaybolabiliyoruz da. Çünkü sağlıklı yaşam için farklı seçenekler sunulduğu gibi hastalıklarla ilgili de çok fazla seçenekle karşılaşıyoruz. 

Medya ile ilişkilerinizi düzenlemek ve doğru iletişim kurmak ister misiniz?
Bunu çok kolay bir şekilde elektrik devre sistemi ile anlatabilirim. Bilim insanı ve sağlık çalışanı bilgi kaynağı olarak elektrik devresinin pil görevini görür. Çünkü, yakıta ihtiyaç vardır ve yakıt için bilgi gerekir. Gelen bilgi anahtar görevi gören gazetecinin sayesinde habere dönüşür ve lamba yanar. Lambanın ışığı ile etraf aydınlanır. Aslında medya tam olarak bunu yapar, bilgi ile dünyayı aydınlatır. 

Medya İlişkileri Nasıl Olmalı?
Bilim insanları ve doktorlar basın mensupları ile iletişim kurarken zorluk yaşarlar. Bilimsel araştırmalar, bilimsel düşünce ve sağlıkla ilgili çalışmalarının medyada nasıl yer alması gerektiği konusunda kararsızdırlar. Ülkemizde birçok insan yeni araştırmalar, yeni olgular ve mevcut bilgiden medya sayesinde bilgi sahibi olurlar. Hatta sağlık çalışanları ve bilim insanları da medyadan yenilikleri takip eder. 

Gazetecilerle Barış İmzalayın
Birçok bilim insanı ve hekim, gazeteci ile konuşmaktan korkar ve isteksizdir. Çünkü, bilim camiasında yıllarca emek vererek kazandığı itibarını, medyada çıkacak kötü bir haber ile yok edilmesinden korkar. O nedenle fazla ihtiyatlı davranırlar. Oysa medya iletişiminin incelikleri öğrenilse, işler bu kadar da zor olmayacaktır. Burada önemli noktalardan biri de seçim yapmaktır. 

Hayatımız tercihlerden oluşur aslında. Biz seçenekler arasında kaybolurken, mantıklı seçim yapıp yapmadığınızın kuşkusu içinde dolaşır dururuz. Çok fazla seçeneğin olması aslında doğru seçeneği bulmamızı zorlaştırır ve bu durumda da geri adım atabilir ya da çok daha kolay yönlendirmeye açık olabiliriz. 

“Seçme Sanatı”nı Öğrenelim
Seçme Sanatı kitabının yazarı Sheena Iyengar , Stanford Üniversitesi'nde doktora öğrencisiyken bir süpermarkete gider, mağaza müdürünü ziyaret eder ve kendisine şu soruyu sorar: "İnsanlara bu kadar çok seçenek sunmak gerçekten işe yarıyor mu?" 

Sonrasında da bir araştırma için mağaza müdürü ile konuşur.  Sheena Iyengar  seçimlerimizle ilgili yaptığı çalışmalar hakkında şunları söylüyor:  “Mağazada küçük bir deney yapmaya karar verdik, bunun için reçelleri seçtik. 

348 çeşit reçelleri vardı. Tadım için, mağazanın girişine yakın küçük bir stand kurduk. Buraya 6 veya 24 farklı aromada reçeller koyduk ve iki şeyi gözlemledik. 

Birincisi, hangi durumda insanlar daha çok duruyor ve reçel tadıyorlar? 

24 aroma varken daha fazla insan durdu, gelenlerin yaklaşık yüzde 60'ı, 6 aroma varken ise gelenlerin yaklaşık yüzde 40'ı. 

Gözlemlediğimiz diğer şey şuydu, hangi durumlarda daha çok insan reçel satın alıyor? 

O zaman tam ters etkiyi görüyoruz. 24 aroma varken duranlardan yalnızca yüzde 3'ü reçel satın aldı. 6 aroma varken duranlardan yüzde 30'u bir kavanoz reçel aldı. Hesaplamayı yaparsanız 24 değil 6 aroma sunulduğunda 6 kat daha fazla sayıda insan reçel satın alıyor.
Reçel almamayı seçmek muhtemelen iyi bir seçim ama öyle görünüyor ki bu çok fazla seçenek problemi önemli sonuçları olan kararlarımızı da etkiliyor. Seçim yapmamayı seçiyoruz, bu bizim zararımıza olsa bile.”

Medyada Çok Seçenek Olması Ürkütüyor mu?
Bilim insanları ve sağlık çalışanlarının medya ile ilişkilerinde çok seçenek olması kafalarını karıştırıp, haber olmak yerine sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Utangaç olmak, çekinmek ya da korkmak yerine doğru şekilde medyada yer almayı öğrenmek gerekiyor. Çünkü, çalışmalarınız ve birikiminiz sadece iş arkadaşlarınız ya da yakın çevrenizle paylaşılmayacak kadar önemli. 

Her röportaj, basın bülten ya da fotoğraf tüm dünyaya ilettiğiniz bir mesaj olur. Bu mesaj çoğaldıkça, insanlar tarafından bilimsel anlayışı destekleyen bir ilkeler temelini oluşturacaktır. Bu durumda da insanların bilinç düzeyi artacaktır. 

Seçeneklere Dönersek
Sheena Iyengar’ın çalışmasında dünyada artan seçeneklerin fazlalığı aslında üç olumsuz sonucu ortaya çıkardığını söylüyor. Üç olumsuz sonuç şunlar:
İnsanlar seçim yapmayı erteliyorlar, kendi çıkarlarına ters düşse bile oyalanıyorlar. 
Daha kötü tercihler yapıyorlar, daha kötü mali seçimler, tıbbi seçimler. 
Objektif olarak daha iyi seçimler yaptıklarında bile kendilerini daha az tatmin eden seçimler yapıyorlar. 

Peki Çözüm Ne?
Olumsuz sonuçları tespit eden Sheena Iyengar, çözüm olarak dört madde sunuyor. 
Azaltın, gereksiz seçenekleri atın. 
Somutlaştırma, gerçek gibi hissettirin 
Kategorilere ayırın, kategorilerle baş etmek seçeneklerden daha kolay
Zorluğa hazırlamak. düşündüğümüzden çok daha fazla bilgiyle , sadece biraz ağırdan alarak ilerlemektir. 

Seçimlerimiz medyada nasıl uygulayacağız?
Medyada konuşmak için zamanı ayarlamak, doğru gazeteci ile hedef kitlemize uygun mecrada açıklama yapmamızı sağlamak için kendimize bir kılavuz belirlememiz gerekiyor. Bunun için de Sağlık Medya Lab adı altında yeni bir eğitim şekli geliştirdim. Medya aslında bir bilimdir ve laboratuvarda çalışır gibi pratik yaparak öğrenilir. 

Medya bilimi nasıl gelişir? 
“İlk önce kendine ne olacağını sor; Sonra ne yapmak gerekiyorsa yap.”  der Epiktetos, insanlara, sağlık, yatırım ve diğer kritik alanlarda on veya daha fazla seçim sunarsak, onların seçimleri zayıflıyor. Doğru seçimler yapabilmek ve medyada istediğimiz mesajı hedef kitlemize ulaştırmak için bu eğitimin faydasını görenlerden aldığım geri bildirimler ise, yeni modüller oluşturmam yönünde. Eğlenirken öğrenmek için sağlık haberciliğinde yeni bir bakış açısı geliştiriyoruz. Sizi de bekleriz.