28 Temmuz 2013 Pazar

Epilepsi ve Yasam Kalitesi

Epilepsi ve Yaşam Kalitesi
Yaşam kalitesi, bireyin içinde yaşadığı kültürel yapı ve değerler sistemi, amaçları, beklentileri, standartları ve endişeleri açısından yaşamdaki durumu ile ilgili algısı olarak tanımlanmakta, kısaca kişisel iyilik hali denilen bireyin yaşamdan sağladığı doyumun bir bütün şeklinde ifade edilmesi olarak özetlenmektedir (72). Sağlıkla ilgili yaşam kalitesi ise bir hastalığın ve tedavisinin yarattığı etkilerin hasta tarafından algılanışı olarak tanımlanmaktadır
Sağlıkla ilgili yaşam kalitesini ölçen bazı ölçekler, belirtileri ya da klinik durumu sorgularken, bazıları kişinin işlevsel becerisini, psikososyal iyilik halini, sosyal destek durumunu ve yaşamdan memnuniyetini değerlendirmektedir. Sosyal işlevsellik, arkadaşları ile görüşme, onlarla oyun oynama, okula uyum düzeyi, duygusal işlevsellik, beden imgesi, özerklik, bilişsel işlevsellik, aile içi ilişkiler, gelecekten beklentiler yaşam kalitesinin değerlendirilmesinde önemli bir yer tutmaktadır. Bir hastanın sağlıkla ilgili yaşam kalitesi algısının bilinmesi hekimlerin, hastalarının hastalıkları ile ilgili en çok hangi yönden etkilendiklerini kavrayıp, tedavilerini yönlendirmelerine, tedavi protokollerinde değişiklikler yapmalarına, hasta-hekim ilişkisinin güçlenmesine ve hekim tarafından uygulanan girişimlerin hastanın yaşam kalitesini ne yönde etkilediğinin görülmesine olanak sağlamaktadır
Epilepsi hastalarında nöbetlerin aniden oluşması, kişinin kendini kontrol edememesine ve bundan dolayı kendine saygısını yitirmesine ve utanmasına sebep olmaktadır. Abramson ve Hermann tarafından “öğrenilmiş çaresizlik” olarak tanımlanan bu durum, kişinin iş ve sosyal ilişkilerinde sorunlara yol açmakta ve bunu takiben depresyon hemen hemen kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkmaktadır (74,75). Epilepsi hastalarının düşük benlik saygısı kişinin çevresine bağımlılık geliştirmesine sebep olmaktadır (76). Hasta çevreden destek arayışına girmektedir. Sosyal destek, yaşam kalitesi ile birebir ilgili bir konudur ve bireye çevresindeki insanlar tarafından yapılan yardım olarak tanımlanabilir.
Epilepsi hastalarının damgalanması ise gelişmiş ülkelerde dahi aşılamamış bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır (77,78). Türkiye’de yapılan çalışma sonuçları da halkın epilepsi hastalarını kabullenmeme ve ayrı tutma eğiliminde olduğunu ve bu durumun çocukluk çağından itibaren hastalar ve aileleri tarafından açık bir biçimde hissedildiğini göstermektedir (79,80).
Epilepside yaşam kalitesi üzerine tedavinin etkisinin değerlendirilmesi esastır. Çünkü iyiliği hissetme ve fonksiyonel olma hastaları etkileyen en önemli sonuçlardır (81). Kognisyon, emosyon ve davranış ile ilgili değişiklikler, çalışabilme, sosyal durum, kendine saygı ve nöbetlere uyum epilepsi hastalarının yaşam kalitesinde önemli faktörlerdendir (82,83). Yapılan çalışmalar nöbet sıklığı, nöbet tipi, politerapi, günlük yaşam aktivitelerindeki bozukluklar, depresyonun varlığı, sosyal ve aile yaşantısı ile ilgili problemlerin epileptik hastaların yaşam kalitesini bozduğu bilinmektedir (84,85).
Epilepsi hastalığına sahip çocukların önemli bir bölümü hastalığın doğası gereği düşük yaşam kalitesine sahiptir. Okul, sosyal ve duygusal işlevsellik, fiziksel belirtiler ve tedavi yaklaşımlarının epilepsili bir çocuğun yaşam kalitesini etkilediği bilinmektedir. Bu etkinin ne düzeyde olduğunun belirlenebilmesi ve tıbbi girişimlerin etkinliğinin ve yan etkilerinin değerlendirilebilmesi için epilepsisi olan çocukların sağlıkla ilgili yaşam kalitesi algılarını bilmek önemlidir. Stevanovic ve arkadaşlarının 2011 yılında 60 çocuk ve ergen üzerinde yapmış oldukları çalışmada, kontrollere kıyasla epileptik çocuklarda yaşam kalitesi skorlarında düşüklük tespit edilmiş olup, özellikle depresyon ve anksiyetenin eşlik ettiği grupta bu skorlarda anlamlı derecede düşüklük bulunmuştur
Konu ile ilgili yapılan çalışmalar incelendiğinde büyük oranda epilepsisi olan yetişkin hastalarla çalışıldığı, çocuklarda ise daha çok okul çağı ve ergen grubuna ait verilerin olduğu dikkat çekmektedir.

Epilepsili Cocuklarda Gorulen Ruhsal Sorunlar

Epilepsili Çocuklarda Görülen Ruhsal Sorunlar
Çocuk ve ergenlik dönemindeki epilepsiler ile ilişkili psikopatolojinin varlığı, araştırmacılar tarafından sıklıkla gösterilmiştir. Epileptik çocukların normal topluma ve diğer kronik hastalığı olan çocuklara göre daha fazla psikiyatrik sorunlara sahip oldukları, bunun nedeni olarak da epilepsinin doğrudan merkezi sinir sistemini etkileyen bir rahatsızlık olması gösterilmiştir (3). Bazı çalışmalar ise, epileptik çocuklardaki psikopatolojinin kısmen hastalığın kronik doğasından kaynaklanabileceğini, nörolojik ve psikososyal faktörlerin birlikte ele alınması gerektiğini bildirmektedirler (4). Epileptik erişkinlerde yapılan çalışmalarda çocuk ve ergenlere oranla psikopatolojinin çok daha yüksek oranda saptanması (6) ve intihar girişimlerinin rapor edilmesi (5), çocuklukta başlayan davranışsal ve psikiyatrik sorunların artarak devamlılık gösterdiğini düşündürmektedir.
Çocuk ve Gençler için Davranış Değerlendirme Ölçeği kullanılarak epileptik
çocuklar üzerinde yapılan araştırmalarda davranışsal sorunlar %21-53.8 oranında saptanmıştır (43,44). Çocuklar için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi kullanarak yapılan araştırmalarda ise %55-60 oranında psikiyatrik tanı konduğu gösterilmiştir
Depresyon ve kaygı bozukluklarının epileptik çocuklarda en sık görülen psikiyatrik bozukluklar olduğu bildirilmektedir (47). Yapılan çalışmalarda çocukluk çağı epilepsilerinde duygudurum bozuklukları sıklıkları %12-36.4 arasında değişen oranlarda saptanmıştır (46,48,49). Epilepsisi olan 171 çocuk ile yapılan bir çalışmada %33 oranında depresyon ve kaygı bozuklukları olduğu, %20 oranında ise intihar düşüncesi taşıyan hasta bulunduğu gösterilmiştir. Întihar girişiminde bulunan çocuk olmamıştır (14). Ott ve arkadaşları depresyon oranını kompleks parsiyel epilepsisi (KPE) olan 48 çocukta %12, primer generalize epilepsisi (PGE) olan 40 çocukta %13 olarak tespit etmişlerdir (46). Bu çalışmada intihar düşüncesi ve planı oranları sırasıyla PGE’li çocuklarda %18 ve %11, KPE’li çocuklarda %17 ve %8 olarak belirtilmiştir. Dunn ve arkadaşlarının 115 ergen ile yaptığı bir çalışmada %23 oranında depresif belirtiler saptanmıştır (50). Erişkin hastalarda yapılan çalışmalar intihar girişimi oranlarının daha fazla olduğunu göstermektedir (6).Kaygı bozukluklarının da epileptik çocuklar arasında yaygın olduğu bildirilmektedir (51). Nöbetlerin ani oluşu, ölüm korkusu, anne babaların kaygılı tepkileri gibi nedenlerle epileptik çocuklar kaygı bozukluklarına yatkın hale gelmektedir. Bir araştırmada epileptik çocukların %18’inde ılımlı-orta kaygı, %5’inde aşırı kaygı belirtileri saptanmıştır. Ek olarak öğrenme ve davranış bozukluklarının olması ve çoklu ilaç tedavisinin artmış kaygı ile ilişkili olduğu belirtilmiştir (51).
Epileptik çocuk ve ergenlerde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) eş tanısı %1.6-%54 arasından değişen oranlarda bildirilmektedir (52). Güncel çalışmalardan birinde normal toplumdaki DEHB oranının %4-5 olarak bildirilmesine karşın, epileptik çocuklarda bu oran %29.1 olarak bulunmuştur (48).
Psikotik bozuklukların epileptiklerde genel topluma göre daha sık görüldüğü bilinmekle birlikte çocuklardaki yaygınlık oranları henüz kesin değildir (53). Japonya’da yapılan bir araştırmada erişkin epilepsi kliniklerinde psikoz oranı %0.9- 9.1 oranında bildirilirken, çocuk hastalıkları kliniklerinde psikoz oranı %0.7 olarak bildirilmiştir
Epileptik çocukların normal topluma, hatta diğer kronik hastalıklara oranla daha fazla davranışsal, psikiyatrik sorunları olduğu ve yaşamlarını olumsuz etkilediği bilinmektedir (3,55,43). Ek olarak merkezi sinir sistemini ilgilendiren hastalıklar ve mental retardasyon bulunduğunda psikopatoloji ve ilişkili olumsuzluklar artmaktadır (56,57). Buna karşın ne derecede psikiyatrik tedavi aldıklarına ilişkin yeterli sorun saptaması yapılmamıştır ve bu hizmeti alabilmeleri için nasıl bir yol izleneceğine ilişkin bir çalışma yoktur. Sadece dış kaynaklı iki çalışma epileptik çocukların aldığı psikiyatrik hizmet oranlarını araştırmıştır (58,59). Ülkemizde ise bu konu ile ilgili araştırma bulunmamaktadır.

Kronik Bir Hastalik Olarak Epilepsi

Kronik Bir Hastalik Olarak Epilepsi Nedir
Epilepsi, en sık karşılaşılan kronik hastalıklardan birisidir. Babilliler döneminden bu yana bilinmekte olup, epilepsili hastalar eski çağlardan bu yana bilişsel ve davranışsal açıdan farklı olarak algılanmıştır. Psikiyatrik bozuklukların epilepsiye sık eşlik etmesinin, bu hastaların damgalanarak kötü muamelelere maruz kalmasında etken olduğu ve şeytan tarafından ele geçirildikleri, kötü ruhların içlerine girdiği gibi yakıştırmalar yapıldığı bilinmektedir. Hipokrat’ın yazdığı ‘Kutsal Hastalık Üzerine- On the Sacred Disease’ ve Dostoyevski’nin yazdığı ‘Budala-The Idiot’ gibi eserler, epilepsiye yönelik bu tür tutumları belgeler niteliktedir. Bu yanlış inanışlara ilk direnç gösteren ve şimdiki anlamda bir beyin hastalığı olduğunu söyleyen kişi de Hipokrat olmuştur. Bilişsel ve davranışsal farklılıkların altta yatan hastalığa mı ya da toplum tarafından dışlanmaya uyum yapma çabalarına mı bağlı olduğuna dair tartışmalar halen sonuçlanmamıştır. Hastalığa ait bir takım tanımlama ve sınıflamaların anlaşılması bu noktaların aydınlatılması açısından anahtar rolü oynayabilir.
Nöbet; kontrol dışı, paroksismal, bilinçte vücut hareketlerinde değişikliğe, algı ve duygulanım değişikliğine yol açan kortikal nöronların senkron deşarjıdır veya normal fonksiyon ve davranışı engelleyen bu türlü semptomların karışımıdır diye tanımlanabilir. Kendini sınırlayıcı özelliktedir. Konvülziyon olarak adlandırılan generalize tonik klonik nöbetler prototip olarak düşünülür, ancak nöbet kısa bir bilinç kaybı, istemsiz stereotipik bir hareket olabilir
Epilepsi; tekrarlayıcı nöbetlere işaret eder, merkezi sinir sistemi disfonksiyonunu gösterir. Epileptik bozukluklar oldukça yaygındır ve genellikle erken başlangıçlıdır. Tüm dünyada 20 ila 40 milyon epileptik olduğu düşünülmektedir ve yaşam boyu prevalansı %0.63, yıllık insidansı ise %0.05’tir. Hauser ve Kurland’in (1975) yaptığı bir çalışmada tek bir afebril nöbetin yaşam boyu prevalansı %6, tekrarlayan nöbetler için %4 olarak bulunmuştur. Febril konvülziyonlar 5 yaş altı çocukların % 3’ünde ortaya çıkmakta ancak çok az bir kısmı tekrarlayan nöbetlere dönüşmektedir. Epilepsinin başlangıç yaşı özellikle 20 yaş altında kümelenmektedir. Genel olarak bakıldığında insidans hayatın ilk yılında en sıktır, 30-40 yaş arasında en düşük seviyeye iner ve ileri yaşlarda tekrar artar. Farklı çalışmalara göre epilepsilerin en az %75’i 20 yaş altında başlamakta ve çocukluk çağı epilepsilerinin %50’si 5 yaş altında ortaya çıkmaktadır. Hayatın ilk yılında başlangıç da oldukça sıktır. Bu yüzden çocuk ve ergen yaş grubunda önemli bir problemdir. Çocukluk çağı epilepsilerinin %70’inin idiopatik olduğu öngörülür. Generalize nöbetler en sık tiptir. Erkek kız oranı 1.1/1.2 dir
Uluslararası epileptik nöbetlerin sınıflandırılmasına göre nöbetler parsiyel ve generalize nöbetler olarak iki bölümde incelenir. Parsiyel nöbetler beynin bir tarafında başlarlar ve fokal başlangıçlıdırlar. Generalize nöbetler her iki beyin yarı küresini de etkilerler. Parsiyel nöbetler bilinç değişiminin eşlik etmediği parsiyel elementer nöbetler ve bilinç değişiklikleri ile giden parsiyel kompleks nöbetleri içerir. Bu nöbetler sıklıkla temporal lob ve limbik sistemden çıkar.

Epilepsinin Bilissel ve Davranissal Etkileri

Epilepsi interiktal manifestasyonlarla giden episodik, kronik bir hastalık olup gelişmekte olan çocuğun entellektüel ve psikososyal modellerine belirgin etkileri olur. Epilepsi merkezi sinir sistemini etkilediği için, sadece kronik bir hastalığa bağlı psikososyal uyum problemleri değil, merkezi sinir sistemi disfonksiyonu ile doğrudan ilişkili bilişsel ve davranışsal problemlere de yol açar.
Epilepsisi olan bütün çocuklarda, yaygın olarak görülen spesifik bir bilişsel bozulma ya da davranış problemi yoktur. Bununla birlikte genel çocuk populasyonundan oldukça yüksek oranda bilişsel ve davranışsal bozukluklar görülür. Bu çocuklarda entellektüel bozuklukların ve kişilik problemlerinin sebebini saptamak çoğunlukla zordur. Bazı çocuklarda problemler limbik sistem fizyolojisinde bir anormalliği yansıtır. Etkili olan diğer faktörler, tekrarlayan kontrol dışı nöbetlerin beyin hasarına sebep olan etkileri, kişilik bozukluklarına ve mental bozukluklara sebep olan altta yatan dejeneratif hastalıkların bulunması, antiepileptik tedavinin etkileri, epileptik çocuğa sıklıkla toplumun gösterdiği duyarsız tutuma epileptik çocuğun verdiği bozuk psikolojik cevaptır (40). Bazı çalışmalar ilk nöbetin ortaya çıkışından önceki davranış sorunlarını saptamaya çalışmış ve ilk fark edilen nöbetten önce oldukça yüksek oranda davranış problemi ve fark edilmeyen nöbetler olduğunu göstermişlerdir. Sonuç olarak epilepsinin davranışsal problemler ve nöbetlerle birlikte giden bir hastalık olduğunu; davranışsal problemleri ilaçların olumsuz etkileri ya da ailesel ve çevresel negatif etkilerden ziyade nöbetlerin doğrudan etkileri veya nörolojik disfonksiyonun ortaya çıkardığını bildirmişlerdir (43).
Şimdiye kadar pek çok çalışma epilepsinin bilişsel fonksiyonlar üzerine etkisini araştırmıştır. Entellektüel kapasiteyi ölçen Wechsler Çocuklar için Zeka Ölçeği (WISC-R) gibi testlerle geniş çocuk populasyonlarını tarayan çalışmalarda normal çocuklara göre daha düşük zeka puanı (IQ) düzeylerine sahip oldukları gösterilmiştir. Ancak yapılan geniş araştırmalara rağmen epileptik aktivitenin bilişsel yetenekler üzerine gerçek etkileri açık bir şekilde tanımlanabilmiş değildir. Buna epilepsinin klinik heterojenitesi ve bilişsel yetilerin ölçümü konusundaki güçlükler yol açmaktadır. Bilişsel ve davranışsal anormalliklerin biyolojik, psikolojik ve sosyal faktörlerin etkileşimi sonucunda ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Ayrıca epilepsinin doğrudan etkilerinin yanında, ilaç tedavisinin de bilişsel fonksiyonlar üzerine olumsuz etkileri bulunmaktadır.
Epilepsinin biyolojik kökenli etkilerinin yanında, çocukların sıklıkla maruz kaldıkları strese yol açan durumlar vardır. Bunlar, epilepsili olarak damgalanma, anne babanın aşırı koruyuculuğu, okuldaki akademik problemler, yaşıtlarının alay etmesi ya da korkutulma gibi sosyal uyumu güçleştiren durumlardır. Nöbet geçirme korkusu çocukların sosyal uyum yapma çabalarının önüne geçebilir. Epileptik süreçten önceki psikopatoloji epileptik çocukların ve ergenlerin psikososyal özelliklerine etki eder. Komorbid psikiyatrik bozuklukların bulunması tanı ve tedavi ikilemlerine yol açar
Epileptik çocuklardaki pek çok tipte ve şiddetteki psikososyal bozukluklar epilepsinin başlangıç yaşı, kullanılan ilacın türü, epilepsinin tipi ve elektro ensefalografi (EEG)’nin şeklinden etkilenir. Söz gelimi infantil epilepsi sıklıkla mental retardasyon, motor organizasyonda bozukluklar, uygunsuz sosyal davranışlarla birliktedir. Çocukluk çağında başlayan epilepsi ise hafıza, dikkat eksiklikleri ve problem çözümlemede güçlüklerle birliktedir. Bu daha sık olarak çocuk okula gittiğinde heceleme problemleri, diskalkuli, disleksi, akademik başarıda düşme şeklinde belirginleşir. Bazı epileptik çocuklarda okuma kapasitesindeki düşüklük EEG anormallikleriyle ilişkili olabilir. Ergenlerde ise genelde okuduğunu anlama ve davranış problemleri sıktır. Bundan başka epileptik ergenlerin problemli davranışları EEG anormallikleri, parsiyel kompleks nöbetler ve fenitoine bağlıdır. Ergenlik başlangıçlı epilepsi çoğu kez psikolojik rahatsızlıklarla yakından ilişkilidir. Psikososyal problemleri karmaşık hale getiren bir diğer etken ilaç tedavisinin, özellikle de polifarmasinin zararlı etkileridir. Fenobarbital kullanıldığında hiperaktivite, saldırganlık, dikkat eksikliği ortaya çıkabilir. Benzodiazepinler de fenitoin gibi hafıza kusurlarına yol açar, okuma kabiliyetinde eksiklik ve IQ düşüklüklerine sebep olur

Cocuklarin ve Ergenlerin Kullandigi Savunma Mekanizmalari

Çocukların ve Ergenlerin Kullandığı Savunma Mekanizmaları
Çocuk ve ergenler hastalıkları nedeniyle hissettikleri huzursuzluk ve çaresizlik duygularını bazı savunma mekanizmalarıyla azaltmaya çalışırlar. Kronik hastalık karşısında geliştirilen en yaygın savunma mekanizmaları inkâr, regresyon ve yansıtmadır (23).
Regresyon, çocukların en sık kullandığı bilinç dışı savunma düzeneği olup ‘bebeksileşme’ olarak tanımlanabilir. Bu durumda tuvalet alışkanlığını kazanmış bir çocuk altını ıslatmaya başlayabilir ya da çocukta huysuzluk, aşırı ağlama, sürekli ilgi bekleme görülebilir. Regresyon mekanizmasını kullanan ergenler ise ebeveyne daha fazla bağımlı hale gelebilirler ve çocuksu davranışlarda artış olabilir.
İnkâr ise özellikle büyük yaştaki çocukların ve ergenlerin kullandığı bir savunma mekanizmasıdır. Kaygı düzeyi yüksek olan çocuğun hastalığını inkâr etmesi sonucunda doktor randevusunu ve tedavi uygulamalarını unutma gibi tedaviye uyum sorunları ortaya çıkabilir.
Yansıtma mekanizmasını kullanan çocuk ve ergenler, hastalıklarıyla ilgili öfke, sinirlilik ya da suçluluk duygularını ebeveynlerine ya da tedavi ekibine yansıtabilirler.
Yer değiştirme mekanizmasını kullanan çocuk ve ergenler, hastalık ve tedaviye karşı olan olumsuz duygularında nesne değişikliği yaparak, bu olumsuz duygularını hırçınlık, huzursuzluk, inatçılık şeklinde yansıtabilirler.
Akla uygunlaştırmada, çocuk hastalık nedeniyle yapamadığı etkinlikler için uygun mazeretler bulabilir. Daha çok büyük çocuklarda, erken ve orta ergenlikte kullanılan bir mekanizmadır. Bu mekanizmanın fazla kullanılması durumunda işlevsellikte bozulmalar olabilir. Kalıtma savunma mekanizması, çocuk ve ergenlerin içinde bulundukları olayla ilgili bilişsel tepkiler vermelerine rağmen, bu duruma duygusal bileşenin eşlik etmemesiyle karakterizedir.
Yüceleştirme, hasta çocuk ve ergenlerin kullandıkları en olumlu savunma mekanizmasıdır. Hasta çocuk ve ergenin sağlık koşulları elverdiği sürece enerjisini eğitsel, sanatsal ve sportif etkinliklere yöneltmesi beklenebilecek en olumlu tutumdur

Kronik Hastaliklarla İlgili Faktorler

Kronik hastalıklar her zaman psikiyatrik bozukluklara ve uyum sorunlarına yol açmasalar da kronik hastalığı olan çocuklarda sağlıklı yaşıtlarına oranla 2 kat daha fazla ruhsal sorunlara ve bozukluklara rastlandığı bildirilmektedir (10). Çocukluk çağı kronik hastalıklarında psikososyal problem oluşturma açısından hastalık başlangıç yaşı, hastalığa neden olan genetik/çevresel faktörlerin birlikteliği, hastalık cinsi, hastalığın fiziksel deformite ve engellenme oluşturması, uygulanan tedavi şeklinin ağırlığı, tanının yanlış veya geç konması ve hastalık seyrinin kötü olması gibi faktörlerin önemli olduğu bilinmektedir
Kronik hastalığın başlama yaşı, hastalığın oluşturduğu psikolojik etkide önemli rol oynamaktadır. Kronik hastalığın başlangıç yaşının farklı etkileri üzerine odaklanan çok fazla çalışma bulunmamaktadır. Çocuk gelişiminde 0-5 yaş erken çocukluk dönemi ve ergenlik dönemi gibi özel güçlükleri bulunan gelişim dönemlerinde hastalık tanısı konması, uyum sorunları açısından çocuk için risk faktörü olduğu belirtilmektedir
Hastalığın genetik ya da edinsel olması çocuk ve ergende oluşabilecek psikososyal zorluklarda önemli rol oynar. Genetik kökenli hastalığı olan çocuk ve ergenler hastalığı yaşamının bir parçası olarak görmeye başlar. Bu durum tedaviye uyum açısından iyi bir özellik olmakla beraber hastalık nedeniyle gelişim basamaklarında ortaya çıkan aksamalar çocuk ve ergenin ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyebilir. Edinsel hastalığı olan çocuk ve ergenlerde ise yaşamları normal seyrinde giderken hastalık tanısıyla beraber aniden kendilerini hiç bilmedikleri ve zorlayıcı tedavi rejimlerinin olduğu bir ortamda bulmaları ruhsal gerginlik oluşmasına neden olabilir.
Hastalığın cinsinin de ruhsal problem oluşturma açısından önemli olduğu belirtilmektedir. Merkezi sinir sistemini tutan hastalıkların diğer kronik hastalıklara göre çocuk ve ergende daha fazla psikososyal sorunlara ve davranım bozukluklarına neden olduğu bildirilmiştir (24). Bunun yanında ataklar halinde seyreden hastalıkların da psikososyal sorun oluşturma açısından risk faktörü olduğu belirtilmektedir. Remisyon ve alevlenmelerle seyreden hastalıklar çocuğun gelişimini olumsuz etkileyebilir. Çocuğun gelişimi bazen yavaşlar, bazen de tamamen durabilir. Gelişimdeki bu duraklama ve yavaşlama sadece fiziksel değil, aynı zamanda çocuğun mental ve sosyal gelişiminde de gözlemlenebilir (25). Bununla beraber ataklar halinde seyreden bu hastalıklar, kalıcı hastalıklara göre daha fazla kaygı oluşturur. Alevlenme dönemlerinde önceden yapılan planların bozulması ve gerçekleştirilememesi, hasta dahil tüm aileyi sıkıntıya sokar. Bu durum hastalığın ciddiyetini geri planda bırakabilir. Ilımlı, az belirtiye yol açan ya da ataklar halinde seyreden hastalıkların ara dönemlerinde hastalığı yadsıma olabilmekte, bu da çocuk ve ebeveynde tedaviye uyumu azaltmaktadır

Kronik Hastaliklar ve Cocuklar Uzerine Etkileri

Kronik Hastalıklar ve Çocuklar Üzerine Etkileri

Son yıllarda tedavideki ilerlemeler, bir yandan yaşam süresini uzatırken bir yandan da kronik hastalığı olan çocuk ve ailelerinde psikososyal sorunların ortaya çıkma olasılığını arttırmaktadır (11). Kronik hastalıklar çocuğun yaşı, içinde bulunduğu koşullar, kişiliği, hastalığın tipi ve süresi gibi çok çeşitli etkenlere bağlı olarak hafiften önemli düzeylere kadar sıkıntı oluşturabilmekte; bu sıkıntı çocukta geçici ya da tüm yaşamı boyunca sürecek izler bırakabilmektedir (12). Çocuklukta önemli fiziksel hastalık bulunması, daha sonraki ruhsal sorunların gelişmesinde önemli bir risk etkeni olmaktadır (13). Genel olarak hastanede yatan ya da poliklinikte izlenen tüm hastaların üçte birinde, fiziksel hastalık yanında psikososyal zorluklar ve ruhsal bozukluklar görülmektedir (14). Fiziksel hastalığa eşlik eden ruhsal sorunlar çocuk ve ergenin tedaviye uyumunu, dolayısıyla da hastalık seyrini, morbidite ve mortaliteyi olumsuz yönde etkilemektedir.

Çocukların hastalığa gösterdiği tepkiler bazı etkenlere göre değişiklik göstermektedir. Çocuğun duygusal ve bilişsel gelişim süreci, çocuğun hastalıktan önceki kişilik özellikleri ve önceki uyum yeteneği, hastalık ve sakatlığın ciddiyeti, hastalığın çocuk ve ailesi için taşıdığı anlam, hastalığın çocuğun fiziksel ve psikolojik işlevlerine getirdiği kısıtlamalar, çocuğun ayrılıklara gösterdiği psikolojik tepkiler, ebeveyn-çocuk ilişkisinin kalitesi ve sosyal destek sistemlerinin varlığı hastalığa genel tepkileri belirleyen faktörlerdir.

Çocukla İlgili Faktörler

Çocuğun yaşı, mizacı, içinde bulunduğu ve kullandığı savunma mekanizmaları hastalığa verilen tepkide önemli faktörlerdir.

Çocuğun Yaşı

Çocuğun bilişsel gelişim düzeyinin, hastalık ve tedavi sürecini anlamada önemli olması ve çocuğun içinde bulunduğu psikososyal ve psikoseksüel gelişim basamaklarının hastalığa verilen tepkide etkili olması nedeniyle, kronik hastalığı olan çocuğun yaşı, hastalıklara gösterdikleri tepkinin belirlenmesinde önemli bir faktör olarak değerlendirilmektedir. Kronik hastalıkların çocukların farklı gelişimsel evreleri üzerinde farklı etkileri olmaktadır. Çocuğun hastalığa vereceği tepki bilişsel olarak anlama kapasitesi ile ilişkilidir. Bebeklik çağında kendilik farkındalığı olmadığı için bebek, hastalığı olduğunun da farkında değildir. Hastalığın yol açtığı fiziksel değişiklikler sebebiyle ağlayabilir ya da huzursuzluk, emmekten keyif almama gibi memnuniyetsizlik belirtileri gösterebilir (9). Küçük çocuklarda hastalık ve tedavinin doğası tam olarak anlaşılamadığı için bu yaştaki çocukların hastalığın ağrı ve kaygı verici semptomlarıyla baş etmesinin daha zor olduğu belirtilmektedir (7). Ergenlik döneminde ise beden algısı, kişilik gelişimi ve arkadaşlar tarafından kabul görme oldukça önemli olduğundan bu dönemde kronik hastalığın başlaması normal benlik gelişimini olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Çocuğun bulunduğu gelişimsel dönemin özelliklerini bilmek, çocuğun hastalığına tepkisini anlamak açısından önemlidir.
Bebeklik çağında kendiliğin farkında olunmadığı için bebek hastalığı olduğunun da farkında değildir. Doğrudan kendilerine bakım veren kişilerin duygularını yansıtır. Gergin ve sıkıntılı bir annenin bebeği, çocuğunu yatıştıran bir annenin bebeğine göre daha huzursuz olacaktır. Bebek, kendilik duygusu henüz oluşmadığı için, bir sakatlığı ya da hastalığı olduğunu ayırt edemez. Ayrıca hastalık nedeni ile anneden ayrı kalmak, emme işlevindeki yetersizlik de bu dönemle ilişkili olan temel güven duygusunun kazanılması, oral dönem işlevleri ve bağlanma sürecinde sorunlar yaratabilir (9).
18 ay-3 yaş arasındaki çocuklar, araştırarak her şeyi kendileri yapmak isterler ve kronik hastalık bu otonominin önüne geçer. Tedavi nedeni ile çocuğun sürekli gözetim altında tutulması da kendilik duygusu gelişiminde sorunlara neden olabilir. Bu nedenle çocuklar pasif, bağımlı bir görünüm sergileyebilir. Bu dönemde ben merkezcil oldukları için hastalıktan kendilerinin sorumlu olduğu şeklinde bir duygu gelişebilir. Bu çağlarda çocuklar anne babadan tam ayrımlaşmadıkları için hastalıklarının sadece kendi başlarına geldiğini anlayamazlar. Çocuklar özellikle anneden ayrı kalırsa hastaneye yatıştan çok etkilenir. Bu yüzden annelerin çocuklarıyla kalmalarına izin verilmesinde yarar vardır (9,11).
3-6 yaş arası çocuklarda, ebeveynlerden ayrılmayı ve bireyselleşmeyi öğrenme, sembolleri ve dili kullanmaya başlama en önemli özellikleridir. Terk edilme ve bedensel zarar görme ile ilgili kaygılar bu dönemde çok fazla görülmektedir. Ben merkezcilik ön plandadır ve hastalığı, hastaneye yatışı ya da yapılan ağrılı işlemleri kötü bir davranışın sonucu olarak görür (15). Ayrıca hastalığı, kendi içinde bir şeylerin olup bitmesi olarak anlar. Hastalık sadece dıştan gelen işaretler yoluyla tanımlanır. Sağlam bir bedene odaklanırlar, gerçekçi olmayan korkularla birleşen sınırlı içerik anksiyete ve kafa karışıklığını artırabilir (15). Daha uzun süreli ayrılıkların üstesinden gelebilirler. Ancak hala birincil bağlanma figürüne ihtiyaçları devam eder. Beş yaşın altındaki çocukların hastalığı kendilerine yönelik ceza olarak algıladıkları, dolayısıyla bu çocuklar için hastalığın adı ve niteliğinden çok anne babanın sevgisini kaybedip kaybetmedikleri, onlardan ayrı kalıp kalmayacakları ve hastanede anne babaları yokken kendilerine acılı bir işlem yapılıp yapılmayacağı ile ilgili kaygılar önde gelir (16). Okul öncesi çağlarda çocuk hastalığını anne babasından ayrımlaştıramaz. Anne babalar kuvvetli bilgi dönüştürücüleri olarak işlev görürler. Bu yüzden onların hastalığı gerçekçi kabul edişleri ve duygusal reaksiyonları, çocuğun büyüme ve gelişmesi açısından hayati öneme sahiptir. Anne babanın sakin bir şekilde tanı ve tedavi ile ilgili işlemlere kabul göstermesi çocuğun da uyumunu artıracaktır. Anne babaların uygun bir şekilde çocuğun dikkatini başka alanlara kanalize etmeleri tedaviye yardımcı olurken, kaygılı uğraşları zarar verecektir (11). Bu yaşlarda kronik hastalıklar çocuğun motor kontrol ve sosyal yeterliliği kazanmasına mani olabilir. Ebeveynler hastalık nüksüyle ilgili kaygılardan dolayı çocuğun aktivitelerini sınırlayabilirler. Bu da çocuğun girişimcilik duygusunu geliştirmesine engel olur. Erişkinlikte pasif ve bağımlı özellikler geliştirebilir. Bu yaş çocuklar benmerkezci oldukları ve somut düşündükleri için hastalığı bir cezalandırma olarak algılayabilirler. Okula başlama gecikebilir ve bu durum anne babaya bağımlılığı arttırır. Diğer çocuklardan kendilerini farklı algıladıkları için öfke duyguları gelişebilir (9,17).
Okul çağına gelen çocuklarda bedenin kendisi ilgi ve kaygı odağıdır, çocuk daha gerçekçi bir destek ve güvence alma ihtiyacı içindedir ve bunu hastalığı hakkında sorular sorarak belli eder. Kendisini yaşıtlarıyla karşılaştırır ve bu süreç yıllarca devam edebilir. Bu yüzden bu dönemde süreç hassas bir şekilde ele alınmalı ve çocuğa gerçekçi çözümler sunulmalıdır (11). Bu yaştaki çocuklar yaşıtlarından ve okul deneyimlerinden giderek daha çok etkilenirler. Bu çocuklar normal yaşıtlarından nasıl farklı oldukları ve hastalığın yaşıt ilişkilerini geliştirmede nasıl etkili olacağı konusunda kaygılar yaşayabilirler. Bu yaştaki çocuklar birbirine karşı acımasız davranabilirler; normal çocuklar hastalığı olan çocuklardan kaçabilir ya da onlarla alay edebilirler. Bu yaş çocuklar için okul, akademik becerilerin ve sosyalizasyonun kazanıldığı önemli bir ortamdır. Weitzman’a göre (1984) çocuğun kendilik duygusunun gelişmesinde başkalarıyla ilişkilerinde kendi yeterliliklerini ve etkili başa çıkma mekanizmalarını algılamada, okuldaki başarılar, yetersizlikler ve sosyal ilişkiler çok etkili olmaktadır (9).
Hastalık alevlenmeleri, hastaneye yatış ve doktor kontrolleri nedeniyle okula devamsızlık oluşabilir, bu da çocuğun akademik başarısını ve yaşıt ilişkilerini olumsuz etkiler. Tüm bunlar çocukta değersizlik duygusu gelişmesine ve maturasyonda duraklamaya sebep olabilir. Bunların sonucunda depresyon ortaya çıkabilir ve depresyonun yol açtığı somatik yakınmalar daha fazla okul devamsızlığına yol açar. Bazı çalışmalarda kronik hastalıklı çocukların, ortalamanın oldukça üzerinde okul devamsızlığı olmasına rağmen, okul başarılarında sağlıklı çocuklara göre önemli bir düşüklük saptanmamıştır. Ancak epilepsi bunun dışında kalmıştır (18). Fowler ve arkadaşları yaptıkları çalışmada, belli kronik hastalığı olan çocukların (spina bifida, orak hücre anemisi ve epilepsi) okul performansının daha düşük olduğunu göstermişlerdir (19). Epileptik çocuklar normal zeka düzeyine sahip olsalar dahi okul başarıları daha düşüktür. Bu sonuçlar epileptik çocuklar üzerinde yapılan araştırmalarda desteklenmiştir (20).
Ergenlik döneminde cinsellik, beden imgesi, bağımsızlık, meslek seçimi gibi kimlik duygusunun gelişimi ile ilgili özel gelişimsel görevler gündeme gelir. Ergenin bağımsızlık uğraşı içinde hastalığın kendisi bir mücadele alanı haline gelebilir. Çünkü kronik hastalık ergenin fiziksel-cinsel gelişimini, arkadaş ilişkilerini etkiler. Diyetler, ilaçlar, terapiler ve doktor kontrolleri ergenlikte zorlayıcı konulardır. Bazı hastalar ebeveyne bağımlı hale gelebilirler. Bazıları asi bir tavır içindedir, bağımsız olduklarını göstermek için tedaviyi reddedebilirler. Tedavi sürecinde ergene artan bağımlılık korkularını ifade etme fırsatı verilirse uyum artabilir. Tedaviyle ilgili kararlar alınırken ergenin her evrede katılımını sağlamak, kendi fikir ve düşüncelerinin önemli olduğunu görmesine ve kendilik duygusunun gelişimine yardımcı olur (9,17).

Cocuklarin ve Ergenlerin Kisilik Ozellikleri

Çocukların ve Ergenlerin Kişilik Özellikleri
Çocuk ve ergenin kişilik özellikleri duygusal sorunların ortaya çıkışında etkilidir. Kaygı düzeyi düşük olan çocuklarda, içe dönük ve narsisistik çocuklara oranla kronik hastalıklardan daha az etkilenme olmaktadır. Çocukların bazı beceri ve tutumları da psikososyal sorunların azalmasını sağlayabilir. Kronik hastalığı olan çocukların hemen hepsi hoşlanmadıkları durumdan kaçmak için hastalıklarını kullanırlar. Ancak psikososyal uyumdaki sürekli bozukluk farklı bir durumdur.
Mattson’a göre hastalığına sürekli kötü uyum yapan çocuklarda belli davranış kalıpları vardır. Birinci gruptaki çocuklar korkak, pasif, dış olaylara ilgi duymayan, ebeveynine, özellikle anneye aşırı bağımlılığı olan çocuklardır. Bu çocuklarda erken dönemde pasif bağımlı durum gelişir. Bu çocukların ebeveynleri de genellikle sürekli kaygılı ve aşırı kollayıcı bir tutum sergilerler. İkinci grup; aşırı derecede bağımsız, risk taşıyan ve yasaklanmış eylemlere kalkışan çocuklardır. Bu çocuklarda gerçek tehlike ve korkuları yadsıma eğilimi vardır. Bu çocukların annelerinde erken çocukluk döneminden itibaren aşırı suçlayıcı tutumlar olur. Genellikle ergenliğe girişle birlikte bu çocuklar annelerinin müdahalelerine isyankar cevap verirler. Daha az yaygın olan üçüncü grubu genellikle doğumsal deformiteleri olan büyük yaştaki çocuklar oluşturur. Bunlar utangaç, insanlara düşmanca tavır gösteren ve yalnız çocuklardır. Bu çocukların ebeveynleri çocuğun eksikliklerine aşırı vurgu yapma, utanarak onları izole etme eğiliminde olan kişilerdir. Böylece çocuklar ebeveynlerinin kendileri ile ilgili görüşleri ile özdeşim yaparak, toplumun dışında kalan ‘eksik kişi’ şeklinde bir benlik imgesi geliştirirler (9,11). Bunun yanında çocukların ve ergenlerin bazı beceri ve tutumları da psikososyal sorunların azalmasını sağlayabilir. Eğitsel, sanatsal, sportif etkinliklere katılmak hastalıkla daha iyi başa çıkmayı sağlayabilir ve tedaviye uyumu arttırabilir

Enerji Terapileri Reiki Biyoenerji

Enerji Terapileri
Reiki
Temelinde şifa ve ruhsal çalışmalar olan, yirminci yüzyılın başlarında Japonya’da ortaya çıkan vücuttaki enerji akımına bağlı rahatlama sağlamak için uygulanan bir Japon tekniğidir. Rei “gizli güç”, “ruhsal” ve ki “yaşam enerjisi” anlamına gelen kelimelerden oluşan reiki “evrensel yaşam enerjisi” veya “ruhsal yaşam enerji”sidir. Negatif enerjilerin vücuttan uzaklaştırılması, enerji akımındaki engellerin kaldırılması ile beden, akıl ve ruh arasındaki enerji akımının yeniden sağlamayı ve kişinin genel sağlığını korumayı amaçlamaktadır. Tedavi, hasta olan kişiye elle dokunularak veya eller kişinin vücuduna yakın yerde tutularak uygulanmaktadır (217,218).
Reiki ile ilgili yapılan çalışmalarda etkisi ile ilgili bir sonuç elde edilmemekle birlikte plasebo etkisi sağladığına inanılmaktadır. Çalışma sonuçlarına göre herhangi bir yan etkisi veya zararının da bulunmadığı, uygulanan tedaviye destek sağladığı bildirilmiştir. Herhangi bir sertifika gerektirmeden uygulatılabilen ve uygulanılabilen bir tekniktir ( 218,219,220).
Biyoenerji
Doğal enerji, yaşam enerjisi anlamlarına gelen biyoenerjinin her insanda var olduğuna inanılmaktadır. Her insanın sahip olduğu bu enerji farklı kültürlerde farklı isimlerde bilinmektedir. Bu isimler; Çin tedavi sisteminde “qi veya chi”, Japon Kampo sisteminde “ki”, ayurvedik tedavi sisteminde dosha, dünyada mana, fohat vb.dir (221).
Biyoenerji vücut içerisinde çakra denilen yedi ayrı nokta arasında dolandığı, vücudun etrafında “aura” denen bir alan oluşturduğu, vücut içindeki enerji akımının bu alan sayesinde dengede durduğu ve denge bozulduğunda bireyin hasta olduğuna inanılmaktadır. Sağlıklı bir insanda bulunan pozitif enerjinin başka kişilere de geçebildiği ve bu sayede sağlıklı insanların enerjilerinin hasta kişilere verilerek tedavi olmaları sağlanabildiği düşünülmektedir
Terapötik Dokunma
Çin, Hindistan ve Japon kültüründe başlayıp daha sonra Avrupa kıtasına yayılan terapötik masaj olarak da bilinen bir yöntemdir. Kas ve bağ dokusuna sürtünme, yoğurma, presleme tekniklerini belirli bir ritim ile uygulanarak ağrıyı hafifletmek, kan ve lenf dolaşımını sağlamak, kasların gevşemesini sağlamak gibi çeşitli amaçlar doğrultusunda uygulanmaktadır
Dokunma insan hayatında çok önemli bir yere sahiptir. Fiziksel ve ruhsal gelişimi sağlarken insanlar arasında iletişim kurmayı sağlamaktadır. İnsanların yalnızlık, umutsuzluk duygularını gidermekte, ağrılarının hafiflemesini sağlamaktadır (224). Terapötik dokunma/masaj kanser hastalarında ağrıyı azaltmakta (225), anksiyete durumlarını azaltmakta ve sağlıklı bir uyku uyumalarını sağlamakta (52) hamile kadınlardaki stres hormonlarını azaltarak sırt ve bacak ağrılarının hafiflemesine, gerginliklerinin azalmasına yardımcı olmaktadır

Cocuklarda Alternatif ve Tamamlayici Tedavi

Çocuklarda Tamamlayıcı ve Alternatif Tedavinin Önemi
Yıllara göre kullanım oranını erişkin ve çocuklarda artış gösteren TAT’ların yüzlerce çeşidi bulunmaktadır. Amerika da bu tedavilerin kontrol altına alınıp etkililiklerinin araştırılması için Ulusal Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp Merkezi (NCCAM) kurulmuş ve etkili olduğu ispatlanmış tedaviler konvansiyonel tedavilere katılmıştır. Ancak buna karşın etkililiği ile ilgili yeterli çalışma yapılmamış olan ve kullanılmaya devam edilen birçok TAT çeşidi bulunmaktadır. Özellikle çocuklarla yapılan çalışma sayıları erişkinlere oranla çok daha azdır. Bu durum insan sağlığı açısından önemli bir risk taşımaktadır. En büyük risk grubunu da çocuklar oluşturmaktadır. Çocuklar ve özellikle yenidoğan bebekler herhangi bir ilaç ve maddenin metabolizması, emilimi, yıkılımı ve atılımı konusunda erişkinlere göre farklı tepkiler gösterebilmektedir. Karaciğer ve böbreklerinin fizyolojik olarak immatür olması, sinir sitemi ve immün sistemlerinin gelişmemiş olması buna en büyük etkendir. Geri dönüşü olmayan şiddetli yan etkiler görülebilmekle birlikte ölümcül boyuta ulaşabilir (8).
Bitkisel ürünlerin doğal olması düşüncesi ebeveynleri kullanıma iten nedenler arasındadır. Bir maddenin doğal olması zararlı olmadığı anlamına gelmemektedir.
Birçok bitkisel ürün içerisinde toksik etkiye neden olan kimyasal ürün bulunabilmektedir. Örneğin, çay ağacı yağının içeriğinde 100’den fazla kimyasal ürün içerdiği kanıtlanmıştır (231).
Çocuklar için önemli diğer bir durum ise anne-babaların konvansiyonel tedavi yerine TAT’ları tercih etmeleridir. Bu durumda çocukların tedavileri yarım kalmakta veya tedaviye başlama süreleri uzamaktadır (227). Ayrıca bitkisel ürünlerin kullanılan ilaçlar ile etkileşime girmeleri çok ciddi sorunlara neden olabilmektedir. Çünkü bitkisel ürünler birkaç bitkinin karışımı sonucu elde edilmekte ve içerisinde birçok etken madde bulundurmaktadır. Bu maddeler kullanılan ilaçlara antagonist etki, etkililiğini arttırma veya ilaç ile etkileşim sonucu toksik etki yaratabilmektedir (8,130).
Literatürde tepihağacı yağının uçucu sülfür içerdiği ve kullanımına bağlı çocuklarda toksik ensefalopati görüldüğü (232), ayurvedik sistemde kullanılan ilaçların arsenik, cıva gibi ağır metal içerdiği ve bu sistemde kullanılan ilaçlara bağlı çocuklarda kurşun zehirlenmesi olduğu (145), papatya çayına bağlı anaflaksik reaksiyon görüldüğü (233), bitkisel ilaç ve diyet desteğine bağlı nefrotik disfonksiyon görüldüğü (234), ada çayı yağının yanlış kullanımına bağlı neonatal konvülziyon (235), bir çocukta megavitamin/megamineral tedavisi sonrası fatal hipermagnezemi (236), iki kanser hastası çocukta, kanseri tedavi etmek için köpek balığı kıkırdağı ve diyet kullanılması sonucu tümörün ilerlemesi (237), bitkisel Çin ürünü kullanımına bağlı akut hepatit (185) vakaları bildirilmiştir.

Karyopraktik Tedavi Nedir

Karyopraktik Tedavi Nedir
Manipulasyon ya da manuel tedavi olarak ta bilinen el ile uygulanan bu yöntem, geri dönüşü mümkün olan fonksiyon bozukluklarını gidermek, sinir sistemini ve savunma mekanizmalarını etkilemek, acıyı azaltmak ve genel sağlığı iyileştirmek amacı ile kullanılan bir tedavi şeklidir. Odak noktası vücut ve omurganın işleyiş fonksiyonlarıdır (88,209). Türkiye’de bu konuda eğitim almış kişiler olmamasına karşın Avrupa ve Amerika’ da bu konuda eğitim almış ve adına karyopraktör ya da şiropraktör denilen kişiler tarafından uygulanmaktadır.
Bu tedavi şekli osteopatik manipulasyon ve spinal manipulasyonu kapsamaktadır. Spinal manipulasyon ile kişinin eklemlerinin yapabileceği hareketlerin ötesine taşınarak tedavi edilmektedir. Osteopatik manipulasyonda ise kişinin düzgün bir duruş elde etmesi için fizik tedavi talimatları verilmesini kapsamaktadır (3). Gebeliğinin üçüncü trimestirinde sırt ağrısı yaşanan kadınlarda (210), akut ve subakut boyun ağrılarında (211), arteritli hastalarda (212),sırt ağrılarında (213) etkili olan bir tedavi şeklidir.
Alexander Tekniği
Matthias Alexander tarafından geliştirilen, batı uygarlığının en eski hareket merkezli uygulanan bir disiplin, bir tekniktir. Vücut duruşlarının ve eklem hareketlerinin akıl ile bağıntılı olarak hareket ettirilmesini öngörmektedir. Bu sayede kişinin stresinin azalacağı, postur bozukluklarının olmayacağı sağlıklı bir yaşam yaşaması sağlanmaktadır (88,214,215). Alexander, vücut hareketlerini kontrol ederek sağlıklı bir şekilde hareket etmenin ve düzgün nefes almanın insan vücudundaki stresi azalttığını fark etmiş ve bu uygulama ile iyi sonuçlar almıştır.
Yaklaşık 100 yıl kadardır uygulanmakta olan bu uygulama ile kişinin kendi hareketlerini fark etmesi ve onları kontrol altına alması sağlanmaktadır. Günlük hayatta kullandığımız hareketlerin (oturma, kalkma, eğilme, yürüme vb.) normal duruşu bozmadan ve sağlığımıza zarar vermeden nasıl yapılması gerektiği öğretilmektedir
Randomize kontrollü bir çalışmada bu tekniğin Parkinson hastalarının tedavisinde etkinli olduğu bulunmuştur

Bitkilerle Tedavi ve Sifali Bitkiler

Biyoloji Bazlı Terapiler
Bitkilerle Tedavi ve Şifalı Bitkiler
Fosil kayıtlarında insanlık tarihinde bitkilerin tedavi amaçlı kullanıldığı belirtilmektedir (91). Bunun dışında M.Ö.3000 yıllarında Ninova tabletlerinde Mezopotamya da kurulan Sümer, Akat ve Asur uygarlıklarının tedavide bitki ve hayvanlardan yararlandığını kanıtlamaktadır (181). Kurutulmuş bitki, bitki tohumu ve bitkilerden elde edilmiş ilaçları kapsayan bitkilerle tedavi terimi yani “fitoterapi” ilk kez Fransız hekim Henri Leclerc tarafından kullanılmıştır (93). Bitki çeşitlerinin 250000 ile 500000 arasında değiştiği kabul edilmekle birlikte bunların 70000 kadarının tedavi amacıyla kullandığı bilinmektedir. Dünya Sağlık örgütü ise bu bitkilerin 21000’nin ilaç yapımında kullanılması açısından uygun bulmuştur (182). Tedavi amaçlı kullandığımız birçok ilacın ham maddesi bitkilerdir.
Günümüzde doğala dönme, doğal ürünleri kullanma eğilimi hızla artmaktadır. Ancak doğal ürünlerin içeriğinin tam olarak bilinmemesi yüksek oranda toksik etkiye neden olabilmektedir (184). Çin’de üretilen ve bitkisel ürün olan Jin Bu Huan kullanımı sonrası akut hepatit görülmüştür (185). Ayrıca efedra alkolidleri içeren ilaçların kardiyovasküler ve sinir sistemini olumsuz yönde etkiledikleri, yüksek tansiyon, taşikardi gibi semptomlara neden olduğu bildirilmiştir (186). Kanser tedavisinde bitkiler kullanılmaktadır. Bunarda bazıları:
Isırgan otu; ülkemizde kanser hastalarının en çok kullandığı bitki türüdür. Bu bitkinin kökünden, yapraklarından ve tohumundan faydalanılmaktadır. Isırgan otu ile yapılan bir çalışmada prostat kanserli hastalarda adenozin deaminaz aktivitesinde baskılayıcı etki göstermiştir (187). Bu konuda yapılan fazla çalışma yoktur. Hipersensitivite, iştahsızlık, diyare gibi olası yan etkilerinin olacağı söylenmektedir. Antkoagülan, MSS depresanları, diüretik ilaçların etkisini arttırırken demir emilimi ile etkileşime girerek atılımına neden olmaktadır (188).
Ökse otu; sık kullanılan bitkilerden biridir. Meme kanserli bir oyuncunun ökseotu kullandığını ifade etmesinden sonra kullanımı artmıştır. Toksin içerdiğinden dolayı çocuklar tarafından kullanılmasının uygun olmadığı bildirilmiştir. Kanser tedavisinde etkili olmadığı (189), hipotansiyon, bulantı-kusma, ateş bulguların olduğu rapor edilmiştir (146,188).
Yeşil çay; farmokinetiği ve farmodinamiği tam olarak bilinmemektedir. Bulantı- kusma, uykusuzluk, sinirlilik gibi yan etkileri olabilmektedir. Demir emilimini azaltır, antikoagülanların etkisini antagonize edebilecek kadar K vitamini sağlayabilen bir bitkidir (190).
Papatya çayı; halk arasında sedatif amaçlı kullanılmakta olup yapılan çift kör kontrollü plasebo çalışması sonucunda papatya çayının yaygın anksiyete bozukluğu tedavisinde etkili olduğu sonuçlanmıştır (191). Antikoagülanların etkisini arttırmaktadır .