29 Ocak 2015 Perşembe

TUS NASIL OLMALI?

ÖSYM tarafından yapılan açıklama tıp camiasında büyük bir paniğe yol açtı. Peki TUS belirsizliği ile ilgili hekimler ne diyor?

ÖSYM daha önce sınavda sorulan yanlış soruların mahkemece iptalini gerekçe göstererek Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) sınavlarında açık uçlu yazılı sınav sistemine geçileceğini açıkladı.
Altı yıllık tıp eğitiminin sonunda uzmanlık için TUS’a gece gündüz demeden çalışan hekimler, bu süreci en verimli şekilde değerlendirerek hedefledikleri alanlarda eğitim almaya hak kazanıyorlar. Her ne kadar tartışmalı sorularla karşılaşılsa da tıp camiası tarafından, bu sınavın en objektif yöntem olduğu  kabul ediliyor. Hekimler çalışmaktan çekinmediklerini, ancak adaletli bir şekilde sınav ve yerleştirme yapılması gerektiğini dile getiriyor. 

Yapılan açıklamadan sonra doktorlara, “TUS nasıl yapılmalı? Bu değişim kararı çözüm mü? Çözüm sizce ne olmalı?” sorularına farklı yanıtlar verdiler.  


“Objektif ve Yeterli Bilirkişilerin Soru Hazırlayıp Değerlendirme Yapacağı Bir Oluşum Gerekli”
TUS’un bilgi ölçmeye yönelik olacak bir yöntemle ve objektif değerlendirmeyle yapılması gerektiğini belirten Dr. Özlem Oğul; “Eğer sınav usulü düşünülüyorsa. Bugün TUS sınav sistemi test de olsa yazılı da olsa sınavı yapan ve değerlendiren kurum açısından güvenli değil maalesef. Objektif ve yeterli bilirkişilerin soru hazırlayıp değerlendirme yapacağı bir oluşum gerekli.  Bu değişim kararı kesinlikle çözüm değil. Bana göre daha çok suistimale zemin hazırlamaktır. Bu da daha çok emeğe haksızlık demektir. Bana kalırsa Tıpta uzmanlık sınavından ÖSYM uzak dursun, elini çeksin. Uzmanlık sınavı için tıp otoritelerinin sorumluluğunda bir oluşum düşünülebilir” dedi. 


“TUS’un Objektif ve Kaliteli Bir Sınav Olduğunu Düşünüyorum”
TUS’un  bilgiyi ölçmek ve belli yeterlilikte olanları seçmek için değil adaylardan bir kısmını elemek için yapılan bir sınav olduğunu belirten Dr. Fatih Beşer; “Bu bir yarış olduğuna göre, sınav objektif, güvenilir ve hızlı açıklanan bir sınav olmalı.  TUS mevcut haliyle 6 yıllık eğitimin tamamını sorgulayan ve eğitim sürecinde alışık olduğumuz sınavlar şeklinde yapılmakta.  Ben bu haliyle TUS’un objektif ve kaliteli bir sınav olduğunu düşünüyorum. Oluşan mağduriyetlerin ÖSYM’nin açıkladığı gibi; yöntemle akalı olduğuna katılmıyorum.

“10 Bin Kişinin Katıldığı Sınavı Hangi Yöntemle Kaç Ayda Okuyacaklar?”
Yapılacak olan bu değişikliğin çözüme hiçbir katkısı olacağını düşünmüyorum.  Sınavın tamamının açık uçlu sorulardan oluşabileceğini sanmıyorum. Sınavın içinde yüzde 10’luk dilimi kaplayan açık uçlu sorulan geri kalan yüzde 90’lık test sorularının hatasız olduğunu nasıl garanti edebilir?  10 bin kişinin katıldığı sınavı hangi yöntemle kaç ayda okuyacaklar? Bunun sınava tek etkisi, sınav sonuçlarının çok geç açıklanması ve belki de TUS’un senede bir kez yapılması olur. 

“ÖSYM Yanlış Soru Sormuş, Yanlışında Israr Ederek Soruları Zamanında İptal Etmemiş”
ÖSYM’nin açıklamasına baktığımızda; yanlış sorulan soruların mahkeme kararıyla iptal edildiğini ve adaylara yeniden tercih hakkı tanındığını görüyoruz. Yani ÖSYM yanlış soru sormuş, yanlışında ısrar ederek soruları zamanında iptal etmemiş.  O zaman ÖSYM soruları daha özenli hazırlamalı ve yanlış soruların iptalini geciktirmeden yapmalı. Bu durumda ÖSYM’nin kendi hatasını doktorları zora sokarak düzeltmeye çalışması, sınav kalemlerinin üzerine yazan : ‘’Emeğiniz emanetimizdir’’ sloganına tamamen zıt bir harekettir. Çünkü TUS’a Tıp Fakültesi 2. Sınıftan beri bu sisteme uygun şekilde emek veren öğrenciler var.  ÖSYM bu karardan doktorların memnun olmamasını ve endişelerini ciddiye almalı ve şaibelerden uzak bir sınav hazırlamalı” şeklinde konuştu. 




“TUS Tarihinde Böyle Bir Soru Örneği Şimdiye Kadar Hiç Uygulanmamıştır”
ÖSYM’nin son açıklaması ile birlikte Tıpta Uzmanlık Sınavı’na (TUS) girecek tıp öğrencileri ve hekimlerin şaşkına döndüğünü belirten Dr. Fatih Batı, şunları söyledi: “Çünkü ÖSYM açık uçlu sınavdan bahsediyor ve TUS tarihinde böyle bir soru örneği şimdiye kadar hiç uygulanmamıştır. Öncelikle şunu belirteyim ki TUS, iyi bir hekimliğin önündeki en büyük engeldir! Buradan ÖSYM’ye bazı tavsiyelerim olacak ve bunların da dikkate alınmasını en azından fikir olarak, bu zorlu sınavı iyileştirme adına yeni uygulamalara ufuk açması açısından değerlendirilmesini umuyorum. 

“TUS, Dünyanın En Zor 2.Bilim Sınavı Ünvanını Elinde Bulunduran, Ülkemizin En Zorlu Bilim Sınavıdır”
TUS, hekimliğin önündeki en büyük engel dedim, niye? Çünkü tıp fakültesi öğrencilerinin neredeyse tamamı bu sınava endeksli ve bu sınavı kazanmak için çalışıyor, çabalıyor. TUS, dünyanın en zor 2.bilim sınavı ünvanını elinde bulunduran, ülkemizin en zorlu bilim sınavıdır. 10-12 bin kadar tıp mezunu hekimin kıyasıya yarıştığı, ömür boyu icra edecekleri meslekleri uğruna gecelerini gündüzlerini heba ettikleri, bu sınava hazırlanmak uğruna tıp eğitimlerinden feragat ettikleri bir sınavdır! Bugün acillerdeki intörn hekimlerin, kliniklerdeki stajyer hekimlerin hatta bazı ilk dönem tıp öğrencilerinin dahi elinde TUS kitaplarını görmek mümkündür. Sınav zor olunca haliyle onlar da kazanmak uğruna her şeyi yapmakta, tüm zamanlarını nerdeyse buna ayırmaktadır. Hatta bu zaman dilimi o kadar fazladır ki TUS ve Tıp eğitimi iki ayrı süreç olarak algılanıp tıp eğitimi aksatılmaktadır. TUS stresi nedeniyle doğru düzgün intörn eğitimi alındığını düşünüyor musunuz? Bugün tamamıyla kendini intörn eğitimine, klinik ve laboratuvar eğitime veren, TUS’u bir kenara bırakmış kaç öğrenci sayabilirsiniz? 
Artan kontenjanlar dolayısıyla kötüye giden tıp eğitimi, angaryalar dolayısıyla şişen ve patlama noktasına gelen intörn eğitimi belki de ayrıca ele alınmalıdır. Lakin tüm bu zorluklar içinde TUS’u açık uçlu sınav haline getirip, insanların anayasal hakkı olan bilgi edinme ilkesi çerçevesinde, girdiği sınavın sorularını görme yetkisini dahi gasp ederek işi yokuşa sürmesi, en adil en adaletli olması gereken kurumların başında gelen ÖSYM’ye asla yakışmamaktadır. 

“Bir Yılda Doğru Düzgün 480 Soru Hazırlanamamakta mıdır?”
ÖSYM, TUS için yılda 2 sınav yapmaktadır. İki sınavda çıkan soru sayısı toplamda 480’dir. Yani açık uçlu sınava gerekçe olarak gösterilen, hatalı ve kusurlu soruları ortadan kaldırmak, yapılan itirazları en aza indirmek, yerine bir yılda doğru düzgün 480 soru hazırlanamamakta mıdır? ÖSYM, bu husustaki başarısızlığını kamuoyu ile açıkça paylaşmak yerine buna daha özen gösterse, bu konuya hakim öğretim üyelerinden soru alsa, yanlışa meyil vermeyen kaynak kitaplarını kullansa ve hata payını sıfıra çekmek için hekimleri de üzmeyecek kırmayacak bir yol izlese daha doğru değil midir? 

“El Yazıları ile Meşhur Hekimlerin Yazısını Kim Nasıl Okuyacaktır?”
Açık uçlu sınav çokça sorunu da beraberinde getirmeyecek midir? El yazıları ile meşhur hekimlerin yazısını kim nasıl okuyacaktır? Yazılı sınavlarda okuyan hocadan hocaya değişen not ve değerlendirmeler sınava giren herkese nasıl adil olarak yansıtılacaktır? Hekimlerin yazdıklarının ve cevaplarının garantisi, silinmeyeceği, değişiklik yapılmayacağına nasıl güven sağlanacaktır? TUS bir bilgi ölçme ya da hekimi bütünüyle değerlendirebilen bir sınav olmaktan ziyade bir sıralama sınavı olduğuna göre ve tüm öğretim hayatı boyunca kritik sınavlara hep çoktan seçmeli olarak giren bir nesli böyle bir sınava tutma gayesi çok daha fazla sorunu ortaya çıkarmayacak mıdır?

ÖSYM’ye Tavsiyelerim Var
Tıpta Uzmanlık Sınavı iki aşamalı olmalıdır. Birinci aşama olan Temel Bilimler Sınavı’na 3.sınıf sonunda, ikinci aşama olan Klinik Bilimler Sınavı’na ise 5.sınıf sonunda girilmelidir. Her iki sınavdan alınan puanlar saklı kalarak barajı geçen kişilere mezunlar için uygulanan TUS’ta tercih hakkı verilmelidir. Mezunlar için olan TUS yine klasik çoktan seçmeli haliyle uygulanmaya devam etmelidir. Fakülte döneminde yapılan sınavlar öğrencilerin bilgileri daha taze iken, unutulmamışken bu sınavları geçmesini bir nebze olsun kolaylaştıracaktır. Ayrıca barajı geçen tıp öğrencisi 6.sınıftaki intörn eğitimi döneminde artık kafasında TUS olmayacak ve eğitimine çok daha önem verebilecek, bir yıl sonra alabileceği sorumluluğun çok daha fazlasıyla üstesinden gelebilecek ve kendini hekimliğe hazır hissedecektir.

“Sınava Giren Hekimlerin Bu Mağduriyeti Nasıl Karşılanacaktır?”
ÖSYM’nin aynı açıklamada değindiği, itiraz ve mahkeme süreçleri sonlanıncaya kadar yerleştirme işlemi yapılmayacağı ise tam bir belirsizlik ortaya çıkarmaktır. Ülkemizdeki hukuki süreçlerin aylar ve hatta yıllar sürdüğü göz önüne alınırsa sınava giren hekimlerin bu mağduriyeti nasıl karşılanacaktır?
ÖSYM, anayasal bir hak olan bilgi edinme ilkesi gereğince girilen sınavın soru ve cevaplarının tüm şeffaflığı ile açıklaması gerekirken, Anayasa Mahkemesi’nin mevcut uygulama hakkında yürütmeyi durdurma kararına rağmen nasıl oluyor da hala ben soruları açıklamam diyebiliyor?

“ÖSYM İnsanların Güvenini Yeniden Kazanmalı”
ÖSYM, soruları özellikle tüm soru ve cevapları ile hatta cevaplarının referans kaynakları ile kamuoyuna paylaşmalıdır.  ÖSYM, giderek insanların güvenini kaybettiğinin farkına varmalı ve bahsettiğim öneriler ile insanların güvenini yeniden kazanmalı, kendileri ile uğraşan bir takım ticari kurumlara fırsat ve koz vermemelidir. Biz hekimler olarak sadece adil, objektif, kimseye pozitif ayırım yapılmayan, sorgusuz sualsiz tam memnuniyetle güven duyacağımız bir ÖSYM istiyoruz.”


TUS’da Açık Uçlu Sorular
Altı yıl tıp fakültesinde okuduktan sonra mesleki anlamda tatmin olmak için meslektaşlarının uzman olmak istediğini kaydeden Uzm. Dr. Erdinç Nayır, “Hekimler TUS’a giriyor, yani bu ülkede sağlık sisteminin en önemli öğelerinden biri olan doktorların hayatları bu sınavla belirleniyor. Bu sınavın hatasız ve adaletli bir şekilde yapılması gerekiyor değil mi? Çünkü sınavda hata olduğunda doktorun hayatı olumsuz etkileniyor, bir doktor hata yaparsa hastası, sağlık sistemi sıkıntıya giriyor.
Ve şunu düşünün bir sınava giriyorsunuz, bir yeri kazanıyorsunuz, 1-2 yıl sonra deniliyor ki, sorular hatalıydı, baştan hesaplama yapacağız ve kazandığınız yer değişebilir. Belki de o kişi kazanamamıştı. Kaç sınav oldu hatırlamıyorum ama sürekli sınavlarda sorularda hata çıkıyor ve yeniden hesaplama yapılıyor. Her TUS’a ortalama 10- 12 bin doktor katılıyor. Sınav çoktan seçmeli olmasına rağmen her sınavda 6-9 soru civarında yanlış, hatalı soru yöneltiliyor. Sınavdaki hatalar insan hayatını nasıl olumsuz etkiliyor, bunu ben çevremdeki meslektaşlarımda maalesef çok net görüyorum. Çoktan seçmeli bir sınavda soru hazırlamada ve değerlendirmede hata yapılırken açık uçlu, yazılı bir sınavda nasıl bir değerlendirme yapılacak çok merak ediyorum. Adil olacak mı?

“10 Bin Kişinin Kağıdını Bir Memur mu Okuyacak, Yoksa Bir Doktor mu Değerlendirecek?”
10 bin kişinin kağıdını aynı kişi okuyabilecek mi? Belli bir standardı olacak mı bu işin? 10 bin kişinin kağıdını bir memur mu okuyacak, yoksa bir doktor mu değerlendirecek? Akut böbrek yetmezliğini, ABY diye kısaltan bir doktorun sorusu doğru olarak kabul edilecek mi? Henoch-Schönlein Purpurası gibi hastalıkların veya Pseudomonas aeruginosa gibi yazılması sıkıntılı mikroorganizmaların isimlerini sınav stresi ile kaç doktor arkadaşım doğru yazabilecek? Hatta bir iki harf yanlış olsa doğru kabul edilecek mi?” şeklinde konuştu. 


TUS Değişikliğinde Hukuki Süreç Nasıl Olacak?
Yaşam Bilimleri Hukukçusu Avukat Burçak Ünsal, konu ile ilgili şu bilgileri verdi: “Tıpta Uzmanlık Sınavı, Sağlık Bakanlığı tarafından çıkarılan Tıpta ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliği tarafından öngörülmekte ve Yönetmelikte sınavın yapılış biçimi meslek sınavı olarak, yapacak kurum olarak da ÖSYM olarak belirlenmektedir. Yönetmelikte sınavın çoktan seçmeli mi, yazılı mı olması gerektiğine ilişkin bir açıklama yer almamakta, bu açıklama ÖSYM tarafından yayınlanan ve tebligat hükmünde olan ilanlarda belirlenmektedir. Yani teorik olarak ÖSYM’nin bu değişikliği yapması, idari ve yasal denetime tabi olmakla birlikte, mümkündür. Sonucu devletin anayasal görevi olan sağlık hizmetini ve kamu sağlığını ilgilendiren pozitif bir bilim dalının meslek sınavı “ucu açık” sorulardan oluşamaz. Bu anlamda yapılan açıklama çok talihsizdir. On binlerce kişinin yazılı sınavını kaç bin kişi okuyacak ve notlayacaktır? Bu kişilerin uzmanlıklarını kim teyit etmiştir, onları kim akredite etmiştir? Bu kişilerin standart uygulaması ve değerlendirmesi nasıl garanti edilecektir? Eğer bir TUS olacaksa bunun en objektif ve yapılabilir şekli net cevapları olan çoktan seçmeli sınav olduğu açıktır. Eğer bir sınavda yanlış soru çıkıyorsa yapılması gereken en basit, masrafsız ve hakkaniyete uygun şey yanlışların olmamasını sağlamak, yapılan yanlışı da telafi etmektir. ÖSYM’nin bu beyanlarının sadece açıklama olarak kalması mantığa daha yakın geliyor.”

28 Ocak 2015 Çarşamba

SAĞLIKTA ŞİDDET VE SOSYAL MEDYA

Sosyal medya, Web 2.0’ın kullanıcı hizmetine sunulmasıyla birlikte, tek yönlü bilgi paylaşımından, çift taraflı ve eş zamanlı bilgi paylaşımına ulaşılmasını sağlayan medya sistemidir. Ayrıca sosyal medya; kişilerin internet üzerinde birbirleriyle yaptığı diyaloglar ve paylaşımların bütünüdür. (1) Sağlık alanında sosyal medyanın kullanımı ile hem sağlık profesyonelleri hem de hasta ve hasta yakınları etkin şekilde kullanmaya başladı. Bu da grupların aralarında iletişim kurulmasını kolaylaştırdı.
 
Facebook ülke olsaydı dünyanın üçüncü büyük ülkesi olurdu. 2014′ün ilk çeyreği itibarıyla elde ettiği rakamlara göre; Twitter’ın aylık olarak 255 milyon kullanıcısına ulaştı.(2)
Sağlık profesyonelleri, sağlıkta şiddet konusunda bilinç oluşturmak adına farklı kampanyalar yürütürken, sağlık şiddet haberlerinin nasıl ele alınması gerektiği ile ilgili yapılan bir röportajda Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi Basın ve Yayın Bölümü Bölüm Başkanı Prof. Dr. Erkan Yüksel, “Şiddet konusunda haber yaparken temel değerlerin “şiddeti haklı göstermemek”, “özendirmemek” ve “kışkırtmamak” olduğunu bilmemiz gerekiyor” dedi. (3)

 Konuyu SWOT Analizi ile ele almak gerekirse,
Güçlü yönler:
• Birinci ağızdan ve haber kaynağıyla anında iletişim,
• Farkındalığı artırır,
• Bilgiyi ve bilinci artırır,
• Tutum ve davranışları etkiler,
• Sosyal medyada olumlu-olumsuz yorumları dinleyebilir, yanıt yazabilirsiniz. Böylece hakkınızda konuşulanları herkesten önce siz duyarsınız.
• Sosyal medya insanlarla ilgili araştırmalar yapmak için kullanabilir, demografik analiz yapabilirsiniz. Hastaların ve sağlık çalışanlarının ne istediğini önceden öğrenebilir, çözüm üretebilirsiniz.
 
Zayıf Yönler:
• Bilgi kirliliği,
• Sınırlı kitle,
• Sağlık hizmetlerinde destek ve talebi artırır.
• Düşük kaliteli sağlık hizmetini ve yanlış tedaviyi ortaya çıkartabilir.
• İnsanların hayatını doğrudan etkiler.

Fırsatlar :
• Hasta ve hekimlere iletişim teknikleri,
• Etkili iletişim, kurum ve kuruluşlara hızlı erişim,
• Çift taraflı iletişim ile geleneksel medyanın size sunamadığı fırsatları sunar.
• Katılımcıdır: İnsanlar kendi içeriğini kendileri üretir. Yaş, dil, din, cinsiyet ayrımı yoktur.
• Şeffaftır: Hangi bilginin kimler tarafından üretildiği ya da paylaşıldığı görülebilir.
• Ulaşılabilirdir: İnternet bağlantısı olan herkes, kolaylıkla sosyal medyayı takip edebilir.
• Sorunlar sosyal medyadan çözülebilir.
 
Tehditler:
• Yanlış bilgilenme,
• Kişisel etkileşimlerin hekimleri hedef alan şekilde yorumlanması.
• Yalan yanlış bilgilerin aktarılması sonucu bilinç seviyesi gittikçe düşüyor.
• İnternette doğru ve güvenilir kaynak sıkıntısı yaşanıyor.
• Yapılacak hatalı ya da eksik bir haberin yaratacağı etki tekzip yayınlayarak düzeltilemiyor.
• İnsan hayatını tehlikeye sokabilen, iyileşmeyecek ruhsal yaraların ya da korkuların oluşmasına neden olabiliyor.
 
Hedef Kitle Belirlenmeli
Halka yönelik:
• Basit ve anlaşılır dil olmalı
 • Genel sorunlar ele alınmalı
 • Doğru ve etkili iletişim hakkında bilgi verilmeli
Sağlık Profesyonellerine yönelik:
• Hasta ile etkili iletişim teknikleri öğretilmeli
• Hekimlerin yaşadığı sorunlar ele alınmalı
 • Hekimlerin yalnız olmadığı gösterilmeli.
 
Dünyada Sosyal Medya
 Dünya Sağlık Örgütü, şiddet ile mücadelede sosyal medyayı kullanmaya başladı. (4)
İspanya Miguel Hernandes Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre hastaların % 90’ı doktora gitmeden önce gideceği doktor ile ilgili bilgileri internetten arıyor. Aynı araştırmada 2011 yılında Facebook’ta kronik hastalıklarla ilgili, hasta topluluklarının oluşturduğu bin 200 sayfa bulunuyor. (5) JAMA (The Journal of the American Medical Association)’da yayınlanan araştırma sonucuna göre Twitter’daki hekimlerin %48’i bloglarına link veriyor ve bu sayede birçok tıbbi bilgiyi ve sağlıklı yaşam önerilerini Twitter üzerinden iletebiliyor.

 Cleveland Clinic’in İş Bütünlüğü Şefi Don Sinko; “Sosyal medyanın en büyük risklerinden bir tanesi sosyal medyanın görmezden gelinmesidir. “Sosyal medya her yerde; siz sevseniz de sevmesiniz de insanlar onu kullanıyor. Neyi bilmediğinizi bilmiyorsunuz. Kurumumuzun dijital kimliği sizin kimliğinizdir” (6)
 
Sonuç
İnsanlarla etkili iletişim ve eğitimde sosyal medya olmazsa olmaz hale geldi. Bu alan hem hastalar hem de sağlık çalışanları açısından doğru kullanıldığında sağlıklı iletişim sağlanacaktır. Günde ortalama 4.9 saatimizi kişisel bilgisayarlar üzerinden, 1.9 saatimizi mobil cihazlar aracılığıyla internette harcıyoruz. (7) Bu zaman diliminde hedef kitleye ulaşılarak doğru kelimelerle istenilen iletişimin kurulması sağlanabilir.
 
“İnsanlar genellikle birbirlerinden nefret ederler çünkü birbirlerinden korkarlar; birbirlerinden korkarlar çünkü birbirlerini tanımazlar; birbirlerini tanımazlar çünkü iletişim kurmazlar; iletişim kurmazlar çünkü sınıflara ayrılmışlardır.” Martin Luther King
 

18 Ocak 2015 Pazar

D Vitamini ve Cocuklarda Kemik Sagligi

D Vitamini ve Çocuklarda Kemik Sağlığı'na Etkileri

Maternal vitamin D seviyeleri bebeklerdeki kemik sağlığını etkilemektedir. İngiltere ‘de yapılan bir kohort çalışmada kış mevsiminde doğan bebeklerin kemik minarel içeriğinin yaz mevsiminde doğan bebeklere göre daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Gebeliğin son dönemindeki maternal D vitamini düzeyi çocukların ilk 9 yılki kemik minarel içeriği ile yakın ilişkilidir. D vitamini eksikliği kalsiyum ve fosfor metabolizmasında anormalliklere sebep olmaktadır. D vitaminin asıl görevi serum kalsiyum konsantrasyonunu normal seviyelerde tutmaktır. Bunu da intestinal kalsiyum emilimini arttırarak sağlamaktadır. Gebelikte, laktasyonda ve büyüme çağında D vitaminin eksiklik ve yetersizlik durumlarında intestinal kalsiyum emilimi %15’den %80’lere kadar artış göstermektedir. D vitaminin eksikliğinde yeterli kalsiyum desteği alınamadığı takdirde kemiklerdeki osteoklastların etkileşmesiyle kalsiyum mobilizasyonu başlamaktadır. D vitamini eksikliği PTH salgılanmasına neden olur. PTH serum kalsiyum seviyesini normal aralıkta tutmaya yardımcı olur. PTH böbrekten tübüler kalsiyum reabsorsiyonunu arttırır. Bu kompansasyon mekanizmaları çocuklarda ve erişkinlerde riketsin ve osteomalazinin normal kalsiyum seviyeleri ile seyir etmesine sebebiyet vermektedir. Bu nedenle hekimler bazen klinik tanı koymada gecikebilmektedirler. Aslında sadece serum kalsiyum düşüklüğü riketse neden olmamaktadır. D vitamini eksikliğine bağlı oluşan sekonder hiperparatiroidizm fosfatüriye ve intestinal fosfor emiliminde azalamaya neden olur. Serumdaki kalsiyum ve fosfor dengesindeki bozulmalar kemik mineralizasyon bozukluğuna sebebiyet vermektedir. Böylelikle çocuklarda rikets ve adolesanlarda osteomalazi oluşmaktadır.
Birçok insan çalışmalarında maternal D vitaminin kord kanı D vitamini ile arasında güçlü korelasyonlara sahip olduğu tespit edilmiştir. Ciddi maternal D vitamini eksikliğinde nadirde olsa intrauterin rikets gelişmesine neden olabileceği biliniyor. Maternal D vitamini eksikliği olan gebelerden doğan term bebeklerin D vitamini eksikliği ile doğmaları aşikardır. Son trimesterde gebelere verilen 400 lU D vitamini anne kanında ve doğacak olan bebeğin kanında minimal bir yükselme oluşturmaktadır. Suplemente edilmemiş annelerden doğan bebeklerin suplemente edilmiş olan annelerden doğan bebeklere nazaran vitamin D eksikliğine yakalanmaları daha hızlı bir süreçte gerçekleşmektedir. Yeterli maternal vitamin D seviyesine sahip olmak fetal iskelet gelişimi, diş gelişimi ve fetal büyüme ve gelişmesi için büyük önem arz etmektedir.
Maternal risk faktörlerinden gebelik döneminde kötü beslenme, güneş ışınlarına az maruz kalma ve sık aralıklarla gebe kalınması doğacak bebekde konjenital rikets gelişmesine sebebiyet vermektedir. Bu yenidoğanlarda semptomatik hipokalsemi, intrauterin gelişme geriliği, kemik ossifikasyonunda gerilik ve uzun dönemde raşitik özellik gelişmektedir. Konjenital rikets endüstriel ülkelerde oldukça nadir görülen bir hastalıktır. Gebelik döneminde maternal D vitamini düzeyinin ciddi eksik olması gerekmektedir. Konjenital rikets tedavisinde D vitamini suplemantasyonu,yeterli kalsiyum ve fosfor alımı önemlidir. Prenatal dönemde vitamin D içeren ilaçların kullanılması ile bu hastalıktan korunma sağlanmaktadır.

D Vitamini ve Gebelik

D Vitamini ve Gebelik

D vitamini alımı anne sağlığı açısından önemli ve gereklidir.Önceden D vitamini eksikliği olan insanlarda gebelik hipokalsemiyi ve sekonder hiperparatroidizmi arttırmaz. Ancak D vitamini eksikliği gebelik döneminde insülin resistansını, preeklampsiyi ve gestasyonel diabetin sıklığını arttırabilir. İnsanlarda yaşadıkları ülke ve etken faktörler etkisiyle gebelik döneminde D vitamini eksikliği %20-85 olarak gözlenmektedir.
Preeklampsi, gebelik sırasında yeni başlangıçlı hipertansiyon ve proteinüri ile tanımlanan, gebeliklerin %5-8 ini etkileyen ciddi bir hastalıktır. Sadece doğumun gerçekleştirilmesi ile düzelir. Preeklampsi sıklığı kış aylarında artış gösterir. Bunun da düşük D vitamini düzeyleri ile ilişkisi olduğu bilinmektedir.D vitamini süplementasyonu alan gebelerde preeklampsi görülme sıklığı almayanlara göre çok düşüktür. Preeklampsi serumdaki düşük IGF-1 ve 1,25 (OH) 2D ile ilişkilidir (153,154). Preeklamptİk gebelerde IGF-1 in 1,25 (OH) 2D üretimini gerçekleştiremediği tespit edilmiştir. Normal sağlıklı gebelerde ise primer olarak human sinsityotrofoblastlardan IGF-1 ve 1,25 (OH) 2D sentez edilir.Ayrıca preeklamptik gebelerin plasentasından izole edilen trofoblastlarda normal gebelerin trofoblastlarına oranla CYP27B1 (1 alfa hidroksilaz) enzimi çok çok düşük seviyede tespit edilmiştir. D vitamini eksikliğinin preeklampsi ile net bir ilişkisi bulunamamıştır. Bir hipoteze göre düşük D vitamini seviyesi Th1 in Th2 ye dönüşümünde bozukluğa neden olup sitokin dengesini bozmaktadır. Th1 den salınan fazla sitokinler embriyo implantasyonuna karşı immünolojik toleransı olumsuz yönde etkilemektedir.
İnsülin rezistansı, glukoz intoleransı ve diabet D vitamini eksikliği ile ilişkilidir.
1.25 (OH) 2D pankreas beta hücrelerinde insülin sekresyonunu sağlayarak glukoz seviyesini etkilemektedir. 25 (OH) D seviyesinin düşüklüğü glukoz intoleransına neden olur. Yüksekliği ise insülin sensitivitesini düzenletir. D vitamini eksikliği gebelikte gestasyonel diabete zemin hazırlamaktadır. D vitamini gebelik sırasında enfeksiyon hastalıkların seyrini etkileyebilir. Sınırlı sayıda yapılan çalışmalarda HIV (+) ve D vitamini eksikliği olan gebelerde bebeğe HIV transmisyonunda ve mortalitede artış saptanmıştır. Düşük vitamin D seviyeleri gebeliğin ilk trimesterinde bakteriyel vaginozisin görülme sıklığını arttırır.
D vitamini seviyesi 15 ng/dL nin altında olan gebelerde sezaryen doğum riski 4 kat daha fazladır. VDR ve 1,25 (OH) 2D gebelik döneminde iskelet kas sisteminde artış gösterir. D vitamini eksikliğinde proksimal kaslarda zayıflık ve alt extremite kas fonksiyonlarında gerileme olur. Böylelikle sezaryen riski artar.
Gebelik döneminde yeterli miktar alınan vitamin D fetal ve çocuk sağlığı açısından çok önemlidir. Gebelikte düşük miktar alınan D vitamini ise düşük doğum ağırlıklı infanta neden olabilir. Maternal D vitamini eksikliği hipokalsemik infanta, iskelet gelişim defektlerine ve aynı zamanda kraniotabes ve yumuşak kafa kemikleri gibi riketsin erken bulguları ile nadir de olsa konjenital riketse neden olabilmektedir.

Cocuklarda D Vitamini Eksikligi ve Etkileri

Çocuklarda Vitamin D Eksikliği, Kalsiyum, Fosfor ve Kemik ÜzerineEtkisi

Pediatrik popülasyonda D vitamini yetersizliği veya eksikliği için başlıca risk faktörleri kış mevsimi, etnik köken, ileri yaş, kız cinsiyet, ergenliğin ileri evresi, obezite, yetersiz süt tüketimi, düşük sosyoekonomik durum ve dışarda az harcanan zamandır.
Mevsimsel değişkenlik D vitamini durumu üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Kışın vitamin D seviyeleri, bahar, yaz ve sonbahar aylarına göre daha düşük seviyelerdedir. Çünkü vitamin D sentezi derimizin güneş ışığına maruz kalması ile sentez edilmektedir. Vitamin D nin vücudumuz için en temel kaynağı güneş ışığıdır.Az bir kısmı ise diyetle vücudumuza alınmaktadır.
Çocuklarda D vitamini yetersizliği ya da eksikliği prevalansı ile ilgili epidemiyolojik veriler ülkelerin çoğunda net değildir. Ancak çocuklarda ve ergenlerde prevelansının tahmini %29-100 arasında olduğu düşünülmektedir. Prevelansı yüksek olan D vitamini eksikliği halen gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ciddi bir halk sağlığı problemi olmaya devam etmektedir.
D vitamini eksikliği en sık beslenme yetersizliğine bağlı gelişen bir durumdur. Aynı zamanda dünyanın en yaygın teşhisi dikkatten kaçabilen tıbbi durumlardan birisidir. D vitamini vücutta sadece kalsiyum ve kemik metabolizmasına etki eden değil aynı zamanda kronik hastalıkların riskini azaltan bir prohormondur. Dünyada yaklaşık 1 milyon insanda D vitamini yetersizliği ve eksikliği mevcuttur. Bu kadar önemli bir sağlık problemi olan D vitamini eksikliğinin tanısı, profilaksisi ve tedavisi tekrardan tartışılmaya başlanmıştır.
D vitaminin vücutta yeterli seviyede olduğu dönem intestinal kalsiyum emilimi %30’ lara kadar çıkmaktadır. D vitamini eksikliğinde ise bu oran sadece %10-15 olmaktadır. Bununla beraber intestinal fosfor emiliminde de yüksek oranda azalma görülmektedir. Büyüme gelişme döneminde intestinal kalsiyum emilimi %60’lardan %80’lere kadar yükselebilmektedir (88).D vitamini eksikliği nedeniyle düşen iyonize kalsiyum serum PTH seviyesini arttırır. Yükselen PTH seviyesi ise renal tübüllerde kalsiyum emilimini arttırır. Böbreklerde 1 alfa hidroksilaz enzimi aktive olur ve 1,25 (OH) 2D sentezi artar. PTH seviyesinin artması böbreklerden fosfor atılımını da yükseltir. Düşük fosfor ve kalsiyum seviyesi kemiklerdeki mineralizasyonu azaltır. Yüksek PTH seviyesi kemikten kalsiyum mobilizasyonuna neden olur. Böylelikle rikets hastalığı meydana gelir.
Rikets hastalığının üç evresi vardır. İlk evresinde subklinik hipokalsemi ve osteopeni mevcuttur. Bu durumu yükselen PTH seviyesi izler ve ikinci evreye geçilmiş olunur. Yükselen PTH seviyesi kemikte kalsiyum mobilizasyonunu sağlar ve hipokalsemiyi düzeltir. Deminarelize olan kemiğin periostunda genişlemeler ve şişmeler meydana gelir. Bunun sonucunda kemik ağrıları oluşmaya başlar. Son aşamada, kemik değişiklikleri daha şiddetli hale gelir ve hipokalsemi bir kez daha ortaya çıkmaya başlar. Rikets hastalığında huzursuzluk, motor gelişim bozukluğu, kemik ağrısı, bileklerde ve ayak bileklerinde genişlemeler, genu varum-valgum, raşitik rosary, frontal bossing, kapanması gecikmiş fontaneller, kraniotabes görülür. Erken bebeklik döneminde veya intrauterin D vitamini eksikliğinde hastalarda diş çıkmasında gecikme veya dişlerde çürük görülebilmektedir. Rikets aynı zamanda gelişme geriliğini ve enfeksiyonlara duyarlılığı arttırabilir.
Rikets hastalığı tanısı klinik, radyolojik ve laboratuar özellikleri ile konulur. Riketsin radyolojik görüntülerinde uzun kemiklerin kortikal kısımlarında incelme, osteopeni, stres fraktür ve metafizyel genişlemeler mevcuttur. Riketsin erken radyolojik görünümünde ise osteopeni ile birlikte olan metafizyel ve büyüme plağında genişleme, metafizyel kısımda eğimli, kadeh şekli ve fırçamsı bir görünüm vardır.
Laboratuvar bulgularında hipofosfatemi, hipokalsemi, ALP ve PTH yüksekliği mevcuttur. D vitamini eksikliğinde hipokalsemik nöbetler ve tetani bebeklik döneminde çocukluk dönemine göre daha sık görülmektedir. Büyüme ve gelişme hızının arttığı dönemlerde vücudun kalsiyum ihtiyacı da artmaktadır. Ancak bu dönemde karşılanamayan kalsiyum nedeniyle öncelikle hipokalsemi gelişir ve ardından kemik mineralizasyonunda azalma ve raşitizm meydana gelir. D vitamini eksikliği olan çocuklarda oluşan hipokalsemi apneik nöbetlere, stridor, wheezing, hipotoni, kas zayıflığı ve reflekslerin artmasına neden olabilmektedir. Şiddetli D vitamini eksikliğinde tedaviyle düzelebilen kardiyomyopati de görülebilmektedir.

11 Ocak 2015 Pazar

TÜM SAĞLIKÇIKLAR “TEK SAĞLIK” ÇATISI ALTINDA TOPLANACAK

Dünyada yeni trendlerden biri olan ve tüm sağlıkçıların  tek çatı altında toplanarak güçlerini birleştirdiği bir oluşum meydana geliyor. “Tek Sağlık” adı verilen bu topluluklar büyük projelere imza atmak için çalışmalara başlıyor. 

Tek Sağlık oluşumu, tıp doktorları, veteriner hekimler, diş hekimleri, hemşireler ve diğer sağlık personeli ayrıca çevre ile ilgili disiplinler arasındaki işbirliği hareketidir. Girişim Ankara Üniversitesi'nde kurumsal bir yapıya dönüşmek için çalışacak. Girişim, Sağlık Bilileri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şehsuvar Ertürk, Diş Hekimliği Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Gürkan Gür, Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Maksut Coşkun ve Veteriner Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Rıfkı Hazırlıoğlu’nun katılımı ile toplantılarını yapmaya başladı. Tek sağlık kavramı bu  yapısı ile tüm türlerde sağlık problemlerinin çözümüne ilişkin, ortak ve aktarılabilir bilgi ilişkisinin kurulmasına yöneliktir.  Yerel, ulusal ve evrensel anlamda insanların, hayvanların ve çevrenin optimal sağlığına ulaştırılması için disiplinlerin birlikte çalışması ve işbirliği aracılığı ile Dünya Sağlığının korunmasıdır.

Görev Tanımı
Veteriner Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Rıfkı Hazıroğlu, yapı hakkında şu bilgileri verdi: “Tek Sağlık, insan sağlığı, hayvan sağlığı ve ekosistem sağlığının birbirine ayrılmaz biçimde bağlı olduğunun bilincinde olarak, tıp hekimleri, veterinerler, diğer bilimsel sağlık ve çevre uzmanları arasındaki işbirliği ve dayanışmayı kuvvetlendirmek, liderlik ve yönetim konusundaki güçlü yanlarını teşvik etmek suretiyle bütün canlı türlerinin sağlık ve refahını teşvik etmeyi, geliştirmeyi ve savunmayı hedeflemektedir.”

Hazıroğlu, Tek Sağlık kuruluşunun görevleri hakkında şunları söyledi:  
Tıp, veteriner, kamu sağlığı ve çevre fakülteleri/okullarının eğitim konusundaki 
Türler-arası hastalık bulaşmasının değerlendirilmesi, tedavisi ve önüne geçilmesi konusunda 
Kamu sağlığı bağlamında türler arası hastalıkların gözlemlenmesi ve bunların kontrolüne ilişkin 
Karşılaştırmalı tıbbi ve çevresel araştırmalar aracılığıyla türler-arası hastalık bulaşmasının daha iyi anlaşılması konusunda 
Türler-arası hastalıkların kontrolü ve önüne geçilmesi amacıyla yeni tanı yöntemleri, ilaçlar ve aşılar geliştirilmesi  ve bunların değerlendirilmesi konusunda 
Medyada gerçekleşecek doğru yayınlar aracılığıyla siyasi liderleri ve kamu sektörünü bilgilendirme ve eğitme konusundaki ortak çabalar ile başarılı bir şekilde sağlanabilecektir.

Tek Sağlık Komisyon Merkezi Iowa Devlet Üniversitesinde
Tek Sağlık Komisyonu, 2007 yılında Amerikan Veteriner Hekimler Derneği (AVMA) Başkanı Dr. Roger Mahl, Amerikan Hekimler Derneği (AMA) başkanı Ronald Davis ile hayvan ve insan hekim topluluklarını bir araya getirme konusunu tartışmak üzere bir araya geldi. Dr. Davis, AMA’nın böyle bir girişimde yer almasının en iyi yolunun resmi bir  “Tek Sağlık” önergesinin kabulü olduğunu belirtti. Haziran 2007’de AMA bu önergeyi oybirliği ile kabul etti. 

AVMA da bir “Tek Sağlık” Öncü Komitesi kurdu ve AMA’nın önergesi ile benzer bir Tek Sağlık önergesini kabul etti.   Tek Sağlık Öncü Komitesi zaman içinde Dr. Roger Mahl’ın önderliğindeki Tek Sağlık Komisyonu haline geldi.  Komisyon’un merkezi Iowa Devlet Üniversitesinde bulunmaktadır.

Yale Üniversitesinde Horizon International Var
Tek Sağlık Komisyonu’ndan farklı bir oluşumdur. Tek Sağlık Girişimi web sitesi, Tek Sağlık’a ilişkin bütün haber ve bilgilerin toplandığı küresel bir veri tabanı olarak görev yapmaktadır. Bu web sitesinde bu hareketi destekleyen organizasyonların listesi bulunmakta olup, Amerikan Hekimler Derneği, Amerikan Veteriner Hekimler Derneği, Amerikan Tropikal Tıp ve Hijyen Topluluğu, Amerikan Kamu Sağlığı Hekimleri Derneği, Hastalık Kontrolü ve Korunması Merkezleri (CDC), Birleşik Devletler Tarım Bakanlığı (USDA) ve Birleşik Devletler Ulusal Çevre Sağlığı Derneği (NEHA) bu listede yer almaktadır. Buna ek olarak, dünya çapında önde gelen 700 bilim adamı, hekim ve veteriner bu girişimi desteklemektedir. Tek Sağlık Girişimi’nin tarihinde önemli rol oynayan bir diğer kurum da Yale Üniversitesinde bulunan kar amacı gütmeyen bir organizasyon olan Horizon International’dır ve bu kurum küresel sağlığa, çevreye ve yoksulluğa ilişkin kaygılara çözüm bulma ve geliştirme konusunda çalışmalar yürütmektedir.

10 Ocak 2015 Cumartesi

HPV HEM KADIN HEM DE ERKEKTE SİĞİL VE GENİTAL BÖLGE KANSERLERİNE YOL AÇABİLİR

Kadınların korkulu rüyası olan siğillere yol açan HPV virüsünün bunun yanında kadında rahim ağzı kanseri, dış dudak ve vajina kanserleri ve erkeklerde penis skrotum ve anorektal kanserlere de yol açabildiğini söyleyen Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Jinekolojik Onkoloji bilim dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Polat Dursun, cinsel yolla en sık bulaşan bu hastalık hakkında merak edilen soruları yanıtladı.

HPV ve serviks kanseri arasındaki ilişki etken ve kanser açısından bakıldığında en güçlü ilişkilerden birisidir. Sigara ile akciğer kanseri arasındaki ilişkiden daha güçlü bir ilişki vardır ve onkolojik HPV enfeksiyonu geçiren kadınların rahim ağzı kanserine yakalanma riski yaklaşık 200 kat artmıştır.  HPV’nin hem kadın hem erkekte genital bölge kanserlerine yol açabildiğini belirten Doç. Dr. Polat Dursun, “Bunların yanında HPV baş boyun kanserlerinin de gelişmesinde etkili olduğu bilinmektedir” dedi. 

Virüsün, erkeklerde penis ve skrotum kanserlerinden de sorunlu olabileceği ileri sürüldüğünü belirten Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Polat Dursun, HPV ile ilgili merak edilen soruları yanıtladı. 

HPV nedir?
HPV , “Human Papilloma Virüs “denen bir virüsün kısa adıdır.  Cinsel yolla en sık bulaşan hastalıktır.  100’den fazla farklı tipi olduğu bilinmektedir. Değişik tiplerin vücudun değişik yerlerinde siğil (kondilom), hücre çoğalması ve kansere neden olabildiği düşünülmektedir.  Siğil ve düşük dereceli hücre çoğalması oluşturanlar “Düşük riskli HPV”, yüksek dereceli hücre çoğalması ve kanser oluşturanlar ise “Yüksek riskli HPV “ olarak isimlendirilmektedir. Dünyada enfeksiyöz bir ajanla oluşan kanserlerin yüzde 5’inin HPV virüsü ile oluştuğu hesaplanmıştır.

HPV genellikle alındıktan sonraki 2-3 ay içinde siğil oluşumuna yol açar. Siğiller en sık genital bölgede görülür ama vücudu her yerinde de görülebilir. ABD rakamlarına göre cinsel aktif kadınların %75’inin hayatlarının bir döneminde siğil geliştireceği tahmin edilmektedir. Sevindirici olarak, HPV vücuda alındıktan sonra yüzde 80-90’ı vücudun savunma hücreleri tarafından elimine edilmektedir.

Çok nadiren doğum kanalından bebeğe bulaşarak yeni doğan bebeğin solunum yollarında da oluşabilir. Çok az bir kısmı vücutta gizli olarak kalmakta ve immün supresyon durumlarında aktive olmakta ve siğil ile hücre çoğalmalarına yol açabilmektedir. HPV vücuda girdikten sonra kanser oluşma süreci 10-15 yıl gibi uzun bir süre almaktadır.

Bugün ağız kanserlerinin yüzde 99’unda HPV pozitif olduğu bilinmektedir. HPV ile rahim ağzı kanserleri arasındaki ilişkiyi bulan Alman bilim adamı Harald zur Hausen, 2008 yılında Nobel bilim ödülü ile ödüllendirilmiştir. Rahim ağzı kanserleri yanında vajina, dış genital anal kanserlerde de tespit edilmiştir. Baş boyun kanserlerinde de HPV risk artışı yapmaktadır. Erkeklerde penis kanserlerinin gelişiminden de sorumlu olabilmektedir.

Nasıl bulaşır?
HPV esas olarak cilt- cilde temas yolu ile bulaşır,  virüsün ana bulaşma yolu cinsel ilişki ile olur. Enfekte bir kişinin penis, skrotum (erkek yumurtalık torbası), vajina veya dış genital bölgesi ile temas sonucu bulaşır.  Oral yolla enfekte bir genital bölgeye temas edilmesi halinde de bulaşma olur. Prezervatif kullanmak bulaşmayı her zaman önlemez çünkü virüs prezervatifle kaplı olmayan bir genital alandan da bulaşabilir.

Korunmak için ne yapılmalıdır?
Çok eşlilik HPV bulaşması için en önemli risk faktörüdür. Çok eşlilikten kaçınmak korunmada önemli bir etkendir. Çok eşli olunmasa bile eşlerden birinin daha önce HPV ile karşılaşması da HPV bulaşmasına yol açabilir.

Her ne kadar prezervatif bulaşmayı yüzde 100 önlemese de prezervatif kullanmak bulaşmayı belirgin olarak azaltır.  

HPV korunmasında bugün için asıl etkili olan HPV aşılamasıdır. Bu gün HPV aşısı en çok kanser yaptığı bilinen etkenlere karşı antijen içecek şekilde geliştirilmiş ve ülkemizde dahil tüm dünyada kullanıma sunulmuştur. Aşılardan biri sadece kanser yapan tiplere (tip, 16 ve 18 ) karşı antijen içermekte iken diğer aşı hem kanser yapan tiplere (tip 16 ve 18 )  hem de en çok siğil yaptığı bilinen tiplere (tip 6 ve 11) karşıda antijen içermektedir. 

HPV aşıları HPV virüsü ile karşılaşmadan 9 yaş grubundan 27 yaş grubuna kadar 3 doz şeklinde yapılması önerilmektedir.

HPV olan hasta nasıl bir yol izlemelidir?
Mutlaka jinekolojik bir muayeneden geçmeli, siğil olup olmadığı kontrol edilmelidir.  Siğil varsa bunu doktorun uygun göreceği bir yöntemle, yakma dondurma ve kimyasal olarak yok etme  gibi tedavi etmelidir.  İhmal edilmemesi gereken bir noktada eş veya partnerde siğil var olup olmadığı araştırılmalı varsa bununda uygun tedavisi yapılmalıdır.
Normalde siğil yapan HPV tipleri kanser yapmasa da beraberinde birden çok HPV bulaşma ihtimali olabileceği için HPV tiplemesi yapılıp HPV’nin yüksek riskli mi düşük riskli mi olduğu belirlenmeli ve düzenli aralıklarla jinekolojik kontrol ve Smear kontrolü yapılmalıdır.

Erkekler sadece HPV taşıyıcısı mıdır? 
Erkekler sadece taşıyıcı değildir. HPV erkeklerde siğil yapabilir. Ayrıca nadiren de olsa penis kanserlerinin gelişmesi ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Yüksek riskli HPV’ler, homoseksüel erkeklerde anal ve rektal kanser öncüsü lezyonlar ve kanserlerin gelişiminden de sorumlu tutulmaktadır.

Tedavi sadece cerrahi midir? Başka tedavi seçenekleri var mıdır?
HPV bir virüs olduğu için etkili bir ilaç tedavisi yoktur.  HPV’nin yol açtığı lezyonların tedavisi yapılır. HPV genital bölgede ya hücre çoğalmasına, ya siğile bazen de kansere yol açar. 

Siğil tedavisinde cerrahi olarak eksizyon, koterizasyon veya dondurma yöntemleri uygulanabilir. Tıbbi olarak tedavisi de mümkündür bunlarda doktor veya hasta tarafından uygulanan krem veya solüsyon şeklinde uygulanan ilaçlardır.

Cerrahi müdahale olmayanlara ne olabilir?
Siğillerin bir kısmı tedavi edilmeden kendiliğinden geçebilir. Bir kısmı da müdahale edilmezse zamanla artabilir. Çok aşırı büyük siğiller gebe kadınlarda doğumun mekanik olarak engellenmesine yol açabilir. Bilinenin aksine siğillerden kanser gelişme riski çok düşüktür. Fakat aynı anda siğil yapan ve kanser yapan HPV tipleri hastada varsa siğil yanında kanser gelişim riski de artabilir.

Cerrahi müdahale yanında siğillere bazı ilaçlar kullanılarak da müdahale edilebilir. Bu ilaçların bazıları doktor tarafından siğillerin üzerine sürülerek kullanılır bazıları ise hasta tarafından siğillerin üzerine sürülür.

Cerrahi müdahale sonrası tekrar ederse ne yapılmalı?
Cerrahi müdahaleden sonra siğiller tekrarlarsa yaygınlık ve yerleşim yerine göre bazen cerrahi bazen de ilaçlar ile tedavi edilebilir.

Siğiller kendiliğinden geçer mi?
Siğillerin bir kısmı 1 yıl içinde kendiliğinden geçebilir.

Aşı korunmada ne kadar etkili? Kimlere ve ne zaman aşı yapılmalı?
HPV aşışı profilaktik yani korunma aşısı olarak kullanılmaktadır bu nedenle HPV virüsü ile karşılaşılmadan ve cinsel aktivite başlamadan yapılması önerilmektedir. Yaş grubu olarak 11- 28 yaş arası cinsel aktivitesi başlamamış kız çocuklarına 3 doz (0,2, ve 6. aylarda ) olarak yapılması önerilmektedir. Bazı ülkelerde erkek çocuklarında aşılanması önerilmektedir fakat bu tartışmalı bir konudur.

HPV olan kişi aşı olursa etkili olur mu?
Piyasada mevcut aşıların birisinin içinde 2  (hpv 16 ve 18 ) ve diğerinin içinde 4 tip (hpv 16,18,6,11)  HPV’ye karşı etkili antijeni vardır. Eğer kişi bu tiplerden birini geçiriyorsa aşı diğer tiplere karşı koruyabilir fakat bu HPV enfeksiyonu geçirmiş kişinin aşılanması konusu tartışmalı bir konudur.

HPV ne tür kanserlere yol açabilir?
HPV ve serviks kanseri arasındaki ilişki en güçlü ilişkidir. Bunun yanında HPV’nin vajina, dış dudak (vulva), ano-rektal kanserler ve baş boyun kanserlerinin de gelişmesinde etkili olduğu bilinmektedir. Erkeklerde penis ve skrotum kanserlerinden de sorunlu olabileceği ileri sürülmüştür.

HPV baş ve boyun kanserine neden yol açar?
HPV virüsü baş boyun kanserlerinin de gelişmesinden sorumlu olabileceği bildirilmektedir. HPV’nin baş boyun bölgesine oro-genital temasla yani oral seks ile bulaştığı düşünülmektedir. Ağız kanserlerinin yüzde 25'inin, boğaz kanserlerinin ise %35'inin HPV ile bağlantılı olabileceği düşünülmektedir.

Bu kanserlerin erken tanısı için ne yapılmalı?
Baş ve boyun kanserleri, genellikle geç aşamada belirti verirler. Ses telleri üzerinde gelişen kanserler ses kısıklığına neden olmaları nedeniyle erken tespit edilebilirler. Aksine, ses telleri üstünde veya altında yerleşen kanserler sıklıkla geç evrede  saptanırlar.
Uzun süredir devam eden boğaz hassasiyeti 
Kalıcı kulak ağrısı
Geçmeyen öksürük
Nefes almada güçlük veya ağrı
Yutma güçlüğü veya ağrı
Kilo kaybı
2 haftadan daha uzun süredir bulunan ses kısıklığı veya değişiklikleri
Boyunda kitle veya şişlik

Sinüzit veya griple karışabilir mi?
Karışabilir ama bu kanserlerde basit enfeksiyonların aksine bulgular düzelmez ve progresif olarak kötüleşir.

HPV Türkiye ve Dünya’da yayılımı ve tedavi seçeneğini karşılaştırabilir misiniz?
HPV ve yol açtığı lezyonların tanı ve tedavisinde dünyada uygulanana tüm tanısal ve tedavi edici işlemler Türkiye’deki jinekologlar tarafından başarı ile uygulanmaktadır. Dünyada yapılıp ülkemizde yapılmayan hiçbir tanısal veya tedavi edici işlem yoktur. Hatta tedavide Türkiye’de uygulanan ileri cerrahi yöntemler dünyadaki birçok ülkeden daha iyi ve başarılı bir şekilde uygulanmaktadır.

HPV olan erkekler ne yapmalı? 
Öncelikle HPV’den korunmak için ilişki sırasında mutlaka prezervatif kullanılmalıdır. Eğer bir erkekte HPV pozitif ise veya siğil oluştu ise mutlaka bir ürolog veya dermatolog tarafından görülmeli tedavisi yapılmalı ve takip edilmelidir.

Bu konuda yapılan son bilimsel çalışmalar nelerdir?
4’lü HPV aşısını çıkartan firma şu anda 9 tipe karşı etkili olan yeni bir koruyucu HPV aşısı çıkartmıştır ve bununla ilgili Amerika’daki ilaç ve eczacılık onay kurumu benzeri bir kurum olan FDA ‘den ilacın koruyucu amaçlı kullanımı ile ilgili onay almıştır.
Tedavi edici yani hastalık oluştuktan sonraki oluşan lezyonları ortadan kaldırmak için geliştirilen HPV aşıları ile ilgili preklinik çalışmalar halen devam etmektedir.

6 Ocak 2015 Salı

SAĞLIKTA ŞİDDET HABERLERİNE CEZA KANUNUNUN İLGİLİ MADDESİ EKLENMELİ

Sağlıkta Şiddet Haberi Nasıl İşlenmeli? 

Somut delil ve beyanlarla haber metinleri yazılmalı gerektiğini belirten Nükleer Tıp Uzmanı Dr. Fatih Batı, “Bu metinler yazılırken belki de haberin en üst kısmına ilgili Türk Ceza Kanunu maddesi eklenerek her olayda bunun ciddi bir suç olduğu vurgulanmalıdır” dedi. 

Son yıllarda artan sağlıkta şiddet haberleri ile ilgili toplumsal farkındalığın artırılması ve haberlerin işlenişinde nelere dikkat edilmesi gerektiği ile ilgili merak edilenleri mercek altına almaya devam ediyoruz. 

Toplumun son yıllarda bu kadar şiddete meyilli ve şiddeti çözüm olarak görmesinin, sosyolojik anlamda da ele alınması gerektiğini belirten Dr. Fatih Batı,  “21. Yüzyıl iletişim çağı dediğimiz günümüzde bu tür ilkel ve çağdışı olayların yaşanması biz sağlık çalışanlarını ciddi derecede üzmekte, demoralize etmekte ve inanıyorum ki sağduyulu tüm duyarlı vatandaşlarımızın da tepkisini çekmektedir” dedi. 

İlkokul Mezunu da Üniversite Mezunu da Şiddete Meyilli 
Sağlıkta Şiddet, sağlık çalışanlarının günümüzde en çok muzdarip olduğu ve acilen çözüm beklediği ciddi bir sorun olduğunu belirten Batı, şunları söyledi: “Bugün baktığımız zaman sağlıkta şiddetin ne şehri, ne bölgesi ne de eğitimi var! Yani Akdeniz’de de oluyor, Karadeniz’de de Doğu ve Ege’de de, ilkokul mezunu da üniversite mezunu da şiddet uyguluyor, kaymakamı da, milletvekili de, cami imamı da, köylüsü ve işçisi de! Toplumun son yıllarda bu kadar şiddete meyilli ve şiddeti çözüm olarak görmesi belki de sosyolojik anlamda da ele alınması gereken bir durumdur. 21. Yüzyıl iletişim çağı dediğimiz günümüzde bu tür ilkel ve çağdışı olayların yaşanması biz sağlık çalışanlarını ciddi derecede üzmekte, demoralize etmekte ve inanıyorum ki sağduyulu tüm duyarlı vatandaşlarımızın da tepkisini çekmektedir.”

Şiddet Olayından Sonra Kınama Mesajı Yayınlanmalı
Haberlerin işleyişi hususunda, öncelikle sağlık çalışanlarının can güvenliklerinin tehdit eden bir durumla karşı karşıya kalındığına dikkat çeken Batı, mağdur olan sağlıkçıların bağlı bulundukları yerel idare ve özellikle Sağlık Bakanlığı tarafından sahiplenilmesi ve bunun hissettirilmesi gerektiğini kaydetti. Batı, “Bakanlığımız bir kınama mesajı yayınlamalıdır. Sosyal medya üzerinden şiddete karşı Bakanlık tarafında yapılan görsel ve yazılı paylaşımları açıkçası yeterli bulmuyorum” dedi. 

Somut Delil ve Beyanlarla Haber Metinleri Yazılmalı
Ele alınan haberlerin bir süzgeçten geçirilmesinin gerektiğine değinen Batı, “Somut delil ve beyanlarla haber metinleri yazılmalıdır ve bu metinler yazılırken belki de haberin en üst kısmına ilgili Türk Ceza Kanunu maddesi eklenerek her olayda bunun ciddi bir suç olduğu vurgulanmalıdır. Olayın ilk olduğu zamanda ele alınan haberden sonra süreç takip edilmeli en son mahkeme kararı da yine haberin güncellenmesi şeklinde yeniden gündeme getirilmelidir” diye konuştu.

Yargı Kısmında Tutuklu Yargılamaların Maalesef Yapılmadığını Görüyoruz
Sağlıkta şiddet haberlerinin yayınlanmasının bu olayları bir nebze artırdığını söyleyen Batı, şunları kaydetti: “Yapılan haberlerde sıklıkla saldırganların ifadelerinin alınmasının ardından serbest bırakıldıklarını okuyoruz. Dolayısıyla böyle bir algı insanlarda “saldırsak da bir şey olmuyor zaten” gibi çok tehlikeli ve hatta buna teşvik edici bir düşünce dahi oluşturuyor olabilir! Sağlık Bakanlığı tarafından düzenlenen Torba Kanun tasarısında “sağlık çalışanlarına şiddet uygulayanların tutuklu olarak yargılanması müeyyidesinin” getirilmesine rağmen durumun yargı kısmında tutuklu yargılamaların maalesef yapılmadığını görüyoruz. Zannediyorum ki Sağlık Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı bu maddeyi yeniden ele alıp gerekli Türk Ceza Kanunu maddelerini, yeniden düzenleyip bu tutuklu yargılamanın işlerliğini sağlamalıdır. Aynı haberlerde sağlık çalışanına saldıran zanlıların tutuklu yargılanmak üzere hapse atılmasının yazıyor olması bu tür olayları azaltıcı bir tesir gösterecektir.”

Şiddeti Vurgulamak ile Şiddete Teşvik Etmek Aynı Şey Değildir
Şiddet vurgulanmadan şiddet haberini işlemenin, şiddete uğrayan kişiyi mağdur edeceğini dile getiren Batı, “Şiddeti vurgulamak ile şiddete teşvik etmek aynı şey değildir, elbet burada bunu ayırmak gerekiyor. Şiddeti vurgulamaktan kasıt, sağlık çalışanının uğradığı fiziksel ve ruhsal darp ve tahribattır. Şu yönünü iyi ayarlamak gerekir ki şiddet her haliyle suçtur, büyüğü küçüğü olmaz” şeklinde konuştu. 

Soruşturmacı ve Araştırmacı Gazetecilik Yerine Masa Başı Hazırlanan Haberler Görüyoruz
Medyanın, şiddete karşı temel ilkelerini sergilemesinin bu durum için yeterli olacağını belirten Batı, ancak birçok sağlık haberinde bunu göremediklerini söyledi. Batı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Tek ağızdan yapılan haberler, yargı süreci daha sonlanmadan meslektaşlarımıza atılan iftiralar ve linç girişimleri sonucu, onların itibar ve kişisel haklarına saldırılar, soruşturmacı ve araştırmacı gazetecilik yerine masa başı haberleri şeklinde yayınlanıyor ve buna sıkça rastlıyoruz. Bazı basın mensupları basın yayın ve gazetecilik ilkelerini yeniden gözden geçirmelidir.”

1 Ocak 2015 Perşembe

LONDRA’DA SAĞLIK GAZETECİLERİ DERNEĞİ ULUSAL BASINDA YAYIMLANAN HABERLERE KATKIDA BULUNUYOR

TÜRK HABERCİLERDEN DÜNYA BASIN ESİNTİLERİ

1967’de Sağlık Gazetecileri Derneği’nin kurulduğunu ve bu bağımsız meslek örgütünün 450’den fazla üyesi bulunduğunu belirten Londra’dan Blog Yazarı Filiz Taylan Yüzak, “Dernek resmi sitesinde verilen bilgilere göre; yüzlerce rapor ve kitap hazırlıyor, ayrıca ulusal basında yayımlanan haberlere de katkıda bulunuyor ve bilgi kaynağı teşkil ediyor” dedi. 

Dünya’nın farklı ülkelerinden Türk gazetecileri ile habercilik üzerine sohbetler yapmaya başladık. Bu röportaj sayesinde gazetecilik ve sağlık haberciliği alanında bilinmeyen farklı bilgiler edinip, bu alanın gelişmesi için beyin fırtınası yapma fırsatı sunacak. İlk olarak Londra’dan Blog Yazarı Filiz Taylan Yüzak, soruları cevapladı. 

İngiltere’de gazetecilerin haber yapma koşulları ve sahip oldukları haklar nelerdir?
İngiltere’de gazeteciler basın özgürlüğüne sahip ve ülkede bizdeki gibi kapsamlı bir basın yasası bulunmuyor. İstisnai olarak radyo ve televizyonu kapsayan iki adet yayıncılık yasası var. Geri kalan medya kuruluşlarında öz düzenleme ve öz denetim hakim. İngiltere’de medya içeriği geniş çaplı bir halk istişaresinin ardından, en azından kısmi olarak bağımsız, çok sayıda kuruluş tarafından düzenleniyor. Medya düzenleme sisteminin amacı medya yoluyla zararlı veya yasadışı içeriğin yaygınlaştırılmasını önlemek. Yani bu düzenleme sisteminin amacı medyayı taciz etmek ya da medyaya müdahale etmek değil, ifade ve bilgi edinme özgürlüğü haklarını korumak, teşvik etmek, ayrıca gazetecilerin mesleki tercihlerine saygı duymak. Dolayısıyla Türkiye’ye kıyasla burada daha liberal, demokratik, çeşitlilik sahibi ve özgür bir basın bulunduğunu söylemek mümkün. Bunun nedenlerinden biri de bizde maalesef zayıflamış olan sendikaların burada hala güçlü olması. Örneğin İngiltere’de 1907’de kurulan Ulusal Gazeteciler Birliği (NUJ) çok etkin bir sendika. Londra’da ve İngiltere’nin başka kentlerinde ofisleri bulunuyor. Dünyanın en büyük ve köklü gazeteci sendikalarından biri olan kuruluş, dünyada tutuklu gazeteciler gibi meseleler üzerine aktif bir şekilde kampanyalar yürütüyor. Basın özgürlüğü, profesyonellik ve medyada etik standartları sağlamak için çalışıyor. Üyeleri de bu hedefi gerçekleştirmek için lobicilik çalışmaları yapıyor. Sendikanın 38 bin üyesi var. 


İngiltere’de sağlık haberlerini ve haberciliğini değerlendirir misiniz? 
İngiltere’de SGK gibi çalışan Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) adlı kurumun bütçesinde Muhafazakar Parti’nin yaptığı kesintiler nedeniyle değişimler yaşanıyor. Bu kesintilerin başlıca sebebi 2009 Avrupa ekonomik krizi sonrasında gelişen kemer sıkma politikaları. 
Sağlık haberciliği konusunda şikayet edilen bir husus, bu tür gazeteciliğin haber kaynaklarının daha çok halkla ilişkiler şirketlerine ve basın bültenlerine bağımlı olması. Dolayısıyla bu alanda tarafsız ve sorgulayıcı bir bakış açısının geliştirilemediği eleştirileri yapılabiliyor.

Coventry Üniversitesi’nde bu yılın Mayıs ayında ikinci kez sağlık gazeteciliği uluslararası konferansı düzenlendi.  Bunun dışında ülkede 1967’de Sağlık Gazetecileri Derneği (MJA) kurulmuş. Bu bağımsız meslek örgütünün 450’den fazla üyesi bulunuyor. Dernek, yüzlerce rapor ve kitap hazırlıyor, ayrıca ulusal basında yayımlanan haberlere de katkıda bulunuyor ve bilgi kaynağı teşkil ediyor.


İdeal bir sağlık muhabirinin sahip olması gereken özellikler nelerdir?
Diğer gazeteciler gibi deneyim ve bilgi açısından kendilerini sürekli geliştirmeleri ve güncel tutmaları gerekiyor. İyi, anlaşılabilir ve hızlı yazı yazma yeteneğine sahip olmalılar. Gazetecilik veya yazı alanında bir diploma işlerini kolaylaştırabilir. Alanlarında “networking” yaparak mümkün olduğunca çok sayıda gazeteci ile tanışmaları iş bulma açısından iyi olur. Bunlar zaten genel olarak muhabirlerden beklenen özellikler. İngiltere’deki sağlık sektöründe iş bulma konusunda rekabetin artması bekleniyor. 

Bu konuda İngiltere’de Westminster Üniversitesi, Tıp Gazeteciliği’nde lisans, Coventry Üniversitesi’nde ise aynı bölümde yüksek lisans eğitimi alınabilir. Bu alanlarda “Sağlık Uzmanları İçin Medya Hukuku ve Etiği”, ayrıca “Gazeteciler İçin Günümüzde Sağlık Hizmeti Alanının Meseleleri” gibi dersler okutuluyor. 


Blog haberciliği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Blog haberciliğinin genel anlamda yurttaş gazeteciliğini ve bu bağlamda demokratikleşmeyi geliştirdiğini düşünüyorum. Bu alandaki gelişmeleri çok olumlu buluyorum. Son yıllarda önemi artan blog haberciliği toplumsal olaylardaki rolüyle artık vazgeçilmez bir haber kaynağı haline geldi. Bloglar ana akım medyadaki haber bültenleri kadar ciddi ve resmi bir formata sahip olmadıkları için belki onların yerini şu anda tutmuyor olabilirler. Ama kuru kuru haber vermek yerine öznel ve renkli bir üslupla yazılmaları onları benzersiz ve çok değerli kılıyor. Benim de takip ettiğim birçok yaşam ve kültür-sanat blogu bulunuyor. Özellikle Batı ülkelerinde blog yazarlığını profesyonel, hatta full-time iş olarak yapan, çoğunlukla reklam yoluyla bundan para kazanan birçok kişi var. Dolayısıyla önümüzdeki dönemlerde alternatif bir medya aracı olarak blogların öneminin daha da artacağını düşünüyorum.


Benim de üç yıldır yazdığım kişisel bir bloğum var. Buraya Londra’daki deneyimlerimi ve kültür-sanat etkinliklerinden izlenimlerimi yazıyorum. Bloguma e-posta yoluyla abone olmak mümkün. Bu şekilde yeni yazılar e-posta kutunuza düşüyor. Adresi: londranotlari.wordpress.com  


Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri bölümünden mezun olduktan sonra Nokta dergisinde muhabirlik yaptım. Dergi kısa bir süre sonra kapanınca İngiltere’ye geldim. Warwick Üniversitesi’nde Avrupa Kültür Politikası ve Yönetimi dalında yüksek lisansımı tamamladıktan sonra Londra’ya yerleştim. Altı yıldır burada yaşıyorum. Beş yıldır da bası işlerinde Londra’da çalışıyorum. Boş zamanlarımda bir koroda şarkı söylüyorum. Bunun dışında kültür-sanat etkinliklerine gitmeyi ve bloguma zaman ayırmayı seviyorum. Kendi bloğum dışında üniversiteden hocam Erkan Saka’nın Erkan’s Field Diary (erkansaka.net) adlı profesyonel blogunda ve Cazkolik (www.cazkolik.com) adlı internet sitesinde de yazarlık yapıyorum. Beni Twitter’dan da takip edebilirsiniz: @ftaylanyuzak