30 Mart 2015 Pazartesi

BEBEKLERİN İLK 1000 GÜNDEKİ BESLENME ALIŞKANLIKLARI TÜM HAYATINI ETKİLİYOR

3’üncü Fetal Hayattan Çocukluğa İlk 1000 Gün Gebe ve Çocuk Beslenmesi Kongresi’nde konuşan Nutiricia Medikal Direktörü Yalım Üner, “Araştırmalar gösteriyor ki bebekler, büyüme süreçlerindeki en hızlı gelişimi ilk 1000 günde yani annenin hamileliğinin başlamasından, çocuğun 2 yaşını doldurmasına kadar geçen süreçte gösteriyorlar. Ve yine araştırmalar gösteriyor ki, 1000 gündeki beslenme alışkanlıkları, sağlıklı bir ömür sürdürülmesinde genetik faktörlerden daha önemli olabiliyor” dedi.

Sağlıklı bir ömür sürdürülmesinde genetik faktörlerden daha etkili olan “İlk 1000 gün” hakkında son bilimsel araştırma ve tartışmaların paylaşıldığı “3’üncü Fetal Hayattan Çocukluğa İlk 1000 Gün Gebe ve Çocuk Beslenmesi Kongresi” yapıldı. Sağlık Bakanlığı ve Yükseliş İktisadi ve Stratejik Araştırmalar Vakfı (YİSAV) tarafından Nutricia Anne Bebek Beslenmesi sponsorluğunda düzenlenen Kongre, üçüncü senesinde tüm Türkiye’den anne ve bebek sağlığı alanında faaliyet gösteren 700’e yakın sağlık çalışanını biraraya getirdi.

Kongre kapsamında gazetecilerle buluşan YİSAV Başkanı Doç. Dr. Ferit Saraçoğlu ve Nutricia Anne Bebek Beslenmesi Medikal Direktörü Yalım Üner, Türkiye’nin anne bebek beslenmesi alanında dünyadaki konumunu gösteren önemli açıklamalar yaptılar.

En Hızlı Gelişim İlk 1000 Günde
30 yıldır Türkiye’de faaliyet gösterdikerini ve bu süre zarfında sağlıklı nesillerin yetiştirilmesine katkıda bulunmanın öncelikli hedefleri olduğunu belirten Yalım Üner, şunları söyledi: “Araştırmalar gösteriyor ki bebekler, büyüme süreçlerindeki en hızlı gelişimi ilk 1000 günde yani annenin hamileliğinin başlamasından, çocuğun 2 yaşını doldurmasına kadar geçen süreçte gösteriyorlar. Ve yine araştırmalar gösteriyor ki, 1000 gündeki beslenme alışkanlıkları, sağlıklı bir ömür sürdürülmesinde genetik faktörlerden daha önemli olabiliyor. Nutricia Anne Bebek Beslenmesi olarak, bu araştırmaların sonuçlarını daha fazla kişiye ulaştırmak, annelerimizin bu konudaki bilgi birikimlerini artırmalarına destek olmak amacıyla birçok etkinlik düzenliyor, birçok etkinliğe destek oluyoruz. Sağlık personellerinin katılımıyla yapılan bu kongreyi desteklemeyi de, katılımcıların annelerle iletişime geçen birincil kişiler olmalarından dolayı önemli bir görev olarak görüyoruz.” 

Bebeklerin İlk 6 Ayda Sadece Anne Sütü İle Beslenmesi Gerekir
Konuşmasında 25 yıllık bir hekim olarak bebek beslenmesindeki püf noktalara işaret eden Yalım Üner, “Anne sütü bir mucizedir. Bebeklerin ilk 6 ayda sadece anne sütü ile beslenmesi gerekir. Altı aydan sonra aylara göre değişen miktarlarda tamamlayıcı besinler verilebilir. Ama ilk 1000 gün bitene yani çocuk 2 yaşını doldurana kadar anne sütü beslenmeye dahil olmalıdır” dedi.
 
Anne Kucağının, Anne Kokusunun ve Sütünün Yerini Hiçbir şey Tutmaz
Nutricia’nın tüm dünyaya yayılmış 800’ü aşkın Ar-Ge personeliyle, anne-bebek beslenmesindeki doğruları bulmak üzere çalışttığını kaydeden Üner, “Anne sütü bir mucize ve biz çalışmalarımızla bu mucizeye yaklaşmaya çalışıyoruz. Gururla söyleyebilirim ki en fazla yaklaşan firma biziz. Ama yine şunu da söylemeliyim: Anne kucağının, anne kokusunun, sütünün yerini hiçbirşey tutmaz. Biz de bu yüzden ‘yeter ki anne sütü olsun biz destekleyelim’ diyoruz” dedi.

Üner şunları söyledi: “Yakın ya da uzak komşularımıza baktığımızda, ne İran ne Irak ne Almanya’da annelerin çocuklarına süt verme konusunda Türkler kadar hassas olmadığını görüyoruz. Emzirmeye Türk annesi kadar duyarlı yaklaşan yok.”

Nutricia’nın Bu Pazar İçindeki Payı Yüzde 70
Türkiye’de bütün segmentleriyle aylık mama satışının ortalama bin 600 ton olduğu ve Nutricia’nın bu Pazar içindeki payının yüzde 70 olduğu bilgisini de veren Üner, “Bu rakamı toplam bebek rakamına böldüğümüzde emzirmeye bizim kadar önem veren Endonezya’nın gerisinde olduğunu görüyoruz” dedi.

‘Bağışıklık Sistemi Zayıflıyor’
Kongre Başkanı Doç. Dr. Ferit Saraçoğlu ise yaptığı konuşmada “İlk 1000 günde doğru beslenmenin, özelliklede anne sütü almanın çok önemli olduğu, pek çok bilimsel çalışmayla desteklenmektedir. İlk 1000 gündeki yetersiz beslenme sadece kronik hastalıkların, psikiyatrik bozuklukların artmasına, fiziksel, beyinsel ve metabolik fonksiyonların bozulmasına değil, immün sistemin zayıflamasına dolayısıyla pneumoni, diyare gibi enfeksiyonların artmasına da yol açmaktadır” şeklinde konuştu.

Kongremiz 700’e Yakın Sağlık Personelinin Katılımıyla Gerçekleşiyor
Saraçoğlu şunları söyledi: “Artık anne bebek beslenmesi konusunda doğruların ne olduğunu bildiğimize göre, bu doğrulara göre davranmamız ve annelerimizi de bu doğrultuda eğitmemiz gerekiyor. Son üç yıldır, anneler ile birebir temasta olan sağlık personelinin bu konudaki farkındalığını artırarak bu yöndeki bilinçlendirme çalışmalarına katkı sunuyoruz. Bu yıl rekor kırdık. Kongremiz 700’e yakın sağlık personelinin katılımıyla gerçekleşiyor. Bu başarının en önemli etkeni STK, özel sektör ve devletin birlik içinde olması.”

29 Mart 2015 Pazar

HEDİYE MUTLULUĞUN ANAHTARI MI YOKSA?

Çocukluğumda kitaplarımı alır camın kenara geçer, saatlerce kitap okurdum. Kitaplarla başka dünyalara giderdim, benim için en güzel hediye kitaptı, o nedenle sevdiklerime hep kitap hediye ederdim.
 
Genelde her yazar okunmaya değer gelir, kaleme alınmış bilgiler ve düşünceler emek ve zaman harcanmışsa mutlaka içerisinde öğrenilecek bir şeyleri barındırır diye düşünürüm. Okuduğum her kitaptan, “Mutlaka alacağım dersler vardır, bakış açımı ve vizyonumu nasıl genişletirim?” diye bakarım. Bu nedenle de aynı anda çok sayıda kitap okur, her kitabın kenarlarını çizer, notlar alır ve ayraçlarla ayırırım. Öyle bir cümle gelir ki bazen karşıma, “Daha önce neden böyle düşünmedim?” diye bakarım…
 
Son dönemlerde okuduğum kitaplar arasında iletişime yönelik olanlar ağırlık kazanmaya başladı. Gazetecilik, nörobilim ve psikoloji üzerine ne bulsam alıyorum ve tabiri caizse suyunu çıkartarak okuyorum. İşte bu süreçte bazı kitapları okurken dikkatimi çeken bir konu, hediyenin ilişkileri güçlendirici etkisi oldu. Hediyeler sevdiklerimizi mutlu etmenin ötesinde, arada güçlü bir bağ kurulmasını da sağlıyor. Yani birine alacağınız hediye o kişiyi size bağlıyor. Çünkü hediyenizi her gördüğünde, aklına siz gelirsiniz. Bu nedenle artık kitap hediyelerimin yanına farklı seçenekler de eklemeye başladım.
 
Mutluluk Çanları Ne Zaman Çalar?
Okuduğumda şaşırdığım ve ne güzel bir duygudur paylaşmak dediğim bir bilimsel araştırmadan söz edeceğim. Mutluluk üzerine araştırma yapan Sonja Lyubomirsky, bir grup katılımcıya 6 hafta boyunca haftada 5 kez maddi olmayan nezaket davranışı göstermelerini istemiş. Bunlar teşekkür notu yazmak, yardım etmek gibi basit şeyler… Bazı katılımcılar beşini bir günde yaparken, bazıları ise her gün bir tane yapmış. Hepsini aynı gün yapanların, günlere bölenlere oranla yüzde 40 daha fazla olduğu görülmüş. Mark Twain’in dediği gibi, “Nezaket öyle bir dildir ki onu sağır olan da duyar, kör olan da görür.” Yani karşınızdakine minik bir not yazmak, güzel bir kahvaltı hazırlamak, yürüyüş yapmak, zaman ayırmak ve bunları yaparken içinizden gelerek ve nezaketle yaptığınızda mutluluk çanları çalacaktır.
 
Nezaket ile Hediye Birleştirilir mi?
 Farklı hediye seçenekleri içerisinde “ayna hediye etmenin manası ne olabilir?” diye düşündüm. Araştırdığımda da “senden daha güzel bir hediye bulamadım” şeklinde yorumlandığını gördüm. Ne kadar özel bir anlam taşıyor değil mi?
 
Yani biriyle aranızdaki iletişimin güçlenmesi için birlikte yapılan ortak işler, gezmek, film izlemek, yemek yapmak, kısaca birlikte yapılan her şey sevginin gücünü artırırken, özellikle birlikte olduğunuzda aldığınız her obje sizi o güne götürecektir. Koku hafızasının yaptığı etkinin başka bir versiyonudur aslında.
 
Sevdiklerinize aldığınız her hediye onlarla duygusal bağ kurmanızı ve mutluluğu o hediyeyi verdiğiniz anı tekrar yaşamanızı sağlar.
 
Bir kahve yaptığınızda sevdiğiniz birinin hediye ettiği kupa ile içtiğinizde, aldığınız keyif ve mutluluk artacaktır. Yaşanmış güzel anılar eklenerek içtiğiniz her yudumda işlerinize daha çok odaklanacaksınız. Mutluluk anılarda onlar da hediyeler mi saklı dersiniz?
 

17 Mart 2015 Salı

GLOKOM ÖNLENEBİLİR KÖRLÜK NEDENLERİ ARASINDA İKİNCİ


Glokom dünya genelindeki önlenebilir körlük nedenleri arasında ikinci sırada yer aldığını belirten İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Glokom Bölümü Sorumlusu Prof. Dr. Nevbahar Tamçelik,  “Hastalar Glokom olduklarını fark etmeden önce görme yetilerinin yüzde 40’ını kaybedebiliyorlar” dedi.
 
Halk arasında 'göz tansiyonu' olarak bilinen glokom; optik sinirin ilerleyen nitelikte hasar görmesine yol açan bir göz hastalığıdır. Gözün aldığı bilgilerin beyne iletilmesinde optik sinir hayati öneme sahip olduğundan, tedavi edilmediğinde, glokom yavaş yavaş ve telafi edilemez biçimde görme kaybına ve nihayetinde körlüğe neden olabilir. Glokom hastalığının sebebi tam olarak bilinmemektedir.
 
Dünya genelinde yaklaşık 67 milyon kişi glokom hastalığıyla yaşıyor ve bunların neredeyse yarısı glokom olduklarını bilmiyorlar. Diğer bir deyişle, 30 milyondan fazla, yani Yunanistan ve Romanya’nın toplam nüfusundan daha fazla insan farkında bile olmadan görme yetilerini kaybediyor. Günümüzde, dünya genelinde bu hastalık yüzünden kör olmuş 4.5 milyon kişi bulunuyor.
 
Glokom dünya genelindeki önlenebilir körlük nedenleri arasında ikinci sırada yer almasına rağmen, hakkında çok az şey bilinen bir göz rahatsızlığıdır. Novartis, glokom hastalığıyla yaşayanlara tedavi çözümleri sunan grup şirketi Alcon işbirliğinde, 8-14 Mart Dünya Glokom Haftası kapsamında bu hastalığın potansiyel tehlikeleri ve görme yetisini koruyabilmek için düzenli göz muayenesine dikkat çekmek amacıyla bir toplantı düzenledi. 12 Mart’ta Ankara’da gerçekleşen toplantıda İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Glokom Bölümü Sorumlusu Prof. Dr. Nevbahar Tamçelik erken teşhisin çok önemli olduğu bu hastalıkla ilgili bilgiler aktardı.
 
Artan Oküler Basınç, Glokomun En Önemli ve Düzeltilebilir Risk Faktörü
“Glokom, hastanın görüşü bozulana kadar sessizce ilerleyebilir ve yıllarca teşhis edilemeyebilir. Tedaviye başlayabilmek için bu göz rahatsızlığının yeterince erken tespit edilebilmesinin tek yolu düzenli göz kontrolleridir” diyen Prof. Dr. Nevbahar Tamçelik, şu anda glokomun kesin bir tedavisinin olmadığını ancak etkin tedavi yöntemleriyle ilerlemesini yavaşlatmanın mümkün olduğunu dikkat çekti. Tamçelik, artan oküler basıncın, glokomun en önemli ve düzeltilebilir risk faktörü olduğunu, yani göz tansiyonunun kontrol altında tutulmasının, glokom hastalarının görme yetilerini koruyabilmesinde yardımcı olduğunu belirtti.
 
Glokomun Teşhisinde Görme Alanı Testi Önemli
Glokomun teşhisinde kullanılan yöntemleri anlatan Tamçelik, “Göz tansiyonu ölçümü (Tonometri), Görme Siniri Hasarının Analizi, Görme Alanı Testi  ve Kornea Kalınlık Ölçümü (Pakimetri) ölçeklerine bakılması gerektiğini söyledi. Tamçelik, klinik bulgularda şunlara dikkat etmek gerektiğini vurguladı: “GİB (göz tansiyonu) 21 mmHg’dan daha yüksek ise optik sinir başında çukurlaşma olmuş ve görme alanı kaybı alanına dikkat edilmelidir.”

Glokom Tipine Göre Tedavi Seçeneği Değişir
Tamçelik, iki ana glokom tipi olduğunu belirterek şu bilgileri verdi: “Primer veya açık açılı glokom ile akut veya kapalı açılı glokom. Tüm glokom vakalarının yaklaşık yüzde 90’ı açık açılı glokomdur. Bunlar genellikle semptomsuz gelişir ve iyice ilerleyene kadar tespit edilemez. Diğer taraftan, kapalı açılı glokoma daha nadiren rastlanır ama hemen tedaviye başlanması gerekir.  Kapalı açılı glokomun belirtileri arasında şiddetli ağrı, bulantı, gözde kızarma ve bulanık görme sayılabilir.”
 
Kimlerde Glokom Riski Yüksektir?
Glokomun kesin tedavisi olmadığını belirten Tamçelik,  “Görme kaybı telafi edilemez. Ancak tedavi neticesinde, görme yetisi olduğu gibi korunabilir. Glokom; göz damlaları, oral ilaçlar, lazer cerrahisi, geleneksel cerrahi ve bu yöntemlerin bir kombinasyonu ile tedavi edilebilir. Göz içi yüksek basınç gibi faktörlerin yanı sıra, şu kişilerde glokom riski yüksektir: Ailesinde glokom rahatsızlığı bulunanlar, 40 yaşın üzerindekiler, diyabeti, yüksek tansiyonu ve kalp rahatsızlığı bulunan kişiler, fiziksel göz hasarı bulunan kişiler ve uzun süre steroid kullanmış kişilerdir” dedi.

16 Mart 2015 Pazartesi

HER ŞEY GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ Mİ?

Gördüğünüz her şey size doğru mu gelir? Aslında detayları atlayabilir ve yanılabilirsiniz. Bazen kesin kanılarla çoğunluğun söylediğine inanırız. Bazen parçalarını birleştirdiğiniz puzzle gibi bütünü görmek gerekir. Ortaya çıkan görülmeyen gerçekleri diğer insanlara anlatabilirsiniz. Her parçayı sevgi ve inançla birleştirildiğinizde bu zorlu mücadelenizi herkes anlayacaktır. İşte size bu parçaları birleştirip, gerçekleri ortaya çıkartan insanların öykülerini konu alan filmlerden örnekler vereceğim.
 
12 Angry Men  (12 Kızgın Adam)
Aslında hiçbir şey göründüğü gibi olmayabilir hayatta. Hani suçlu dediğiniz aslında suçlu olmayabilir.  Babasını öldürmekle suçlanan 19 yaşındaki bir gencin, jürinin kararına göre cezası netleşecektir. 12 kişiden oluşan jüri üyeleri bir odada toplanır ve 1 kişi dışında herkes çocuğun suçlu olduğunu söyler. İşte o bir kişi saatler ilerledikçe insanların emin olduğu kararlarını sorgulamalarına sonunda da aslında gözlerinden kaçan ipuçlarını birleştirerek, çocuğun suçsuz olduğuna karar verilmesini sağlar. Filmin her dakikası dikkatle izlenmeli hatta birkaç kez izlenebilir. Film, olaylardan o kadar emin olarak bakarken aslında gözümüzden kaçan detayları nasıl atlayabildiğimizi anlatıyor. Gerçekleri sorgulamadan, söylenenlere nasıl inandığımızı gösteriyor.
 
Instinct (İçgüdü)
İdealist bir psikiyatrist, hocası tarafından gorilleri incelemek üzere gittiği Ruanda’da birkaç kişiyi öldürdüğü için hapishaneye atılan bir hayvan davranışları uzmanının raporunu yazması için görevlendirilir. İlginç bir vaka olduğu için heyecanla yaklaşan psikiyatrist, bir cani olarak tanımlanan bu bilim insanının konuşması için adımlar atar. Aralarında bağ kurmak için ailesiyle ve önceki hayatıyla ilgili ipuçlarını toplar. Empati kurarak güvenini sağlamaya çalışır. Bu süreçte vereceği rapora göre, mahkeme kararı belirleyecektir. Hem vakasının konuşmasını başaran psikiyatrist hem de bu süreçte hapishanede kalan mahkumların yaşadığı ortamı  değiştirir. Bir psikiyatristin vakasını incelerken yaşadığı zorlukları ve aslında cani olarak tanımlanan bilim insanının gerçek yüzünü gözler önüne serer. “Aslında cani bilim insanı mı yoksa diğer insanlar mı?” sorusunu sordurtur.
 
Finding a Family
 Bir annenin oğluna, eğitimin önemini öğretmesini ele alarak başlayan film, annenin geçirdiği kaza sonucu Bipolar hastalığı ile başa çıkamamasını konu alıyor. Hastaneye her kaldırılışında oğlu Alex’in yaşadığı zorlukları  ve annesinin eve her dönüşünde aldığı ilaçların yan etkisi ile mücadelesi görülüyor.  Annesine verdiği Harvard’da okuma sözünü tutmak için velayetinin alınmasını isteyen Alex, yetimhaneye yerleşiyor ve derslerinde başarılı olmak için sürekli çalışıyor. Ancak sonra yetimhaneden de ayrılması gerekiyor ve  reşit olana kadar başka bir ailenin yanında eğitimine devam etme mücadelesi veriyor. Sonunda bulduğu ailenin yanında sevginin değerini başarıyla birlikte olduğunda daha kıymetli olduğunu anlıyor.  Duygularına annesinin hastalığı nedeniyle ket vuran bir gencin gerçek hayat hikayesini öğreniyoruz. Film, başarının duyguları bastırarak yaşanmaması gerektiğini anlatıyor ve bir hastalığın arkasındaki zorlu mücadeleyi konu alıyor. Duyguları yaşayarak, başarılı olunduğunda hayatın anlamı olduğunu ve hayat sevdiklerimizle daha güzel mesajını zihinlere kazıyor.
 
Filmler her defasında sağlıkla ilgili bir konuyu ele alıyor. Bu süreçte konuyu, doğru yorumlamak ve gerçekten doğru anlatılması çok önemli. Filmde kahramanlarla yaşanan serüvene eşlik ederken, ele alınan konu doğru anlatıldığında insanlara faydalı mesajlar verilebilir. Sorgulamaya, doğruluğa ve güzelliklere yönelten filmler, gözümüzden kaçan detayları görmemizi sağlayabiliyor. Bu filmler ön yargıları bir kenara bırakıp, şüphe süzgecinden geçirerek olaylara yaklaşmamız gerektiğini gösteriyor. Bazen çoğunluğun dediği gerçek ve doğru olmayabilir. Yüreğimizin ve mantığımızın sesini dinleyerek kendi doğrumuzla hareket etmemiz gerekir. İşte bu cesaret veren filmler, yolumuza ışık olabiliyor. Işığımız içimizden gelirse her daim yolumuz aydınlanır.

MEDYA TEMSİLCİLERİNDEN ORGAN BAĞIŞINA DESTEK SÖZÜ

Türkiye'nin yazılı ve görsel medya kuruluşlarının temsilcileri, organ bağışının artırılabilmesi için farkındalık yaratılması amacıyla haber destek sözü verirken, toplumda olumlu algının geliştirilmesinde işbirliğine "evet" dedi.

Sağlık Bakanlığı ve AB yetkilileri, organ bağışında farkındalığın artırılabilmesi için medya temsilcilerini ziyaret etti. Sağlık Bakanlığı ve AB'nin ortaklaşa yürüttüğü "Organ Bağışında Uyum İçin Teknik Yardım Projesi" çerçevesinde, yazılı ve görsel basın temsilcileri, haber müdürleri, istihbarat şefleri ile organ bağışı ve nakillerine ait bilgiler paylaşıldı.

Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Arif Kapuağası, organ bağışının artırılabilmesi için toplumsal farkındalığın mutlaka yükseltilmesi gerektiğini belirterek, bu algının oluşmasında medyaya büyük sorumluluk düştüğünü söyledi. Türkiye'nin canlıdan organ bağışında çok ileri düzeyde olduğunu, ancak kadavradan organ naklinde istenilen seviyenin yakalanamadığını vurgulayan Kapuağası, basında yer alacak her olumlu haberin, bağışların artmasına büyük katkı sağladığının altını çizdi.

Proje Koordinatörü ve Organ Nakli Birim Sorumlusu Mehmet Ali Aydın da "Yaşama şansı yakalayan ya da bunun için organa ihtiyacı olan bir kişinin duyguları, medya aracılığıyla birçok yerde duyulabilir. Bu yüzden medyanın desteğine ihtiyaç var" diye konuştu.



Medya temsilcilerinden tam destek
Show TV Genel Yayın Yönetmeni Ramazan Kurnaz, bu konuda medyanın üstüne düşeni yaptığını düşündüğünü belirterek, "Ancak haber bültenlerinde daha sık yer verilebilir. Bunun için de çeşitli insan hikayelerinin olması gerekiyor. Bakanlık ya da ilgili kişilerin, bürokratik engelleri kaldırması gerekiyor ki bunlar gazete ve televizyonlarda sıkça haber olsun" değerlendirmesinde bulundu.  Show TV Haber Müdürü Fırat Çatalbaş ve Sağlık Muhabiri Derya Bozdinç, organ bağışı konusunda haberler yaptıklarını, daha da hassas olacaklarını söylediler.



CNN Türk Haber Genel Yayın Yönetmeni Ferhat Boratav da medyanın kimi zaman bu konuda yanlış bilgi verebildiği eleştirisinde bulunarak, şunları kaydetti: "Dizilerde, filmlerde, haberlerde çok işleniyor. Dramatik bir konu. Buralarda yanlış bilgi ve izlenime aracı olmamaya çok dikkat etmek lazım.  Türkiye'de iyi çalışan bir sistem var. Bunun her aşamasında ne yapıldığı basın mensuplarının bilmesi ve o bilgi çerçevesinde hareket etmesi lazım. Sonu iyi biten öyküleri anlatmak lazım. Acı çeken birine 'organ bağışında bulunur musunuz?' demek çok zor. Onlara, bu tip örneklerle bunun yapılabildiğini ve sonucunun iyi olduğunu göstermek lazım."
 
 
KANALD Yayın Yönetmeni Lale Eren, organ bağışı konusuna karşı duyarlı davrandıklarını ve bu konuda haber yapılması için Bakanlık ile sıkı irtibat içinde olmak istediklerini kaydetti.
 
 
NTV Genel Yayın Yönetmeni Nermin Yurteri de organ bağışının topluma doğru anlatılması konusunda medyaya önemli sorumluluklar düştüğünün altını çizerek, "Her organ bağışının bir insanın hayatta kalması demek olduğunu iyi anlatabilmemiz lazım. Toplumda bu konudaki ön yargıların giderilmesi için medya öncü olabilir" dedi. Yurteri, şöyle devam etti: "Bir gün 'sizin de organa ihtiyacınız olabilir' tezi işlenebilir; organ bağışlayan ve toplumda saygı gören sanatçı, sporcu ve aydınlarla bu konuda röportajlar yapılmalı, organ bağışını engelleyen inanç ve geleneklerle ilgili çalışmalara yer verilmeli, saygı gören din adamlarının görüşleri haber ve belgesellerde değerlendirilmeli. Medyanın organ bağışı kampanyaları düzenlemesi ya da düzenlenen kampanyalara destek vermesi sağlanmalı. Organ bağışında öncülük eden ülkelerin başarı öyküleri gündeme getirilmeli." NTV Editörü Fergün Atalay, bu konuda daha sık haber yapacaklarını söyledi.



Fox TV İstanbul Haber Müdürü Orkun Öz, organ ihtiyacının bir gün herkesin başına gelebileceğinin altını çizerek, "Bizim arkadaşlarımız, bir cinayet haberine gittiğinde, öncelikle onların yakınlarına ulaşabilirsek onların aklına düşürmeye çalıyoruz. Bizim bir yönlendirmemiz söz konusu olamaz, kendi kararlarıdır ama bir farkındalık yaratabilirsek, o acının içinde başka hayatların kurtarılabilmesini sağlayabilirsek, bir kişi bir kişidir" diye konuştu.

Fox TV Haber Operasyon Müdürü Onur Kumbaracıbaşı ise yetkililerin, bağışçıların ve nakil yapılan kişilerin iyi dileklerini, doğru bir şekilde izleyiciye aktarmaya çalıştıklarını belirtti.
"Organ bağışına özendirilmeli"
 
 

TGRT Haber Müdürü Hasan Köseoğlu, medyanın sadece haber vermekle değil aynı zamanda toplumu bilinçlendirmekle de yükümlü olduğunu ifade ederek, "Bunu yaparken, daha çok mağdur kişilere destek olunmak amacıyla haber yapılması, organ bağışına özendirilmesi de medya kuruluşunun asli vazifelerinden birisi olmalıdır" dedi.

Köseoğlu, TGRT Haber olarak, organ nakillerini özendirici ve nakil gerçekleştirilen kişilerin hikayelerine yer verdiklerinin altını çizdi.



Kanal 24 Haber Müdürü Mehmet Yeşilkaya da organ bağışı konusunda çok duyarlı bir yayın kuruluşu olduklarını belirterek, böyle bir istihbarat geldiğinde mutlaka değerlendirdiklerini söyledi. Bu tür hikayelere ulaşılabilmesi için medya kuruluşlarında görev alan gazetecilerle ilgili kurumlar sıkı bir işbirliği içinde olmaları gerektiğini vurgulayan Yeşilkaya, "Sağlıklı, hızlı bir iletişim kurulmalı. Bilgiye anında ulaşmamız gerekiyor. Bu sağlandığında daha sağlıklı haber yapılabilir" diye konuştu.
 
 

"Vatandaşın dini açıdan kafasında soru işareti kalmaması lazım"
Hürriyet Gazetesi Yayın Koordinatörü Emre Oral, kendi gazetelerinin bu konuda farkındalık yaratmaya yönelik çaba harcadıklarını dile getirerek, Bakanlık yetkilerinin yaptıkları ziyaret sonrasında çok daha fazla bilgi edindiklerini bildirdi. Hayat hikayelerinin verilerden çok daha etkili olduğuna işaret eden Oral, organ mafyasına ilişkin şehir efsanelerinin bulunduğunu, bunların mutlaka ilgili yerlerden teyit edilmeden habere yansımaması gerektiğini vurgulayarak, bu konuda her olumsuzluğun algıda değişikliğe yol açabileceğine dikkati çekti.  Sağlık Editörü Mesude Erşan ile yapılan görüşmede, konunun önemi üzerinde durarak bu konuda farkındalık oluşturmak için haber serileri yaptığını söyledi.
 
 
Star Gazetesi Yayın Koordinatörü Yücel Koç, yaklaşık 25 yıldır gazeteci olduğunu ve ilk kez yetkilerin, organ bağışı ile ilgili ziyarette bulunarak bilgi aktardığını söyledi. Medyada çıkan olumsuz haberlerin, vatandaşları koruma içgüdüsüyle yapıldığı değerlendirmesinde bulunan Koç, şöyle devam etti: "Gelen bir duyum karşısında, gazeteci doğal bir refleks geliştiriyor, hem duyulsun hem de savcılığa ihbar yerine geçsin, mağduriyet varsa giderilsin. Doğru bilgilendirme yapıldığında, medyanın da katkısıyla vatandaşların bakışının değişeceğine inanıyorum. Bu sadece basına düşmez. Vatandaşın dini açıdan vatandaşın kafasında soru işareti kalmaması lazım. Bu konunun, sıkça konuşulması ve işlenmesi lazım."



Türkiye Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Mustafa Bilim de bu konuyu çok önemsediklerini ve her zaman destek olmaya hazır olduklarını söyledi. Türkiye Gazetesi Sağlık Editörü Ziyneti Kocabıyık, organ bağışına önem vererek bu alanda haber çalıştıklarını ve Bakanlığın bu konuda desteğini istediler.



Akşam Gazetesi Haber Müdürü Özkan Tamirak da organ bağışında farkındalığın artması haber desteği verdiklerini, bunu artırarak devam ettireceklerini bildirdi.  Akşam Gazetesi Sağlık Editörü Berda Özdiktaş, organ bağışında insanların verdiği tepkilere ve beyin ölümünün iyi anlatılması gerektiğini söyledi.
 

Star TV Program Müdürü Recep Balcı,  organ bağışı ile ilgili yapılan haberlerde özellikle aklına takılanları Bakanlık yetkilisine iletti ve konuda daha çok önem vereceklerini dile getirdi.
 
"Organ Bağışında Uyum İçin Teknik Yardım Projesi"  Kıdemli İletişim Uzmanı olarak bilgilendirme amacıyla bu içerik paylaşılmıştır. 
 

7 Mart 2015 Cumartesi

“ORGAN NAKLİNİ ANKARA’DA DA YAPMAK İSTİYORUM”

Organ bağışının önemini vurgulayan Memorial Sağlık Grubu CEO'su Uğur Genç, “Türkiye’de maalesef çok az bağış olduğu için organ nakli Türkiye’nin yarasıdır. Bizim de önümüzün açılması lazım. Bu işi Diyarbakır’da, Antalya’da ve Ankara’da yapmak istiyorum” dedi.
 
Ankara’nın en büyük özel hastanelerinden biri olan Memorial Ankara Hastanesi, 1’inci yaşını basın mensupları ile birlikte kutladı. Hilton Otel’de düzenlenen kahvaltıda basın mensupları ile bir araya gelen Memorial Sağlık Grubu CEO’su Uğur Genç ve Memorial Ankara Hastanesi Direktörü Dr. Levent Atay, 1 yıl içerisinde gerçekleştirilen çalışmaları ve yeni yatırımları paylaştı.

Memorial sağlık grubu olarak ülke genelinde 10 hastane, 3 tıp merkezi ile hizmet verdiklerini belirten Memorial Sağlık Grubu CEO'su Uğur Genç, “Geçen yıl 2 milyona yakın insana ayaktan sağlık hizmeti verdik. Yaklaşık 155 bin yatan hastamız oldu. Ankara’da birinci yılımızı doldurduk. İlk yıl sağlık kuruluşlarında zordur. Biz Memorial Ankara hastanesinin birinci yılından çok memnunuz beklediğimizden daha iyi bir ilgi ile karşılaştık.” dedi.

Etik hizmet anlayışı ve kaliteli hekim kadrosuna sahip olduklarını ifade eden Genç, “Memorial bir dünya markası. Dünyanın farklı ülkelerinden tercih ediliyoruz. Geçen yıl 92 farklı ülkeden 28 bin yabancıya hizmet verdik.”

“Organ Naklini Diyarbakır’da, Antalya’da ve Ankara’da Yapmak İstiyorum”
Organ bağışının önemine dikkat çeken Genç, “Türkiye’de önderlik ettiğimiz bazı alanlar var, karaciğer nakli, böbrek nakli, kemik iliği nakli ve tüp bebek konusunda Türkiye’de çok önemli sayılara sahibiz. Türkiye’de maalesef çok az bağış olduğu için organ nakli Türkiye’nin yarasıdır. Bizim de önümüzün açılması lazım. Karaciğer naklini hemen yapmazsanız o insanları ya hemen ya da belirli bir süre sonra kaybediyorsunuz. Bu iş çok ciddi emek istiyor. Büyük bir ekiple bu işi yapıyoruz. Ben bu işi Diyarbakır’da, Antalya’da ve Ankara’da yapmak istiyorum. Organ nakli ile ilgili 26 merkezde nakil yapılabiliyor. Bunların 6’sı yıllık 20’nin üzerinde nakil yaparken kalan 20’si yirminin altında nakil yapıyor bazılarının yaptığı nakil sayısı 1-2’dir. Bu bir yaradır. Devlet kendi üniversite ve devlet hastanelerinde nakil gelişsin istiyor. Ama bizim özel sektörün bu konuda önünün açılması gerekiyor. Böbrek ve karaciğer naklinde yeni ruhsat alamıyoruz. Başarılı olanların önü açılmalı. Örneğin 26 merkezden başarılı olan 6’sının önü açılsın, diğerleri ile ilgili farklı karar verebilirsiniz.” diye konuştu.
 
“1 Yılda 53 Bin Ayakta, 9 Bin 200 Yatan Hastaya Sağlık Hizmeti Sunuldu”
Ankara hastanesini 3 Şubat 2014 tarihinde açıldığını, 43 bin metrekarelik alanı ile başkentin en büyük özel hastanesi olduğunu belirten Memorial Ankara Hastanesi Direktörü Dr. Levent Atay, “25 katlı binamızda 230 yatak kapasitemiz var. 11 çok modern ameliyathanemiz bulunuyor. Otopark sorununu 250 kapalı otopark sorunuyla aştık. 40 branşta hizmet veriyoruz. Önümüzdeki 1-2 ay içinde 3 branş daha açarak 43 branşta hizmet vereceğiz. 17’si profesör, 17’si doçent ve 30’u uzman, pratisyen olmak üzere 64 hekimimiz görev yapıyor. Bu yıl sonuna kadar bu sayının 75’e çıkarılması hedefleniyor.” şeklinde konuştu.
 
Memorial Ankara Hastanesi Direktörü Dr. Levent Atay, 1 yılda 53 bin ayakta, 9 bin 200 yatan hastaya sağlık hizmeti sunulduğu, 2 bin 50 ameliyat ve bin anjiyo işlemi gerçekleştirdiklerini belirterek, 2014 yılında Tüp Bebek Merkezi, Kemik İliği Nakli, Lazer Lipoliz, Karbondioksit Lazer ve Kardiyolojik Elektro Fizyolojik sistemlerinin hayata geçirildiğini kaydetti. Atay, Memorial Ankara Hastanesi olarak 2014 yılında 17 milyon TL yatırım yapıldığını söyleyerek, 2015 yılında yapılacak yatırımları şöyle sıraladı: “2015 yılı yatırımları 20 milyon TL civarında olacak. Kemik iliğini nakil ünitesini medikal alt yapısını yapıyoruz. Bir ay içerisinde açmayı planlıyoruz. Radyasyon Onkoloji alanı var. Dermatolojik lazer alt yapısını devam ettireceğiz. Toplam yatırım tutarımız açılışımızdan itibaren 65 milyon dolarlık bir yatırım olacak.”

“Ankara Sağlık Turizminde Bir Marka Olmaya Çalışıyor”
Açıklamaların ardından Genç ve Atay basın mensuplarının sorularını cevapladı. Bir gazetecinin, “Yabancı hastalarınız genellikle hangi ülkelerden geliyor?” sorusuna Genç, “Ankara sağlık turizminde bir marka olmaya çalışıyor. İstanbul bir marka sağlık turizminde de bir marka. İnsanlar ülkeyi tanımadıkları için ülkenin en büyük şehrini tercih ediyor. Ağırlıklı olarak hastalarımız Irak’tan geliyor. Ardından Azerbaycan, Libya ve Rusya’dan geliyor hastalar. İlk 4 sırada bu ülkeler var. 75 kişilik bir ekibimiz var bu işle uğraşan. 20 tercümanımızla 15 dil konuşuyoruz.” cevabını verdi.

4 Mart 2015 Çarşamba

DOKTORLAR VE BİLİM İNSANLARI MEDYA DENİLDİĞİNDE KAÇA AYRILIR?

Hastane koridorlarında dolaşırken, adından söz ederken bile saygı duyulan bir hocanın odasını sordum. Görevli, ileride sağdaki ikinci oda olduğunu söyledi. Adımlarımı sıklaştırarak yürüdüm ve kapıyı tıklayıp araladım. Elindeki işlere odaklanmış şekilde çalışan Hoca, başını kaldırıp bana baktı. Kendimi tanıtınca da, “Hoşgeldiniz” dedi.
 
Nezaket ve içtenlikle karşıladı ve hemen çikolata ikram etti. Ardından da ne içeceğimi sordu. “Kahve” dedim, sohbet koyu olacaktı ve en yakışan içecek kahve olmalıydı. Güler yüzle konuşmaya başlamadan, “Eğer senin güvenilir olduğunu refere etmeselerdi kesinlikle konuşmazdım. Gazetecileri pek sevmem, medyada olmak benim için önemli değil” dedi. Kahvelerimiz geldiğinde çalışmalarını hayranlıkla dinlemeye başlamıştım bile…
 
Bilim camiası medya denildiğinde üçe ayrılıyor. Bir kısmı tamamen medyada görünmeye karşı olurken, diğer kısmı ise medyada olunca kendini yeterli hissediyor. Bunların ortasında olup, bilinçli şekilde medyada olmayı dengeleyenler de diğer bir grubu oluşturuyor.
 
İlk bölümdekiler gazeteci kelimesini duyar duymaz arkasına bakmadan kaçıyor. Sadece çok zorlayınca konuşuyorlar. Bilimsel kimliklerine medyada olmayı eklemek istemiyorlar. Onlara göre medyada olmak bilimsel yetersizliğin kapatılması için bir araç.
 
İkinci bölümdeki ise, “herkese konuşmam” deyip, gördüğü her gazetecinin peşine düşüp onunla haber yapmak için yanıp tutuşanlar. Onlar için bilimsel kimlik önemli olmayıp, amaçları meşhur olmak. Nerede ya da kimle konuştuğu da önemli değil. Hatta bazıları kendi alanı dışında da konuşup, gündeme gelmekten mutlu oluyor. Bilim camiası bu tipleri dışlarken, gazetecilerde böylelerine “boşta kalınca nasıl olsa boşlukları doldurur” diye bakıyorlar. Böyleleri, saygınlıktan değil, parasını verdiği için televizyondaki yerini alıyor. Unutmadan TV’de sağlık programlarına çıkanlara para ödenmiyor, genellikle doktor ya da bilim insanı programı hazırlayanlara ya da aracılara para ödüyor.
 
Üçüncü aşamadakiler ise işi dengede tutanlardır. Böyle davranan bilim insanları, gazeteci seçmesini bilirler. İşin uzmanı olması gerektiği, söylediği cümlelerin yanlış aktarılmasının önüne geçen isimlerdir. Haberin yayınlanacağı yeri ve özelliklerini öğrenir. Konuşacağı konuya hakimdir ve uzmanlık alanı dışında ise konuşmayı kabul etmez. Böylece çizgisini ve sınırlarını belirlemiş olur. Saygınlığı hem bilim camiası hem de medya tarafından kabul edilir.

 Her şeyde olduğu gibi haber olma konusunda da dengeyi tutturmak çok önemlidir. Eğer dengeyi tutturamazlarsa vezir olacaklarına rezil olup, medya meraklısı konumuna düşerler. Titri de önemli değildir.
 
Sonuç olarak saygınlığınızı sınırlarınızı ve çizginizi koruyarak medyada yer almayı sağlamak en güzelidir.

1 Mart 2015 Pazar

İŞ HAYATINDA İLETİŞİMİN GÜCÜ

“Ayna ayna söyle bana benden daha güzeli var mı bu dünyada?” sorusunu duyduğumuzda aklımıza hemen Pamuk Prenses’deki kötü kalpli Kraliçe gelir. Çocukken, bu masalı yaşardık sanki, Pamuk Prenses’in yerine geçer heyecanla olacakları dinlerdik. Kötü kraliçenin kaybettiğinde derin bir nefes alır, Pamuk Prensesin, prensine kavuşma sahnesindeki sevinci hissederdik.
 
Yıllar geçtiğinde masallar yerini maçlara, film, dizi ve oyunlara bıraktı. Şimdilerde ise maç izlerken tuttuğunuz takımın oyuncuları ile birlikte aynı heyecanı hissediyor, film ve dizi izlerken sanki kahramanla birlikte aynı acıyı ve mutluluğu yaşıyorsunuz.
 
İşte size bu duyguları yaşatan;   Parma’daki İtalyan araştırmacılar Giacomo Rizzolatti ve arkadaşları tarafından yapılan bir keşif olan  ayna nöronlar. Rizzolatti ve ekibi maymunlar üzerinde yaptığı deneyler sonucunda, karşınızdakinin yaptığı davranıştan etkilenerek, beyninizdeki aynı bölgelerin aktif hale geldiği ortaya çıktı.  Yani biri dondurma yerken, siz ona baktığınızda beyninizdeki o bölgeler etkileniyor.
 
Örnekleri çoğaltalım, neşeli birini gördüğünüzde neden gülümsediğinizi ya da acı çeken birini gördüğünüzde neden ürktüğünüzün açıklaması ayna nöronlardır. Biri esnediğinde sizin de esnemeye başlamanız, bir bebek düştüğünde yaşadığınız heyecan ve sanki size zarar verilmiş gibi hissetmeniz ayna nöronların marifetidir.
 
Peki İş Dünyası Ayna Nöronları Nasıl Kullanıyor?
 Ayna nöronlar günlük hayatımızda bizleri çok etkiler. Ancak markalar bunların farkına vararak, hiç ihtiyacınız olmadığı halde bir ürünü almanızı sağlayabilir. Steve Jobs, ayna nöronları en iyi kullanan isimlerden biriydi. Çünkü, birinin kulağındaki kulaklık ve dinlediği müzik aleti ile insanlara prestij kazandığı algısını oluşturdu. Yani insanlara ürün değil prestij sattı. Ünlü markaların birçoğu bunu yapıyor. İletişimin inceliklerini öğrendikçe başarının tesadüf olmadığı anlaşılıyor.
 
Başlarda UGG botlarına herkes tepki gösterirken sonra trend haline geldi. Marka ilk yaygınlığı sağladığında satış oranlarını yükseltiyor.
 
Ünlü mağazaların sattığı ürüne göre seçtiği mankenler ya da ünlü isimler aslında ürün değil, imaj ve tutum satmasından kaynaklanır. Mağazadaki satıcıların güler yüzlü olması öğütlenir. Çünkü ayna nöronlar size gülümseyen insanlara sempati duyulmasını sağlar.
Ayna nöronların çalışmasına birde hormon katıldığında, alışveriş terapisi denilen durum ortaya çıkar. Dopamin adındaki hormon, ayna nöronları tetikledikçe alışveriş yapmak insanı mutlu hissettirir. Çünkü, bir imaj ya da tutum satın alınır. Sosyal statünüz arttığı için kendinizi o ürünü tanıtan kişinin yerinde görürsünüz. Yani filmlerdeki beğendiğiniz karakterin giydiği kıyafetleri giydiğinizde o kişi gibi olacağınızı düşünürsünüz. Hatırlayalım; Hürrem Sultan yüzükleri, Bihter elbiseleri gibi…
 
Sosyal Medyada Ayna Nöronlar Nasıl Kullanılır? Film ve dizilerin dışında artık sosyal medya fenomenlerinin kullandığı ürünler rağbet görür hale geldi. Markalar en çok takip edilen Bloggerlar, Twitter ya da Facebook sayfa sahiplerinin aracılığıyla ayna nöronların etkisinden yararlanıyorlar.
 
Her ne kadar yöneticilerin bir kısmı dijital dünyayı gereksiz gördüklerini ifade etse de “Dünya Düzdür” kitabında ünlü gazeteci Thomas Friedman, dünyanın “Küresel Köy” haline geldiğini söylüyor. Hedef kitlenizle iletişimde en etkili şekilde ve doğru mesajlarla ulaştığınızda kazanabilirsiniz. Sosyal medyanın etkisi ve payı gün geçtikçe artıyor.
 
İş dünyası ayna nöronların etkisini doğru ve hedeflerine uygun şekilde kullanırken, sizlerde bir ürünü satın almadan önce kendinize hakim olup gerçekten o ürüne ihtiyacınız olup olmadığını sormalısınız. Ayna nöronların etkisine kapılmadan, bilinçli bir tüketici olduğunuzu hissetmeniz dileğiyle…