29 Mayıs 2015 Cuma

PERİFERİK DAMAR HASTALIKLARI 5 YILLIK KANSER ÖLÜM ORANINDAN DAHA YÜKSEK

Periferik damar hastalığının, birçok kanser vakasında rastlanan 5 yıllık ölüm oranından daha yüksek olduğunu belirten Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. İbrahim Demir, periferik damar hastalıkları hakkında soruları yanıtladı.

Bacaklarında ağrı şikayetiyle bir hasta geldi, muayene ettiniz. Şikayetleri içerisinde  hareketle ortaya çıkıp dinlenme sürecinde geçen bacak ağrısı veya ayaklarda soğukluk, ısınmama şeklinde hasta öyküsünü dinlediniz. Şikayetler, arasında bacaklarda tüylenmenin azalması, bacak derilerinde incelme, solukluk ya da parlaklık gibi belirtileri var. Peki size bu durumda neyi düşündürecek?

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. İbrahim Demir, periferik damar hastalıklarla ilgili soruları yanıtladı.

Periferik damar hastalığı nedir?
Koroner ve serebral arterlerin haricinde kalan, vücudumuzda yer alan tüm arterlerde meydana gelen tıkayıcı lezyonlar nedeniyle kan akımında oluşan bozulmalar sonucu oluşan periferik damar hastalıkları olarak bilinir. Bu damarları, karotis arterler, üst ekstremite arterleri, mesenterik arterler, renal arterler, iliak arterler ve bacak arterleri olarak sayabiliriz. Bunlar arasında da en yaygın olanı ve klinik sorun olarak karşımıza çıkanı bacak arterlerindeki kan akımını kısıtlayan daraltıcı tıkayıcı hastalıklardır. Bu hastalar, hastalık derecesine göre değişen eforla ortaya çıkıp istirahatle geçen bacak ağrısı veya ayaklarda soğukluk ısınmama şikayeti ile kliniğe gelirler. Bu bacak ağrıları intermittant kladikasyo olarak bilinir.  Efor ağrıları bacakların baldır ve kalça kısmında oluşurken hastalığın ilerlemesi ile istirahat ağrıları ortaya çıkar ki istirahat ağrıları ayaklardan başlar. Bacaklarda tüylenmenin azalması, bacak derilerinde incelme, solukluk, parlaklık ve erkeklerde erektil disfonksiyon da periferik arter hastalığının belirtisi olabilir. Hastalık daha da ilerlediği zaman iyileşmeyen ayak yaraları gelişir. Bu yaraların nedeni yeterince beslenemeyen dokuların giderek nekroze (çürümeye) gitmesidir. Bu çürüme sonucunda oldukça yüksek oranda hastaların bacaklarının ampüte (kesip alma) edildiğini görüyoruz. Şayet damarların yeniden açılıp kanlandırılmasında ya da nekroze olmuş ayaklarda ampütasyonda gecikme olursa bu durumda hastalar bunu hayatları ile ödemektedirler. Ve bu oran ayak yarası olan hastalar arasında düşük olmayıp yüzde 20’ler seviyesindedir. Birçok kanser vakasında rastladığımız 5 yıllık ölüm oranından daha yüksek bir orandır bu.


Periferik damar hastalıklarının sıklığını belirlemede intermittan kladikasyo varlığı bir tarama parametresi olarak kullanılmakla birlikte, bunun hasta tanımlaması olduğu ve kişiler arasında çok değişkenlik gösterdiğinden daha objektif ve kantitatif ölçme yöntemi olan diz altı ve kol kan akım indeksine “anklebrachial index” (ABI) Doppler ile bakılır. Bacakta elde edilen kan basıncı değerinin koldan elde edilen değerden yüksek olması beklense de indeks < 0.95 ise periferik damar hastalığından söz edilir. Hastalık sıklığının 45-75 yaş aralığında yüzde 6-8 olduğu bu hastalarında yüzde 20-25 inin semptomatik yani bacak ağrısı veya iyileşmeyen yara ile hastane müracaatlarının olduğu bilinmektedir. Bu durum da bize gösteriyor ki periferik damar hastalarının büyük bir çoğunluğunun semptomsuz yaşamlarını sürdürdüklerini ancak bu hasta grubunun koroner kalp hastalığı özellikle miyokard infarktüsü açısından da ciddi risk altında olduğunu hatırda tutmamız gerekir.

 
Periferik damar hastalığı nedenleri nelerdir?
Periferik damar hastalıklarının risk faktörleri ateroskleroz risk faktörleriyle paralellik gösterir. En önemli risk faktörleri genetik, yaş ve cinsiyettir. Bu hastalık ileri yaş ve erkek popülasyonda daha sıktır. Bununla birlikte diyabet ve sigara içiciliği kontrol edilebilir diğer önemli risk faktörleridir. Sigara içenler bu hastalığa içmeyenlere göre 2-3 kat daha sık yakalanmaktadırlar. Sigaranın semptomlarla da yakın ilişkisi vardır. Sigara içenler daha erken evrede ve daha sıklıkla semptomatik hale gelmekte, sigaranın kesilmesiyle hastalıkta ve semptomlarda gerileme bariz olarak görülebilmektedir. Hipertansiyon ve hiperlipidemi de önemli risk faktörleri arasında yer almaktadır. Hipertansif hastalarda periferik damar hastalığı sıklığı çeşitli araştırmalara göre 2.5 - 4 kat daha sıktır. Bir kişi hem sigara içiyor, hem hipertansif, hem de hiperlipidemisi varsa bu kişinin bu risk faktörlerini taşımayanlara oranla periferik damar hastası olma riski yaklaşık 6 – 7 kat daha yüksektir. Bu risk faktörlerinin de kontrol edilebilir risk faktörleri olduğunu unutmamalıyız.
 
Periferik damar hastalığına nasıl tanı koyulur?
Öncelikle hastanın klinik hikayesinin bizi şüphelendirmesi gerekir. Esas klinik semptom eforla ortaya çıkıp istirahatle kısa sürede kaybolan bacak ağrılarıdır ki bu intermitent kladikasyo olarak tanımlanır. Ağrının lokalizasyonuna göre de arterde oluşan tıkanmanın seviyesi hakkında fikir edinilebilir. Tıkayıcı arter hastalığı dışındaki nedenlere bağlı bacak ağrıları ise istirahatle hemen kısa sürede geçmeyip özellikle ayakta durmaya devam edilir veya bacakta germe manevraları yaptırılırsa ağrıda belirgin artış olduğu saptanır. Objektif tanı kriteri ise ABI ölçümüdür. Normalde ABI > 1 olması gerekir. ABI = 0,5 – 0,9 arasında ise hastalar daha çok kladikasyodan yakınırken ABI <  0,5 ise ayak iskemisi ve ayak yaralarından hatta ABI < 0,2 çıkan olgularda doku kaybından söz etmek gerekir.


Doppler ultrasonografik tetkik hastalığın yaygınlığını ve ciddiyetini tespit etmek için kullanılabilecek ucuz ve kolay uygulanabilir diğer bir inceleme yöntemidir.
Özellikle böbrek yetmezliği olan olgularda kontrast nefropatisinden korunmak için MRA (Magnetic Resonance Angiography) ile tetkik yöntemi tercih edilebilir.

Altın standart olarak kullanılan tanı yöntemi ise periferik kontrast anjiyografidir. Arteriyel dallanmanın tamamını, hastalığın yaygınlığını, tıkanma seviyesini ve uygulanacak olan tedavi yönteminin belirlenmesi bakımından hala en çok tercih edilen tanı şekli anjiyografidir. Bu durumda tanı koyarken klinik bizi kuşkulandırır, doppler ultrason şüpheyi kuvvetlendirir ve tanıya götürürken anjiyografi kesin tanıyı koydurup uygulanacak tedavi şeklini de bize verir.
 
Periferik damar hastalığı nasıl tedavi edilir?
Tedavi iki yönde yapılmalıdır. Bir tanesi periferik damar hastalığında en yaygın patofizyolojik mekanizma olan aterosklerozun yaygınlığını kontrol altına almak ve geriletmek üzerine iken, diğer ayağında ise arterde meydana gelen daralma veya tıkanmaların nasıl giderileceğine yönelik yaklaşımdan ibaret olmalıdır. 

Öncelikle hastalarda yaşam biçimi üzerine değişimler sağlanmalıdır. Her hastaya yaşı ve kilosuna uygun egzersiz programları verilmeli, kilolu olan hastaların zayıflamaları sağlanmalı, sigara içenlerin sigarayı bırakmaları, kan basıncı, kan şekeri ve kan lipit düzeyleri kontrol altına alınmalıdır. Bunun için gerekli olan egzersiz ve diyet programları yapılmalı, gerektiği düzeyde doğru ilaç kombinasyonları ile hastaların şeker, kolesterol ve tansiyonları kontrol altına alınmalıdır.
 
Hastalığa yönelik tedavisi ilaç tedavisi, endovasküler (perkütan) veya cerrahi tedavi olmak üzere 3 ayrı kategoride tedavi yaklaşımı vardır. Hastaların büyük bir çoğunluğunda ise bu yaklaşımların ikili, hatta bazen de üçlü kombinasyonları uygulanabilmektedir.
 
Asetilsalisilik asit  ve Klopidogrel hemen hemen tüm hastalarda tedavi reçetesinde mutlaka yer almaktadır. Pentoxifylline, Cilostazol gibi ilaçlar ise seçilmiş hastalarda uzman kontrolünde kullanılmaktadır. Prostaglandin E1, prostacyclin analoğu iloprost gibi ilaçlar hastane ortamında akut bacak iskemilerinin tedavisinde infüzyon şeklinde uygulanabilmektedir. Özellikle revaskülarizasyona uygun olmayan ayak ülserleri gelişmiş olgularda hiperbarik oksijen tedavisi de uygulanabilmektedir. Akut trombotik iskemi durumlarında trombolitik ilaçlar ve heparin tedavisinin de yeri olduğu bilinmektedir. Bu ilaçların her birinin akut iskeminin tedavisinde olumlu etkileri olmakla birlikte asıl tedavi revaskülarizasyondur. Revaskülarizasyon şekli de cerrahi veya endovasküler şeklinde olacaktır.
 
Cerrahi tedavi, endarterektomi veya bypass greftleme şeklinde uygulanmaktadır. Kısa tıkayıcı lezyonlarda endarterektomi uygulanırken uzun yaygın hasta olan lezyonlarda ise bypass yöntemi tercih edilmektedir. Tabii ki yeterli revaskülarizasyonun sağlanamadığı ya da geç kalınmış nekroze olmuş bacaklarda uygulanan amputasyonlarında bir tür cerrahi işlem olduğunu unutmamalıyız.
 
Perkütan tedavi (endovasküler): Cerrahiye bir alternatif olarak ilk kez 1964 yılında Dotter ve Judkins tarafından denenmiştir. Zaman içinde özellikle son 10 yılda kateter, balon, klavuz tel ve stent teknolojisindeki gelişmeler ile günümüzde cerrahi tedaviye tam bir alternatif, hatta cerrahların dokunamadığı hasta gruplarına da müdahale edilebilir bir yöntem haline gelmiştir perkütan tedavi. Perkütan tedavinin cerrahiye en büyük üstünlüğü hastaya genel anestezi verilmeden sınırlı uyuşturma altında 3-4 mm’lik kateterler yardımıyla revaskülarizasyon işleminin yapılması ve tekrarlanabilir olmasıdır. Bu nedenle işlem bağımlı morbidite ve mortalite çok düşüktür. Özellikle balon ve stent teknolojisindeki gelişmeler, ilaçlı balonlar ve ilaçlı stentlerin kullanımı hatta periferik damarlarda henüz deneme aşamasında olan eriyebilen ilaçlı stentlerin kullanımı perkütan tedavi yönteminin önemini arttırmaktadır.
 
Korunmak için ne yapmalıyız?
Elbette ki tedavi seçenekleri var olsa da asıl olan hastalığa yakalanmayı ve hastalığın ilerlemesine yönelik önleyici tedbirlerin alınmasıdır. Bunlar da, sigaranın bırakılması, kan şekeri ve kolesterol düzeyinin sıkı kontrolü, kan basıncının normal değerler arasında tutulması ve obezite ile mücadelede etkin olunması şeklinde sıralayabiliriz.
 
 

27 Mayıs 2015 Çarşamba

HACETTEPE DAHİLİYE MEZUNLARI ALBÜMDE TOPLANDI

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı’nda ihtisas yapmış tüm hekimlerin tam listesi ve iletişim bilgilerinin olduğu albüm yayınlandı.
 
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyelerinden Doç. Dr. Ömer Karadağ, Prof. Dr. Serhat Ünal ve Dr. Mustafa Arıcı tarafından oluşturulması planlanan Hacettepe Dahiliye Albümünde, Anabilim Dalının tarihçesi, önceki ve mevcut öğretim üyelerinin yanı sıra daha önce buradan uzmanlığını almış hekimlerin tam listesi ve fotoğrafları yer alıyor. Kurulduğu günden 2015 yılı başına kadar toplam 467 iç hastalıkları uzmanı ihtisasını tamamlamış ve gerek yurtiçi gerekse yurtdışı çeşitli kurumlarda uzman, öğretim üyesi, klinik şefi veya araştırmacı olarak çalışmalarına devam etmiş ve etmeye devam etmektedir.
 


 
 
Kitabın Editörü Doç. Dr. Ömer Karadağ, ‘Hacettepe Dahiliye Albümü’  hakkında şunları söyledi: “Önceleri öğrencisi, sonra asistanı bugün ise Öğretim Üyesi olma onur ve gururunu yaşadığım Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalında ‘Dahiliye’ anlayışı ile yetişmenin hastalara yaklaşımda farklılığını hep hissettim. Üniversite, Tıp Fakültemiz ve Anabilim Dalımızın bu günlere gelişinde ve ‘Dahiliye Anlayışı’nın oluşmasında, başta Sayın Prof. Dr. İhsan Doğramacı ve Sayın Prof. Dr. Şeref Zileli olmak üzere birbirinden değerli ve özverili hocalarımız katkıda bulunmuş ve Hocabey’in ‘Daha ileriye en ileriye’ düsturu yol gösterici olmuştur. Meslek hayatım boyunca tıp eğitiminin sadece amfi veya servislerden ibaret olmadığı ve her türlü bilginin bazen farkında olmadan difüzyonla da öğrenildiği, belki de usta-çırak ilişkisinin başka başka normlarla yaşandığı bir süreç olduğunu düşündüm. Bu sürecin bizden sonraki nesillere aktarımı ve bizden sonraki arkadaşların bu meşaleyi daha ileriye taşıyabilmelerinde kısmen de olsa destek olabilmek için böyle bir albümü hazırlamayı amaçladık. Bu albüm kıdemli hocalarımızın anıları, fotoğrafları, Rektörlük, Dekanlık ve Anabilim Dalı arşivleri ile Mantar Dergilerinden yararlanılarak oluşturulmuştur. ”


25 Mayıs 2015 Pazartesi

HASTALARLA DOĞRU İLETİŞİM NASIL KURULUR?

Hastalarla İletişim adında, sağlık çalışanlarına rehber olacak bir kitap çıkartan Yrd. Doç. Dr. Yasin Bulduklu,  çalışması ile bu alanda merak edilenleri ele aldı.

Sağlık hizmetlerine ilişkin tatminin sağlanması ve algılanan kalitenin yükseltilmesinde sağlık hizmeti sunanlarla hastalar arasındaki iletişimin büyük önemi vardır. Hastalarla iletişim kitabının yazarı Yrd. Doç. Dr. Yasin Bulduklu, hasta iletişiminde özellikle empati kurmanın önemine dikkat çekiyor.  İletişimin “sahne oyunu” gibi olduğunu hizmeti sunanlarca unutulmaması gerektiğini söyleyen Yrd. Doç. Dr. Yasin Bulduklu, “Hizmeti sunan ne denli başarılı iletişim kodlarını aktarırsa zor olarak nitelenen kişilerin buna geribildirimleri de o denli olumlu olacaktır” dedi.

Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölümü Yrd. Doç. Dr. Yasin Bulduklu, Hastalarla İletişim kitabı ile ilgili soruları yanıtladı.

Hasta iletişimi nedir?
Hasta iletişiminden önce hastayı tanımlamak gerektiği kanaatindeyim. Olağan koşullarda hasta iletişimi veya hastalarla iletişim denildiğinde kişilerarası iletişimin temel ilkelerinin hasta ile iletişimde de etkili olduğu kabul edilir. Ancak hasta ile iletişim normal koşullardaki diğer bireylerle iletişim kurmaktan farklıdır. Zira hasta zaten normal fizyolojik ve psikolojik bağlamından sapmıştır ve bulunduğu durumdan hoşnut olmayan kişidir. Onun bu içsel rahatsızlığı kodlara daha fazla anlam atfetmesine ve iletişimin bağlamını farklı değerlendirmesine neden olmaktadır. Hasta iletişimi, bu haliyle olağan koşullarda karşılaşılma olasılığı oldukça zayıf olan kişiler arasında gerçekleşen, tarafların eşit olmadığı ve çoğunlukla yaşamsal düzeyde cereyan eden hasta ile sağlık hizmeti sunucusu arasındaki iletişimdir. Hasta iletişimi, tarafların içinde bulunduğu duruma, inançlara, değerlere ve kültürel ögelere göre değişkenlik gösteren yapıdadır. Kişinin yargıları, acıyla başa çıkma düzeyi ve kaderci olup olmaması gibi koşullar da iletişimin üzerinde etkili olmaktadır. İletişimin etkililiği, sunucu – hasta ilişkilerinde tedavide istenen sonuçların ve tarafların memnuniyetinin önemli bir bileşenidir. İletişimin eşitler arası olmayışı ve bilgi sahipliğindeki dengesizlik, tarafların birbirlerini daha çok anlamaya yönelik çabalara yoğunlaşmasını gerektirmektedir. Bu anlamda hasta ile iletişimin en önemli unsurunun empati olduğu söylenebilir. 

Kaç tip hasta ve hasta yakını var? Bu hastalara yaklaşımda nelere dikkat edilmesini önerirsiniz?
Aslında her hasta farklıdır ve her hasta kendine özgüdür. Ancak bazı karakteristik özelliklere göre bir genelleme yapılabilir. Bu durumda da daha çok sorun ortaya çıkarması olası hasta tiplerinin kategorize edilmesi, iletişim sırasında bu özelliklerin göz önüne alınması iletişim kazalarının daha az yaşanması sonucunu ortaya çıkarabilir. Bu çerçevede “Hastalarla İletişim” kitabında literatür bağlamında yapılan kişilik çalışmalarının sonuçları çerçevesinde dokuz hasta tipolojisine kitapta yer verdim. Bu artırılabilir. Ancak dediğim gibi iletişim sorunu yaşanması olası bu dokuz tipin tanınması ve bu özelliklerine göre onlara yaklaşım sergilenmesi, hem hizmet sunucusu hem de hasta açısından yararlı olacaktır. Bu hasta tiplerine ilişkin ayrı ayrı yaklaşımlardan söz edilebilir. Ancak burada hepsine ayrı ayrı değinmek yerine zor hastalarla iletişim konusunda genel bir şeyler söylemek yerinde olabilir. 

Sağlık hizmeti sunucularının genel tavrı, iletişimsel anlamda zor olarak nitelenebilecek kişilik yapısındaki hastalarla fazlaca uğraşmamak ve hatta onlardan uzak durmak yönündedir. Genellikle de bu tip hastalar, sağlık hizmeti sunucuları açısından sorunlara yol açmaktadırlar. Onlardan kaçınmak yerine basit bazı taktiklerle onlarla iletişim kurmaya çalışmak, uzun vadede ortaya çıkması olası sorunların önüne geçmeyi sağlayacaktır.

Hasta tiplerine ilişkin olarak en temel öneri, sahip olunan önyargıları bir kenara bırakmak ve bu kişilik tiplerine veya iletişim biçimlerine sahip kişilerin özelliklerinin onların bir parçası olduğunu kabul etmektir. Etkili sonuçlara erişmek için bu kabullenme, bir başlangıç olarak belirlenebilir. Hasta tiplerine göre iletişimde hastanın tek kişi olmadığı da göz ardı edilmemelidir. Zaten hizmet almaya da hasta genellikle birilerinin refakatinde gelmektedir. Örneğin geveze bir hasta ile iletişim kurmaya çalışırken geveze bir hasta yakını ile de başa çıkmak zorunda kalınabilmektedir. Bu noktada bu türden hasta ve yakınlarının nasıl konunun çerçevesi içinde tutacağınızı bildiğinizde en basit kazanım, zamandan tasarruf etmektir. 

Zor hastalarla iletişimde sağlık çalışanlarına öneriniz nedir?
En temel yaklaşım, önyargısız biçimde bu kişilerle iletişim kurmaya çalışmak ve içinde bulundukları duruma göre onları değerlendirmektir. Ancak zor hastalarla iletişimde en önemli aşama; bu hastaları tanımak, doğru kategorize etmek ve onlara uygun iletişim deseninde ilişkiyi yapılandırmaktır. Böylelikle olası iletişim kazaları da engellenebilecektir. Sağlık hizmeti sunucularının unutmaması gereken esas nokta, hastanın kişilik yapısı zor bile olsa doğru iletişim stratejileri ile herkesle etkin iletişim kurulabileceğidir. Daha genel bir ifade ile herkesin anlayabileceği bir iletişim dili vardır. İletişimin “sahne oyunu” gibi olduğu hizmeti sunanlarca unutulmamalıdır. Hizmeti sunan ne denli başarılı iletişim kodlarını aktarırsa zor olarak nitelenen kişilerin buna geribildirimleri de o denli olumlu olacaktır. Elbette sağlık hizmeti sunucuları, emek yoğun bir sektörün çalışanlarıdır ve herkese istediği nispette ilgi göstermekte zorlanabilirler. Onların da özel yaşamlarında sorunları vardır. Ancak sağlık hizmetleri bu noktada diğer sektörlerden ayrılır. Özellikle hastanın giderek hizmet sunumunun merkezine yerleşmeye başlaması, hastayı anlamanın ve ona uygun iletişim deseninin seçilmesinin önemini de giderek artırmaktadır. Sağlık sunucusunun bu düşüncesinde göz ardı etmemesi gereken esas husus, başlangıçta ortaya koyarak ikna etmediği hasta için sonra çok daha fazla çaba sarf etmek zorunda kalacağı olmalıdır. Sağlık sunucuları birkaç küçük ipucu yardımıyla bu hastalarla iletişimi yönetebilirler. 

Doktordan ve tedaviden kaçan hasta nasıl ikna edilir?
Doktora ya da tedaviye uymama bizim ülkemizde en çok rastlanan durumdur. Birçok kişi sadece hekime gitmekle sorunun çözüldüğünü düşünür. Hatta çoğumuz hekimlere bir şeyimiz olmadığını söylesin diye gideriz. Olumsuz bir şey söylediğinde de eğer o hekime tam güvenmiyorsak başka bir hekim aksini söylesin diye ona gideriz. Bu durumda da sağlık hizmeti sunucusunun ve özelde hekimin iletişim becerisi ortaya çıkmaktadır. Hastanın tam anlamıyla ikna edilememesi, aslında sağlık kaynaklarının da etkinsizliğine neden olmaktadır. İkna olmayan hastanın başka diğer hekimlere, sağlık kurumlarına veya alternatif uygulamalara yönelmesi, aşırı kaynak tüketimine de neden olmaktadır. Hastanın ikna edilmesi ve onunla aynı noktaya bakıldığının sağlanması, sadece hastayı korkutarak başarılabilecek bir durum değildir. Onunla iyi iletişim kurmak, onu sadece hasta olarak değil de bir birey olarak, kendi hayatının farkında olması gereken bir uzman olarak görmek iknanın ilk adımı olarak kabul edilebilir. Kendini paternalist bir yaklaşımla üstün olarak konumlandırmak yerine hastanın toplumsal konumu, yaşı, kültürel bağlamı gibi hususları göz önünde bulundurarak iletişim kurmak yararlı olabilir. Bazı hastalar, hekim kendine sert davrandığında talimatlara uyarken diğerleri, söylenilen somut olarak gösterildiğinde ikna olabilmektedir. Yine ikna konusunda hekimlerin soyut ifadelerle durumu açıklamaktan ziyade somuta yönelik yaklaşım sergilemeleri de daha düşük sağlık okuryazarı kişilerin kolay ikna edilmesine yardımcı olabilir. Bu anlamda görsellerin ve operasyon görüntülerinin somut zemine oturtmakta yararlı olacağını ifade etmek isterim. Yine özellikle kronik rahatsızlığı olan kişilerin durumsal bıkkınlıkları, önerileri dinlememek, tedaviden kaçmak ve keyfine göre hekim bulmak arayışını en çok ortaya çıkaran etkenlerin başında gelmektedir. Böyle durumlarda aile bireylerinden yardım almak ve onlara sorumluluk vermek de yararlı olabilir. Örneğin sigara içen ve sağlık açısından ivedilikle bırakması istenen dedenin üzerinde torunu oldukça etkili olabilmektedir.  Torundan aldığınız yardım ile dedeyi daha çabuk ikna etmeniz yüksek olasılıktır. 
 

Hastalar, sağlık profesyoneli ile doğru iletişimde nelere dikkat etmeli?
Buraya kadar hep sağlık sunucularının sorumluluğunda bir iletişim biçiminden söz ettik. Ancak iletişim iki yönlü bir süreçtir ve bunun hasta tarafı da sorumluluk almalıdır. Hasta ya da yakınları sorumluluk almadan doğru sonuca erişmek olanaklı değildir. Hasta ile hekimin etkileşiminde tarafların tatminini etkileyen beklenti düzeyi, iletişimin kalitesini etkileme potansiyeline sahiptir. Öncelikle hekimler sihirli değneğe sahip kişiler değillerdir ve onlardan şapkadan tavşan çıkarmalarını beklememek gerekir. Hasta anlattığı şeylerden hekimin hemen durumu anlamasını ve sorunu anında halletmesini bekliyorsa bu gerçekçi bir beklenti olmayacaktır. Aynı şekilde hekimin durumu tam anlamıyla algılayıp durumdan en az hasta kadar mustarip olmasını beklemek de gerçekçi değildir. Ama her koşulda hastanın yapması gereken en önemli şey, sorunu tam, açık ve doğru biçimde hekime ya da hizmetin diğer sunucularına aktarmasıdır. Olabildiğince sade ve amaç odaklı sorunun aktarılması, taraflara hem zaman kazandıracak hem de sorunun ortadan kaldırılmasını sağlayacaktır. Hizmeti sunana durumun aktarımı sırasında utanma, sıkılma, çekinme gibi motivasyonlarla bastırılması da tedaviyi olumsuz etkileyebilmektedir. Hekimle iletişimde bu duyguları bir kenara bırakmak iletişimi olumlu yönde etkileyecektir. Hastalar özellikle bedelini ceplerinden ödediklerinde hizmeti sunanın tüm zamanını satın aldıklarını düşünürler. Onun çalışma alanını da bu nedenle uzun uzun işgal etmekte bir sorun görmezler; hatta bunu hakları gibi düşünürler. Onların bu bakış açısı, hizmet sunucularına karşı olumsuz tutumları ortaya çıkarabildiği gibi; tedavi etkinliğinin de azalması sonucunu ortaya çıkarabilmektedir. Hastanın kendi yaşadığı deneyimin uzmanı olarak hekimle ortaklık kurmaya yönelik çaba göstermesi ve önyargılarını bir tarafa bırakması tedavi sonuçlarını olumlu etkileyeceğinin bilincinde olması gerekir. Elbette hasta hakları vardır. Ancak hastalar hakları kadar sorumluluklarının da bilincinde olmalıdırlar. Üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeden sadece hizmeti sunanı suçlamak, en basit haliyle haksızlıktır.  

Kriz anında neler yapılmalıdır?
Sağlık hizmetleri, doğası gereği pek çok riski bünyesinde taşımaktadır. Yapılan küçük bir girişim bile kişinin yaşamını ve yaşam kalitesini etkileyebilmektedir. Hizmeti sunan, alanında ne kadar uzmanlaşmış olursa olsun; diğer etkenlerden doğan bazı sonuçların engellenebilmesi neredeyse imkansızdır. Hatta zaman zaman yapılan işte aşırı uzman olunduğunun hissedilmesi de beklenmeyen bir durumu ortaya çıkarabilmektedir. Beklenmeyen gelişmeler, sağlık hizmetini sunanın veya sağlık kurumunun ve hatta sağlık sisteminin kriz ortamına sürüklenmesi sonucunu ortaya çıkarabilir. Kriz doğası gereği, zarar, ziyan, hasar ve kayıp ile sonuçlanan durumları yaratır. Krizin doğru yönetilebilmesi ile de bunların etkisi azaltılabilir. Hatta moda ifadeyle kriz fırsata dönüştürülebilir. Sağlık hizmeti sunumunda krize yanıt en önemli aşama olarak görülmektedir. Kriz başlangıç aşamasında doğru kontrol edilebilir ve hazırlıklı olunabilirse etkileri daha az olmaktadır. Kurumların ya da kişilerin kriz durumlarında en sık başvurdukları yöntem, duyarsız kalmak, sorumluluğu inkar etmek ya da bir başkasını suçlu ilan etmek biçimindedir. Kriz durumları bunların aksine açıklığa ve doğru iletişime en çok ihtiyacın olduğu dönemlerdir. Yine krizin ortaya çıkmasına yönelik tüm çabalara rağmen; sağlık alanı, krizin engellenmesi en zor olduğu sektördür. Bu noktada genellikle krizi onarıcı adımlar öne çıkmaktadır. Eğer kriz sağlık kuruluşunu etkileyecek nitelikteyse bu durumda ilk adım, tek bir sesin dışarıya yansıtılması ya da her kafadan bir ses çıkmamasının önlenmesi olmalıdır. Krizin odağındaki bir kişi ise bu durumda da profesyonel bir iletişim yöneticisi ile çalışmak yararlı olabilir. Ancak hem kişi hem de kurum için kriz durumunda hızın ve gerçekçiliğin önemli olduğu unutulmamalıdır. Medyanın kriz yönetiminde en stratejik araç olduğu bilinmeli, onlara doğru bilgi tek kaynaktan hızlı biçimde aktarılmalıdır. Bu arada sağlık hizmetlerinde bazı krize neden olma olasılığı önceden belirli olan olaylar için beklenti yönetiminden de kısaca söz etmek yararlı olur kanaatindeyim. Bazı sağlık girişimlerinde hizmeti sunanlar hastaya pozitif olmak adına bazı önerileri iyimser biçimde aktarma eğilimi göstermektedirler. Böyle durumlarda hastanın sonuç beklentisi düzeyi yükselmekte ve olası küçük aksilikler bile kriz sonucunu doğurmaktadır.  Böyle durumlarda da açık biçimde bilgi vermek, beklenti düzeyinin yükselmemesine neden olacaktır. Bu noktada açık olmak ile acımasız olmak arasındaki çizgiye de dikkat etmek gerekir. 
 
Mutlaka herkesin okuması gereken kitap, dinlemesini önereceğiniz müzik ve izlenmeli dediğiniz film sizce hangisi?
Yoğun çalışma tempom sırasında okuma fırsatı bulamadım. Ancak ilk fırsatta okuyacaklarım listesinin başına yazdığım “Kokuyla Keşfet” kitabından bahsetmek isterim. Aslında koku ve algı üzerine de biraz ilgim var. Kokunun beyinde oluşturduğu çağrışımlar konusunda kısmen bilgi sahibiyim. Bu yüzden de kitabınızı gerçekten merak ediyorum ve ilk fırsatta okumak için zaman yaratacağımdan emin olabilirsiniz. Tavsiye edeceğim kitaba gelince; bazı kitaplar vardır ki hiç eskimez ve okunmaması eksikliktir. Doğan Cüceloğlu’nun “Yeniden İnsan İnsana” kitabı da bunlardan biri diye düşünüyorum. İletişimi anlamak ve farkında olarak iletişim kurmak için iyi bir öneri diyebilirim. Zaten en son 49. Baskısını yaptığını öğrendim. Bence iletişim konusunda kaygıları olan herkes okumalı. Filme gelince biraz da alanımla ilgili olan bir filmi önerebilirim. 2007 Amerikan yapımı bir belgesel olan “Hasta – Sicko (Orijinal adı)” filmi bana ilginç geldi. Son dönemde izlediğim ve beğendiğim filmlerden biri de “Mandıra Filozofu”ydu. Özellikle “şunun şurasında kaç gününüz kaldı?” sorusunun her sağlık çalışanı tarafından kendine sorulması gerektiğini düşünüyorum.

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Sağlık haberciliği bizde henüz yeni gelişmeye başlayan bir kavram olsa da giderek önemini artırmaya başladı. Aslında bu denli önemsenmesinde biraz da özel sağlık kuruluşlarının sayısının artmış olmasının etkisinin olduğunu düşünüyorum. Özel kuruluşların bu katkısını etik bulmasam da alanın gelişmesi üzerinde olumlu etkisi nedeniyle önemsiyorum. Henüz çerçevesi tam olarak çizilmemiş olsa da özellikle internetin giderek yaygınlaşması konuya daha fazla önem verilmesini ve düzenleme yapılmasını gerektirmektedir. İnsanların sağlık konusunda ilk kaynak olarak internete başvurdukları düşünüldüğünde sağlık haberlerine ve sağlık içeriklerinin sunumuna yönelik bazı ilkelerin artık tanımlanması gerektiği açıktır. İzleyenlerin denetimsiz olarak iletilere maruz kalmalarının sağlık sonuçları üzerinde olumsuz etkilere neden olacağından sağlık haberciliğinde de eğitim ve sertifikasyonun olması zorunlu gibi görünüyor. Böyle olduğunda sağlık habercileri de sağlığın geliştirilmesine olumlu katkı verebilirler kanaatindeyim. Sağlık haberleri konusuna gelince diğer tüm alanlarda olduğu gibi en önemli unsurun doğru habercilik ve kamunun aydınlatılması amacını taşıması gerektiğini düşünüyorum. Kendine özgü nitelik olarak da sağlık haberlerinin sağlığın korunması, hastalıkların önlenmesi ve nihayet sağlığın geliştirilmesine katkı yapmalıdır kanaatindeyim.

Sağlıklı iletişimin olmazsa olmazı size göre nedir?En başta sağlık iletişimi sadece kişilerarası iletişim boyutuna sıkıştırılamayacak kadar geniş bir alanı kapsamaktadır. Yani sadece hekim – hasta iletişimi boyutu ile konuyu ele almak sağlık iletişimini çok dar bir bakış açısı ile değerlendirmek anlamına gelmektedir. Oysa sağlık iletişimi çok boyutlu bir kavramdır. Genel anlamda sağlık iletişiminde iletinin anlaşılır ve açık olması, doğru bilgiyi içermesi ve hedef kitle bağlamında kodlamanın yapılması önemli hususlar olarak sıralanabilir. Ancak ben burada hizmet sunan – hasta iletişimi konusunda en önemli husus nedir? Sorusuna cevap vereyim. Bana göre hasta ile iletişiminin en önemli unsuru “insanı sevmek”tir. İnsanı sevmeden, çaresiz gözlerden rahatsız olmadan bu işin başarılı biçimde yapılmasının imkansız olduğunu düşünüyorum. Hastaya ya da yakınına yardımcı olunduğunda veya doğru iletişim kurulduğunda onların gözlerindeki mutluluğun tarifsiz olduğunu anlamadan bu hizmetin etkili sunumu olanaksızdır. Sadece para, sadece statü ya da sadece bireysel yarar için tatmin edici sağlık hizmeti sunulamaz. Dolayısıyla insanı sevmeden de sağlıklı iletişimden söz edilemez.  

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
1976 yılında Konya/Beyşehir’de doğdu. Kamu Yönetimi alanında Lisans ve Yüksek Lisans eğitiminden sonra Halkla İlişkiler ve Tanıtım alanında Doktora derecesini aldı. Doktora çalışmasında televizyonda yayınlanan sağlık programlarını ve izleyicilerini araştırdı. “Sağlık İletişimi”, “Hastalarla İletişim” ve “İmaj Yönetimi” adlı kitapları da bulunan Bulduklu, alternatif tıbbi uygulamalar ve iletişim, kitle iletişim araçlarındaki sağlık programları, sağlıkta kriz yönetimi, sağlıkta iletişim yönetimi ve sağlık hizmeti sunumunda iletişimin rolüne ilişkin konularda çalışmalar yaptı ve yapmaktadır. Halen Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.


23 Mayıs 2015 Cumartesi

SAĞLIĞIMIZ GÜVENLİ ELLERE EMANET EDİLMELİ


Türkiye’de ilk defa, sağlık haberciliği alanında çalışan iletişim fakültesi akademisyenleri, sağlık muhabirleri ve bürokratlarla bu alanda yaşanan sorunlar ve çözüm önerilerinin değerlendirildiği kitap “Sağlık Haberlerine Farklı Bakış” adıyla yayınlandı.

Türkiye’de ilk defa, sağlık haberciliği alanında çalışan iletişim fakültesi akademisyenleri, sağlık muhabirleri ve bürokratlarla bu alanda yaşanan sorunlar ve çözüm önerilerinin değerlendirildiği kitap “Sağlık Haberlerine Farklı Bakış” adıyla yayınlandı. " Kitapta 49 bürokrat, akademisyen ve gazeteci bir araya geldi, Sağlık Editörü ve Biyolog Esra Öz yazdı. Öz, dört yılı aşkın bir süredir, üzerinde çalıştığı “Sağlık Haberciliğine Yön Verenler” yazı dizisi ile Türkiye’de ilk defa bu alanda çalışan iletişim fakültesi akademisyenleri, sağlık muhabirleri ve bürokratlarla sorunları ve çözüm önerilerini içeren röportajlar yaptı. Bu çalışmayı, sağlık iletişimi ve sağlık haberciliğinin geliştirilerek, sağlık okuryazarlığı ve medyanın bilinçlendirilmesi için hazırlayan Öz, hayatımızın temel taşı olan sağlığın medyadaki yerini belirlemek için yaptığı bu çalışma ile temellerinin atılacağı sağlık haberciliğinin uzmanlaşmasında bir katkı sağlamayı hedefliyor.
 
Sağlık Haberciliğinde Uzmanlık Neden Gerekli?
“Sağlık haberciliği, gazetecilik mesleğine adım atar atmaz, haber yazmayı öğrenirken yapılacak bir iş değildir” diyen Öz, sağlık haberlerinin emin ellerde olması gerektiğini vurguluyor. 

Haberler, alanında uzman sağlık habercileri tarafından yapılmıyorsa “İnsan hayatı bu kadar ucuz mu?”  sorusunun akla geldiğini belirten Öz, “Uzmanlaşma için gazetecilerin hakkını savunmak ve onların arkasında durulması gerekiyor. Akademik camianın çalışmaları eşliğinde sağlık habercilerinin tecrübelerini paylaşarak bir araya gelmesi ile güzel işlere imza atılacağına inanıyorum.  Doğru, etik ve güvenilir sağlık haberleri, sağlıklı bir yaşam için olmazsa olmazdır. Sağlık Bakanı ve Meclis Sağlık Komisyon Başkanı da bu çalışmaya destek vererek bu alanda yapılacak çalışmaların öneminin üzerinde duruyorlar” dedi.
 
 
 
Sağlık Haberciliği Bir Uzmanlık Alanı Olarak Kabul Edilmeli!
Sağlık haberciliğinin uzmanlık alanı olması adına çabaları sonucu ortaya çıkan bu kitabın, ilk çalışmalarına yaklaşık 4 yıl önce başlayan Öz, şunları söyledi: “Sağlık haberciliği ve iletişimi üzerine çalışan hocalarımıza ulaşarak, bu alana emek vermiş meslektaşlarımla görüştüm. Bu kitap, sağlık haberciliğinde bir dönemin bakış açısını ortaya koymaktadır. Gazeteciler haber yaparken nelere dikkat ediyor, akademisyenler bu alanda yapılan çalışmaları nasıl değerlendiriyor, bilinçli bir adım atılması için öncülük edecek görüşler yer alıyor.”
 
 
Her Bilimsel Çalışmanın Haber Olmamalı
Sağlık haberciliğinde önemli olan noktanın bilimsel çalışmaların ışığında sade bir dille doğru bilgileri aktarmak olduğunu belirten Öz, “İşte bu noktada zamanla öğrenilen gerçeklerden birisi, her bilimsel çalışmanın haber olamayacağı, olmaması gerektiğidir. Bu ve bunun gibi birçok bilgi gazeteciler tarafından yaşanarak öğreniliyor. Bunların başta kuralı olsa ne güzel olur değil mi? Bu işi yapmak isteyen muhabire “Bunlara dikkat et.” demek, yol haritası sunarak, daha da kaliteli haberlere imza atmayı sağlamak mümkün” dedi.
 
Medya Kuruluşlarında Uzman Sağlık Muhabirlerine Yer Açılmalı Sağlık haberciliğinin kuralları oluşturulduğunda sağlık alanında çok fazla yanlış haber ile karşılaşılmayacağını kaydeden Öz, “Üzücü bir nokta da insanlar her haberi doğru olarak algılıyor. Mesela, doğal olana sevgi ve inanç insanları hata yapmaya daha fazla yaklaştırıyor. Her gün okuduğumuz sağlık haberlerindeki yanlışları gördükçe bu alandaki uzmanlaşmanın ne derece elzem olduğunu daha iyi anlıyorum.  Sağlık okuryazarlığının gelişmesi ve insanların bilinçlenmesi için öncelikle medya kuruluşlarında uzman sağlık muhabirlerine yer açılmalı ve sağlık muhabirlerine, ajans muhabirlerine, çeviri yapan ve istihbaratta yer alan gazetecilere de eğitim verilmeli. Çeviri haberlerinin yanlışlarla dolu aktarılması ve ajans muhabirlerinin yaptığı bazı haberler insanları boşuna umutlandırarak, büyük hayal kırıklığı yaşatması engellenebilir. Ayrıca gazetecilik gün geçtikçe kan kaybediyor ve güven sorunu yaşanıyor. Sağlık haberciliğinde ise bu çok daha fazla hissediliyor” diye konuştu.
 
 
Esra Öz Kimdir?
5 yıl süre ile Yazı İşleri Müdürü olarak çalıştığı Sağlık Dergisi’nde yeniliklere açık, araştırmalarına devam etti. Daha önce yapılmamışı yapmak istediği için hayata gözlemleyerek bakıyor.  Hazırladığı “Tıbbın Duayenleri”, “Hayatı Keşfeden Biyologlar”, “Dünya’da Türk Hekimleri ve Başarı öyküleri” ve Nörobilim ile ilgili röportaj ve haber serileri sağlık camiası tarafından büyük ilgiyle takip ediliyor.  2012 yılında Sağlık Bakanlığı Sosyal Medya hesaplarının kurulumu ve yönetiminde danışmanlık yaptı.   2013 yılında Med-Index sitesinin kurucusu ve Yayın Yönetmeni olarak çalıştı. 2014 yılı Nisan ayında Technical Assistance For Alignment İn Organ Donation Project (Organ Bağışında Uyum için Teknik Yardım Projesi) Senior Communication Expert (Kıdemli İletişim Uzmanı) olarak  organ bağışı haberlerinin işlenmesi üzerine medya çalıştayları düzenliyor. Aynı zamanda 2014 Ekim ayından itibaren Sağlık ve İnsan Dergisi Yayın Editörü olarak çalışmalarını sürdürüyor. Şubat 2015 tarihinden itibaren TRT Kent Radyo Ankara'da Sağlık Gündemi programını hazırlayıp sunuyor.
 Sağlık Bakanlığı ve Avrupa Birliği tarafından düzenlenen "Organ Bağışında Uyum için Teknik Yardım Projesi" kapsamında "AB Organ Bağışı 2. Medya Çalıştayı"nı organize etti ve toplantıda medyanın rolü ele alındı.
 
 "AB Organ Bağışında Uyum için Teknik Yardım Projesi" kapsamında "Ulan İstanbul", "Arka Sokaklar", "Kaçak", "Hayat Yolunda" ve "Kocamın Ailesi" setlerinde Türkiye'deki organ bağışı ve nakillere ilişkin bilgi verilmesini organize etti.
 
"AB Organ Bağışı 3. Medya Çalıştayı"nı düzenleyerek Sağlık Bakanlığı ve AB yetkililerinin, organ bağışında farkındalığın artırılabilmesi için medya temsilcilerini ziyaret edilmesini organize etti. Show TV, CNN Türk, KANAL D, Star TV, NTV, Fox TV, TGRT Haber, Kanal 24 , Hürriyet Gazetesi, Star Gazetesi, Akşam Gazetesi ve Türkiye Gazetesi'nin yöneticileri ile görüşüldü.
 
Türkiye'de ilk defa “Kokuyla Keşfet” adıyla koku kitabı yayınladı. Kitapta, koku almanın bilimsel yönlerini eğlenceli bir dille işlerken, kokunun cinselliğe ve insan ilişkilerine etkisi, hastalıklar, parfümün gizemli dünyasını ve kokuyla ilgili daha birçok konuyu ele aldı.
 
Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu öncülüğünde Dr. Dyt. Alev Keser ve Yrd. Doç. Dr. Filiz Yıldırım editörlüğünde Ankara Üniversitesi Yayınlarından çıkan "Sağlık Okuryazarlığı" kitabında  "Sağlık Habercisi Gözünden Sağlık Okuryazarlığı" bölümünü yazdı.

22 Mayıs 2015 Cuma

ÇOCUĞUNUZ ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ MÜ YAŞIYOR?

Öğrenme Güçlüğü yaşayan çocukların aileleri nasıl bir yol izlemeli? Bu alanda çalışan Özel Eğitim Uzmanı Didem Doğan Ökek, soruları yanıtladı.

Çocuğunuz okulda uyum sorunu yaşıyor. Öğrenme ve sosyal becerilerinde fark ettiğiniz bazı durumları görüyorsunuz. Peki, bu durumda ne yapmalısınız? Öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklara yönelik özel eğitimler veriliyor. Bu konuda Özel Eğitim Uzmanı Didem Doğan Ökek, Öğrenme Güçlüğünü ve yapılması gerekenleri sorduk.

Öğrenme Güçlüğü nedir? Nasıl tanımlanır?
Öğrenme Güçlüğü bireyin zekâ seviyesi ve sahip olduğu beceriler arasında tutarsızlık olmasını ifade eder. Özel öğrenme güçlüğü tanısından söz edebilmemiz için çocuğun zekâsının normal ve normalüstü değerlerde olması şarttır. Bunu özellikle üstüne basarak belirttim çünkü aileler bu konuda çok hassas. Kısaca öğrenme güçlüğü, çocuğun anlama, dinleme, konuşma, okuma, yazma, matematik, motor ve sosyal becerilerden birinde ya da birkaçında yaşadığı öğrenme zorluklarını ifade eder.

Öğrenme Güçlüğünün görülme sıklığı nedir?
Toplum içinde oranı yüzde 5-7’ye denk geliyor. Adını son zamanlarda daha çok duymamızın nedeni tanının ülkemizde son zamanlarda kullanılıyor olması. Farkındalık arttıkça okullar bu konuda daha çok yönlendirme yapıyor, ailelerin farkındalığı arttıkça çözüm arayışına giriyorlar. Eskidende bu sorun yaygındı ama farklı tanılar konabiliyordu ya da sorun görmezden gelinebiliyordu. Ne mutlu ki şimdi okullar bu konuda daha titiz çalışıyorlar ve çocuklar gerekli desteği alabiliyorlar. Temennim okul öncesi döneminde tespitlerin yapılması. Okul öncesinde de belirtiler olmasına rağmen müracaatlar ilkokul dönemini buluyor. Okul öncesi öğretmenlerinin bu konuda farkındalıklarının artırılması için çalışmalar yapılması gerekiyor. Özellikle sözel olmayan öğrenme problemleri çok erken yaşlarda fark edilebilir.

Sözel olmayan öğrenme güçlükleri nelerdir?
Öğrenme güçlüklerinin alt tiplerinden biridir. Öğrenme güçlükleri disleksi, disgrafi, diskalkuli ve sözel olmayan öğrenme güçlüğü olarak 4 alt kategoride adlandırılır. Disleksi okuma becerilerinde yaşanan sorunları, disgrafi yazma becerilerinde yaşanan sorunları, diskalkuli matematik becerilerinde yaşanan sorunları, sözel olmayan öğrenme problemleri ise sosyal öğrenmelerde yaşanan sorunları tanımlar.

Ben sözel olmayan öğrenme güçlüklerini çok önemsiyorum. Toplumumuzda öğrenme deyince sadece okuma, yazma ve matematik gibi akademik süreçler akla geliyor. Oysa öğrenme doğumdan itibaren başlıyor çocukların oyun içindeki sosyal hayat içindeki duruşları bize pek çok ipucu veriyor.

Sözel olmayan öğrenme problemleri sosyal-motor becerileri kapsıyor. Öz bakım becerileri, oyunu algılama, katılma, akıcılık, sıralama, motor becerilerinde gecikme, kurallara-gruba uyum vb. becerilerde kendini gösteriyor.


Öğrenme güçlüğü belirtileri nelerdir?
Öğrenme güçlüğü belirtilerini okul öncesi ve okul dönemi olarak ayrıca belirtmek isterim. Ben bir uzman olarak erken tanıya çok önem veriyorum. Keşke ülkemizde okul öncesi eğitim kurumları için bir değerlendirme ölçeği geliştirilmeli. Çünkü; bu durum erken dönemde fark edildiğinde çok başarılı sonuçlar alıyoruz. Okul öncesi belirtileri öncelikle geç konuşma, kavramsal karıştırmalar, kurallara uyma zorlukları, geç algılama vb. Okul döneminde ise daha çok akademik belirtiler okuyamama ya da yanlış okumalar, heceleme, okuduğunu anlama zorlukları, matematikte işlem ve problem hataları, takvim becerileri, arkadaşlık ilişkileri gibi alanlarda kendini gösterebiliyor.

Öğrenme güçlüğü tedavisi nedir?
Ben bir eğitimci olduğum için tedavi kelimesi bana çok uygun gelmiyor ama yerine kullanabileceğimiz bir kelime bulmakta zorlanıyorum açıkçası. Öğrenme güçlüğünü bir hastalık değil gelişimsel bir sorun olarak algılıyorum. Uygun eğitim desteğiyle, algısal yetenekleri geliştirerek öğrenmeyi kolaylaştırabiliyoruz.

Öğrenme güçlüğünün tedavisi eğitimdir diyebilir miyiz?
Evet diyebiliriz. Öğrenme güçlüğü için bir ilaç yok ancak beraberinde eşlik eden bir dikkat sorunu varsa dikkate yönelik ilaçlar veriliyor. O zaman eğitim-ilaç birlikte yürütülüyor.
Öğrenme güçlüğünü açıklayan farklı yaklaşımlar var. Hangi yaklaşımı benimsediğiniz, uyguladığınız eğitim programlarını etkiliyor. Ben öğrenme güçlüğünün nörolojik bir problem olduğunu kabul ediyorum bu yüzden çocukların algılama becerilerinin gelişimine çok önem veriyorum ancak bunların becerilere genellemesinin kendiliğinden olmasını beklemiyorum. İşlevsel hazırladığımız programlarda değerlendirme sonuçlarına göre çocukların güçlü ve zayıf yönlerini belirliyoruz. Desteklemek için beceri ve yetenek öğretimini bir arada uyguluyoruz. Ben çocukların severek yapmadıkları hiçbir şeyi öğrenemeyeceklerini düşünüyorum. Son yıllarda çok popüler olan pozitif pedagoji içinde geçen kafa-kalp-beden yaklaşımı çalışmalarımızı çok iyi açıklıyor. Çocuklara düşünmeyi, severek ve hareket ederek öğretiyoruz. Hızlı başarı deneyimleri kazandırarak özgüvenlerini desteklemeye önem veriyoruz.


Öğrenme güçlüğü gösteren çocukların ailelerine neler önerirsiniz?
Çocuk yetiştirmek çok ciddi bir sorumluluk, sadece öğrenme güçlüğü gösteren çocuğu olan aileler için değil, her aile çocuk yetiştirirken iyi gözlemci olmak zorunda. Çocuğunun güçlü-zayıf yönlerini tespit etmek, gerekli desteği vermek, gerekiyorsa bir uzmandan yardım almak her ebeveynin görevidir.

Öncelikle çocuğu sürekli takip eden iyi bir psikiyatra müracaat edilmelidir. Genel tıbbi değerlendirmeler yapıldıktan sonra iş, biz özel eğitimcilere düşüyor iyi bir eğitsel değerlendirme ailenin çocuğunu iyi tanımasına yardımcı olacaktır.

Aileler çocuklarını ve sorunu iyi tanımalıdır. Onlardan istediğimiz en önemli şey koşulsuz sevgidir. Sorunun farkında olup çocuktan neyi bekleyeceğimizi bilmek, uygun desteği zamanında ve yeteri kadar vermek, çocuğun genel gelişimine katkıda bulunabilmek için gerekli desteği sağlamak önemlidir.

Sorunu kabul etme ve bir uzmanla çalışmaya başlama ailenin atacağı en önemli adımdır. Sonrasında uzmanla işbirliği içinde çalışma, çocuğun sosyal kimlik kazanabilmesi için gerekli desteği sağlama, doğru zamanda doğru yardımı verme gibi pek çok sorumluluk aileleri beklemektedir.

Bu konuda öğretmenlerin yapabileceği neler olabilir?
Öncelikle okulların hizmet içi eğitim seminerleri ile bu konuda öğretmen gelişimine katkı sağlaması gerekiyor. Alanda çalışmalar çok yeni olduğu için öğretmenlerimizin bilgisi ve yapabilecekleri yetersiz kalıyor. Doğru yönlendirme yapmak, özellikle öğrenme güçlüğü gösteren öğrencinin sınıfa uyumunu sağlayabilmek, sosyal kabulünü artırabilmek için çalışmalar düzenlemek, uzman varsa işbirlikçi çalışmak, gözlemlerini uzmanlar ve aile ile paylaşmak, öğrenmeyi kolaylaştırabilmek için ek destek sunma yapabileceklerinden bazıları olabilir.
 

12 Mayıs 2015 Salı

İLK TÜRK HEMŞİRE SAFİYE HÜSEYİN ELBİ

12-18 Mayıs  Hemsireler Haftası nedeniyle Hemşire Melek Çelik ile ilk Türk hemşire Safiye Hüseyin Elbi hakkında bilinmeyenleri konuştuk.

Besim Ömer Akalın’ın kurduğu Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin İstanbullu kadınlar için açtığı hemşirelik kursunun ilk mezunlarındandı. Çanakkale savaşı çıktığında cephe gerisinde hemşire olmak için gönüllü olur ve Reşit Paşa hastane gemisi ile savaşa gider. Gitmeden önce kendisini vazgeçirmeye çalışanlara “Her sardığım, iyileştirdiğim yara benim için küçük madalya olacak” diyen Safiye Hüseyin yüzlerce madalya ve iyileştirdiği gencecik delikanlıların şükranları ile savaştan sonra İstanbul’a döner ve Türkiye’de hemşirelik mesleğinin yayılması ve tanınması için çalışır.

Hemşire Melek Çelik, Safiye Hüseyin Elbi ile ilgili şunları söyledi: “Safiye Hüseyin Elbi, bu isim size hiçbir şey ifade etmiyor olabilir. Kurtuluş Savaşı döneminde Doktor Besim Ömer Paşa’nın yanında kısa bir dönem eğitimden geçip hemşire olmaya hak kazanan ilk Türk hemşirelerimizden biri öyle bir kadın ki gözünü kırpmadan Çanakkale Savaşı’nın en hareketli döneminde cephe de yaralılarımıza yardım etmiş bir hemşire. Birçok ölüm tehlikesi atlatmasına rağmen Balkan Harbinde ve Çanakkale Savaşında cesurca çalışmıştır.
Savaş bittikten sonra kendisini hemşireliğe adamıştır. Birçok hemşirelik okulunun kurulmasında öncülük yapmış, birçok hemşire yetiştirmiştir. Birçok nişanı bulunan Hüseyin Elbi, bu dönemde kadınların medarı iftiharı olmuştur. Çok sevdiği değer verdiği umutlarını bağladığı hemşirelerin kucağında hayata gözlerini yumdu.”
 
Safiye Hüseyin Elbinin Ağzından Anısı
“Herkes son anlarında hep “anne” diye sayıkladı. İster İngiliz, ister Fransız, isterse Alman, Türk olsun hepsi “anne” diye can verdiler, der… O arada bir İngiliz gencinden bahseder. O İngiliz genci gözlerini kaybetmiştir. Aldığı yaralar sebebiyle de çok yaşamayacağı bellidir. Safiye Hüseyin onu teselli eder: Dayanması gerektiğini, nişanlısına er ya da geç kavuşacağını söyler. Yalnızca bu İngiliz erinin nişanlısının ismini sayıklayarak can verdiğini belirtir.
 
Bir gün yaralanan Bekir Çavuşu vapura getirirler. Bekir Çavuşun ayağı kesilir. Daha sonra Alman hemşirelerden birisi Safiye Hüseyin’in yanına gelir. Telaş içinde şöyle der:
         -Hani ayağını kestiğimiz yaralı yok mu?
         -Bekir Çavuş mu?
         -Evet.
         -Ne oldu peki?
         -Kendisine bir hal oldu hemşire. Tek bacağı ile odanın içinde dolaşmak istiyor.
         Bundan sonrasını Safiye Hüseyin şöyle anlatıyor:
         “Hemen koştum. Bekir Çavuş yarasından kanlar aka aka ayağa kalkmıştı. Bileğinden tuttum. Müthiş bir ateşi vardı.
          -Aman Bekir Çavuş! Ne yapıyorsun bu hal ile ayağa kalkılır mı? dedim.
          Bekir Çavuş ise kendini kaybetmiş bir halde idi:
          -Elbette kalkılır! dedi. Sen ne diyorsun! Emir geldi. Emri yerine getirmek lazım! Tabi kalkacağım!
 
Sabaha karşı Bekir Çavuş kollarımızın arasında dünyaya gözlerini büsbütün kapadı. Bu adamcağız, son dakikasına kadar kumandanının emrini kendine verilen vatan vazifesini yapmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Son dakikasında bile ne annesini ne de sevdiğini düşünüyordu. Kansız dudaklarından çıkan son cümleler: “Emrini yapamadım.” oldu. Fakat ben şuna kani idim ki, Bekir Çavuş vazifesini en güzel şekilde yapmış idi.

9 Mayıs 2015 Cumartesi

TBV'DEN SAĞLIK VE İNSAN DERGİSİ’NE ÖDÜL


Türk Böbrek Vakfı Medya ödülleri, İstanbul'da sahiplerini buldu. Sağlık ve İnsan Dergisi Yayın Editörü Esra Öz'e , Yazılı Basın Dergi Röportaj dalında ödül verildi.

"Türk Böbrek Vakfı 2. Medya Ödülleri" töreni,  Zorlu Center PSM'de gerçekleştirildi.  Türk Böbrek Vakfı, sağlık alanında toplumun bilinçlendirilmesine yönelik haberler yapan gazetecileri onurlandırdı.

Gecede sağlık alanında yaptıkları haberlerle ses getiren gazetecilere 11 dalda ödül verildi.
Törene, Türk Böbrek Vakfı kurucusu ve Başkanı Timur Erk, vakıf yönetimi, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın eşi Semra Özal, şarkıcı Burak Kut'un da aralarında bulunduğu davetliler katıldı.

Timur Erk, törende, vakfın 30. kuruluş yıl dönümü olduğunu hatırlatarak, şunları söyledi: "Eğer ortalama 18 gram olan tuz tüketimi, 3 gram azalarak 15 grama düşmüşse ve tetiklediği hastalıkların tedavisinin azalması nedeniyle bu şekilde yaklaşık 1,5 milyar dolar tasarruf sağlanmışsa, 10 binlerce çocuğa dokunup böbrek sağlıklarını korumak için sağlıklı beslenmeyle ilgili seminerler vermişsek, Türkiye'nin her tarafında yayımlanan kamu spotlarıyla halkı bilinçlendirmeyi kendimize misyon edinmişsek, günde 150 gram olan şeker tüketiminde azalma varsa, şeker pancarından elde edilmiş şekerin tüketilmesini sağlamışsak, Türk Böbrek Vakfı'nın bunlarda ciddi emeği vardır."

Erk, 30 yıldır hiçbir gazetede ve görsel yayında vakıf aleyhinde yazı çıkmadığını vurgulayarak, ödül alan gazetecilere de "Bugün sizlere vefa duygusu içinde ödül vermeye ikinci kez geldik. Hepinizi içtenlikle kutluyorum" şeklinde seslendi.

İşte Ödül Alan İsimler
Törende daha sonra TBV Mütevelli Heyet Üyesi Dr. Osman Akalın başkanlığında, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Genel Sekreteri Sibel Güneş, televizyoncu Lütfiye Pekcan, TBV İstanbul Memorial Hizmet Hastanesi Direktörü Dr. Tarkan Dizdar, Memorial Şişli Hastanesi Organ Nakli Merkezi Başkanı Prof. Dr. Münci Kalayoğlu, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi, Üroloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İsmet Nane, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi, Üroloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Akıncı'nın yer aldığı jüri tarafından ödüle layık görülen isimlere ödülleri sunuldu.

"Yazılı Basın Dergi Röportaj Dalı"nda Sağlık ve İnsan dergisinden Esra Öz, "İnternet Röportaj Dalı"nda ntv.com.tr'den Tülay Karabağ, Yazılı Basın Haber Araştırma Dalı"nda Cumhuriyet gazetesinden Sibel Bahçetepe, "Yazılı Basın Haber Araştırma Dalı"nda mansiyon ödülünü Vatan gazetesinden İlker Akgüngör, "Yazılı Basın Yazı Dizisi-Konu Dalı"nda Türkiye gazetesinden Ziyneti Kocabıyık, "Yazılı Basın Vaka-İnceleme Dalı'nda" Hürriyet gazetesinden Mesude Erşan, "Televizyon-Haber Araştırma Dalı"nda TRT'den Fatma Demir Turgut, "Televizyon-Haber Araştırma Dalı"nda mansiyon ödülünü Habertürk'ten Arzu Çetik Tezeren, "Televizyon-Vaka-İnceleme Dalı"nda ATV'den Işıl Açıkel ve "İnternet Haber Araştırma Dalı"nda Hurriyet.com.tr'den Buse Özel ödül kazandı.

TBV Yönetim Kurulu tarafından "toplumda sağlık bilincinin gelişmesine yönelik" yaptıkları haberleri dolayısıyla Anadolu Ajansı'ndan Andaç Hongur'a, İhlas Haber Ajansı'ndan Ömer Kılıç'a, Doğan Haber Ajansı'ndan Uğur Demirkırdı'ya ve Cihan Haber Ajansı'ndan Orhan Fırat'a özel ödül verildi.
 
Ayrıca bu yıl ilk kez verilen TBV Timur Erk Özel Ödülü, sağlık konularına duyarlılığı nedeniyle televizyoncu ve yazar Özge Uzun’a sunuldu. Özge Uzun ödülünü, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın eşi Semra Özal'dan aldı
 

2 Mayıs 2015 Cumartesi

HASTALARIN KARAR VERME KAPASİTELERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ ÇOK ÖNEMLİ

Aydın’da gerçekleşen II. Adli Psikoloji Günleri’nde hastaların karar verme kapasitelerinin değerlendirilmesi konusunda bir konuşma yapan Amerika Birleşik Devletleri Mayo Klinik Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Ulaş Mehmet Çamsarı, hastaların “karar verme kapasitesi” değerlendirilmesi işleminin çoğu zaman adli sonuçları olabilen ve tüm branş doktorlarının ilgilendiren çok önemli bir konu olduğunu ve ABD’de genel hastanelerde bu görevi psikiyatri içinde ayrı bir bölüm olarak yapılanan Konsültasyon-Liyezon Psikiyatrisi Servislerinin üstlendiğini belirtti. Dr. Çamsarı, ülkemizde de Konsültasyon-Liyezon Psikiyatrisi, diğer adıyla Psikosomatik Tıp ile uğraşan çok sayıda akademisyenin bulunduğu ve yan dalının hızla gelişmekte olduğunu ancak yapılandırılmış yandal eğitiminin henüz verilemediğini söyledi.
 
İnsan davranışları ve zihinsel süreçleri ile birlikte bunların altında yatan nedenleri bilimsel olarak inceleyen bir çalışma alanı olarak tanımlanan psikolojinin bir alt alanı olan adli psikoloji, yasal konulara ve sorunlara psikolojinin temel ve etik ilkelerini uygulamak üzere hukuk ile psikoloji arasında kurulan ilişkiden ortaya çıkmıştır. Hüküm giymiş ya da gözaltında tutulan kişilerin davranışlarını değerlendirme, velayet, bir sanığın zihinsel kapasitesini mahkemede savunma yapmak için yeterli olup olmadığı, kişiyi suça iten etmenler, suçluluğa neden olan faktörlerin incelenmesi ve suçların azalması için gerekli önleme çalışmaları da adli psikoloji çalışma alanına girmektedir. Ankara Üniversitesi Adli Bilimler Enstitüsü ve Adli Bilimciler Derneği Adli Psikoloji Komisyonu’nun düzenlediği, Gazi Üniversitesi Psikoloji Bölümü, Ege Üniversitesi Psikoloji Bölümü ve Adnan Menderes Üniversitesi’nin destekleri ile İncirliova Belediye Başkanlığı’nın ev sahipliğinde II. Adli Psikoloji Sempozyumu gerçekleştirildi.

Adli Bilimciler Derneği Başkanı Prof. Dr. Hamit Hancı, Ankara Üniversitesi Adli Bilimler Enstitüsü Adli Psikoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yıldırım Beyatlı Doğan ile Gazi Üniversitesi Psikoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Hatice Demirbaş’ın başkanlık ettiği sempozyumda adli psikoloji alanında çalışılan alkol-madde bağımlığı, alan uygulamaları, çocuk ihmal ve istismarı, suçlu profili ile sporda şiddet gibi konular geniş bir yelpazede tartışıldı.



Prof. Dr. Hamit Hancı’nın yaptığı açılış konuşmasında; temel görevi, otopsi yapmak, ölüm sebeplerini ve zamanını saptamak, adli bir olaya yönelik insan vücudu üzerindeki darp izlerini tespit etmek ve cinsel saldırılarda delil saptamak olan adli tıbbın; dışarıdan bakıldığında sadece otopsi yapılan ve adli rapor verilen bir bilim alanı olarak görülmesine karşın son yıllarda birçok bilim dalıyla ortaklaşa çalışır hale geldiğini belirtti. Hancı, adli biyolojiden adli sanata kadar 35’in üzerinde dalı bulunan adli bilimlerin ana unsurlarından biri olan adli psikolojinin önemine değindi.


Hastanedeki Tüm Hastaların ‘Karar Verme Kapasitesi’ Değerlendirmeleri Yapılmalı
Amerika Birleşik Devletleri Mayo Klinik Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi ve Mayo Klinik Waycross-Georgia Kampüsü Psikiyatri ve Psikoloji Bölümü Başkanı Dr. Ulaş Çamsarı “Konsültasyon-Liyezon Psikiyatrisinde Karar Verme Yeterliliği Değerlendirmesi” konulu konuşmasında, genel tıbbın tüm branşlarının psikiyatri ile kesiştiği akademik alan olarak tanımlanan Konsültasyon-Liyezon Psikiyatrisi’nin ABD’de,  onkolojik psikiyatri, AIDS psikiyatrisi, trasplantasyon psikiyatrisi ve perinatal psikiyatri gibi daha da üst akademik alanlara ayrıldığı belirtti.  ABD’de genel hastanelerde psikiyatri departmanları içinde ayrı bir bölüm olarak yapılanan Konsültasyon- Liyezon Servislerinin hastanede yatan hastalar için gerektiğinde istenen ‘karar verme kapasitesi’ değerlendirmelerini yürüten servis servis olduğunu ekleyen Çamsarı, olgu sunumları ile interaktif bir sunum gerçekleştirdi.

Günümüzde Adli Bilimlerin Kesişmediği Bilim Dalı Sayısı Kesişenlere Göre Azınlıkta
Çamsarı, toplantı ile ilgili şunları söyledi: “Adli Psikoloji Günleri’nde psikiyatride mental kapasite değerlendirmesi konusunu işledim, konuyla ilgilenen psikiyatrist ve psikolog katılımcılarla tartışma fırsatı buldum. Konunun ABD’deki uygulamalarını vaka örnekleriyle detaylandırmaya çalıştım. Adli Tıp Kurumu Başkanı Prof. Dr. Hamit Hancı’nın da açılış konuşmasında belirttiği gibi günümüzde adli bilimlerin kesişmediği bilim dalı sayısı kesişenlere göre azınlıkta kalmış durumda. Bir psikiyatrist olarak diğer meslek gruplarından çok şey öğrendiğim bir toplantı oldu.”
 
 

Sağlık ve İnsan Dergisi Yayın Editörü Esra Öz “Sağlık Haberciliğinde Psikolojinin Yeri” konulu sunumunda sağlık haberciliğinde etik ilkelere uyulmasının birincil gereklilik olduğunu ve psikiyatrik rahatsızlıklar söz konusu olduğunda bu konuda daha fazla özen gösterilmesi gerektiğini aktardı. Etik olmayan haber örneklerine yer veren Öz, sağlık haberciliğinin temel ilkelerinden de bahsetti.

Cezaevleri Bireylerde Umutsuzluk, Depresyon Gelişmesi Olasılığını Büyük Ölçüde Arttırıyor
Abant İzzet Baysal Üniversitesi Psikoloji bölümü öğretim görevlisi Doç. Dr. Emre Şenol Durak, “Tutuklu ve Hükümlülerde Depresyon ve Depresyona Psikolojik Müdahale: Özgürlük Kaybının Yasını Tutmak” konulu sunumunda şunlara değindi: “Bir suçun faili olup haklarında bir hüküm verilen ya da tutuklu bulunan kişilerin özgürlüklerinin ellerinden alındığı ve çeşitli yoksunluklarla karşı karşıya kaldıkları ortamlar olan cezaevleri bireylerde umutsuzluk, depresyon gelişmesi olasılığını büyük ölçüde arttırıyor. Kendine ait bir doğası olan cezaevi ortamında bireye sosyal destek sağlanmasına, umutsuzluk ve intihar düşüncelerinin olup olmadığının belirlenmesine ve sağlıklı baş etme yöntemleri geliştirilmesine yönelik psikolojik müdahale çalışmaları yapılmasının uygundur.”



Adli Psikologlar Popülist Olmaktan Uzak Olmalı
Abant İzzet Baysal Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Mithat Durak’ın “Adli Psikoloji Sanatı” konulu sunumunda en genel tanımıyla yaratıcılığın ve hayal gücünün ifadesi olan sanatın adli psikoloji alanında da hayat bulması gerektiğini ve bir suç olgusunun değerlendirilirken teorik bilginin yanı sıra alan deneyimi ile profesyonelliğin çok önemli olduğunu aktardı. Buna ek olarak Durak, adli psikoloji alanında yapılan uygulamalarda bir toplumun kültürel değerlerinin göz ardı edilemeyeceğini belirterek, adli psikologların popülist olmaktan uzak olmaları gerektiğini vurguladı.

Suç olgularının önlenebilmesi amacıyla, adli psikoloji çalışma alanına giren konularda toplumsal farkındalığın arttırılması, disiplinler arası çalışma gerektiren adli psikoloji alanında ulusal düzeyde mutlak suretle gerek resmi kurumlar gerekse sivil toplum kuruluşları arasında koordinasyonun sağlanması gerekliliği üzerinde duruldu.  Adli sistemde çalışan psikologların bilgi paylaşımı, özlük hakları ve mesleki dayanışma konularında birliktelik sağlamalarının önemi üzerinde duruldu.

Adli Psikolojisi Sonuç Bildirgesi
Toplantıdan sonra sonuç bildirgesinde şu maddeler yer aldı:
• Adli olgularda ortak dil birliği ile etik ilkelerin ivedilikle oluşturulması ve bu hususta akademisyenler ile alanda çalışan psikologların katılımıyla bir çalışma grubu oluşturulmalı.
• Hukuk fakültelerinde temel düzeyde psikoloji bilgisinin verilmesi hususunun ülke genelinde yaygınlaştırılması; Psikoloji bölümlerinde temel düzeyde hukuk bilgisinin verilmesi hususunun ülke genelinde yaygınlaştırılmalı.
• Okullarda “kişiye ve kişilik haklarına saygı” içerikli ders konulmasının sağlanmalı.
• Adli olgularda yaşanan problemleri çözebilecek nitelikli uzman psikologların yetiştirilmesi amacıyla adli psikoloji lisansüstü eğitim programlarının sayısının arttırılmalı.
• Aile, çocuk ve çocuk ağır ceza mahkemelerinde çalışan uzmanların çalışma ortamlarının etik ilkelere uygun bir şekilde düzenlenmeli. Aktif olarak çalışan psikolog derneklerinin, komisyonlarının ve STK’ların işbirliği ilkesi çerçevesinde çalışmalı.
 

1 Mayıs 2015 Cuma

İLİŞKİNİZİN ANAHTARI ORTAK HAYALDE SAKLI

Çiftlerin ortak bir hayalinin olması ilişkinin verdiği tatmini korumak için altın değerinde olduğunu söyleyen Uzman Evlilik ve Aile Terapisti Özlem Köse,  “Bu, bazen beraber çocuk yetiştirmek de olabilir, birlikte bir proje üretmek, zengin olmaya çalışmak ya da bir sosyal yârdim kuruluşunda gönüllü olmak da” dedi.

İnsanlar aşık oluyorlar, ilişkileri başlıyor ancak yaşanan sorunların çözülmesinde yardım almaları gerekebiliyor.  Zorlu süreçlerde doğru uzmanlar tarafından yönlendirilen çiftler, mutlu birlikteliklerinin sürmesi sağlıyor. Her ilişkide sorun olabileceğini söyleyen Uzman Evlilik ve Aile Terapisti Özlem Köse, ilişkilerle ilgili soruları yanıtladı.


İkili ilişkilerde güven nasıl oluşur?
Güven, bir ilişkinin başlaması ve devam edebilmesi için en önemli yapıtaşı. Son yıllarda ilişkilerle ilgili yapılan pek çok araştırmada “Eşinizde ya da sevgilinizde aradığınız en önemli kişilik özelliği nedir?” sorusu katılımcıların “güvenilir” olması diye yanıtladığını görüyoruz. Daha güzel, daha zengin ya da daha çekici bir eş aramıyor kimse; sözüne güvenilebilen, sırtını ona yaslayabileceği bir eş istiyor. Amerika’nın ve dünyanın en ünlü evlilik araştırmacısı John Gottman’ın yaptığı araştırmaların sonuçlarına göre güveni oluşturmak için şunlar gerekli:


1. Eşimizin neler yaşadığının ve ne hissettiğinin farkında olmak
2. Eşimizin zor anında arkamızı dönmek yerine ona yanında olduğumuzu hissettirmek
3. Eşimizin bizden farklı bir bakış açısına sahip olabileceğini kabullenmek ve bu farklılığı hoş görmek
4.Eşimizin duruma nereden baktığını anlamaya çabalamak
5. Savunmacı bir yaklaşımla tepki vermekten kaçınmak
6. Empati yapmaya çalışarak duruma yaklaşmak


İlişkilerde güvenle ilgili sorunlar oluşmaya başladığında Gottman’ın bu önerilerini yapabilmek elbette zorlaşıyor. Çiftler güvenin kolayca ve kendiliğinden gelişebilen bir durum olduğunu düşünüp oluşması için yeterince çaba göstermiyor, güven kaybolunca onu aramaya başlıyor. Güven oldukça pahalı bir şey; milyonlarınız olsa satın alamazsınız kaybettikten sonra. Önemli olan, daha ilişkinin başındayken ve ilişkinin bulutsuz günlerinde biraz önce söylediğim önerileri uygulamaya çalışmak. Kaybettikten sonra yeniden kazanma sürecinde profesyonel desteğe ihtiyacınız olabilir.


Güven oluşurken iletişim becerilerimiz kadar hormonlarımız da oldukça önemli bir rol oynuyor. Cinsel ilişkideki orgazm sırasında kadınlar oksitosin, erkeklerse vasopressin dediğimiz hormonu salgılıyor. Gottman ve arkadaşlarının yaptığı araştırmalara göre bağlanma hormonu olarak da bilinen bu iki hormon hem kadında hem de erkekte fiziksel ve duygusal bağın orgazm yoluyla perçinlenmesine katkıda bulunuyor.

Güvenle ilgili daha geniş kapsamlı bilgi sahibi olmak isteyenler için Dr. Gottman ve Silver’in “What Makes Love Last?: How to Build Trust and Avoid Betrayal” adlı kitabını okumalarını öneririm.

Güven sorunu yaşayan kadın ya da erkekler neler yapmalı?
“Seni, uçurumun kenarında tutunduğum dal bileyim” diyor ya şair, iste eşimizden ya da partnerimizden aldığımız ve ona verdiğimiz en önemli mesaj bu, güvenle ilgili kaygılarımızı gidermek için. Eğer esimizin/partnerimizin ihtiyacımız olduğunda yanımızda olacağına inanıyorsak ve bunu davranışlarıyla gösteriyor olmasına rağmen hala kuşkulanıyor ve onu sadakatsiz olmakla ya da dürüst olmamakla suçluyorsak, bu durum bizim geçmişte yasadığımız ilişkilerimizden getirdiğimiz bir güven problemi ya da yine geçmişte tamir edemediğimiz olumsuz duygularla dolu bir bavulla yeni ilişkimize devam ettiğimiz için basımıza geliyor olabilir. Daha başka bir ifadeyle, karşılaştığımız durum hem bizim hem de partnerimizin bağlanma stili ve aramızda oluşan bağın güvenli olup olmaması ile yakından ilişkili olabilir. Bu durumda, mutlaka hem ilişkilerle ilgili travmalar hem de yetişkin terapisi konusunda uzmanlaşmış terapistlerden destek almak ve bağlanma stilimizle ilgili bilgilenmek çok önemli.  Bu konuda Uzm.  Psk. Tarik Solmuş’un her biri diğerinden faydalı olan pek çok kitabı var, ancak daha fazla bilgi sahibi olabilmek isterseniz “Kadınlar / Erkekler Farklılıklar / İlişkiler” adli kitabından başlamanızı öneririm.

İlişkilerin sürdürülebilir olması için neler yapılmalı?
“Kavgalar aşkın tuzu biberi” denir ya bizim kültürümüzde, aslında bu bize gösteriyor ki çatışmalar hayatımızın bir parçası. Bazen etrafınızdaki kişilerden duyarsınız  “kavga bile etmiyorduk ama ilişkimiz bitti” diye. Eğer hiç tartışmıyorsanız her iki tarafın da önemsediği ve uğruna savaş verdiği ortak cidarlarınız azalmış demektir. En mutlu ilişkilerdeki çiftler bile tartışıyor, ancak onları çatışmalı ve mutsuz çiftlerden ayıran en temel nokta kavga ettikten sonra çok geçmeden tamir etmeye ve sorunu düzeltmek için çaba sarf etmeye çalışmaları. Sorun yasayabilirsiniz; sorunu denediğiniz yöntemlerle çözemeseniz bile her iki tarafın da çözüm aradığını görmeniz ilişkiye olan inancınızı pekiştiriyor.

İlişkilerde zaman zaman ilgisizlik olduğunda ne yapmalı?
Çiftlerin ortak bir hayalinin olması ilişkinin verdiği tatmini korumak için altın değerinde. Bu, bazen beraber çocuk yetiştirmek de olabilir, birlikte bir proje üretmek, zengin olmaya çalışmak ya da bir sosyal yârdim kuruluşunda gönüllü olmak da. Düşünsenize; birlikte yürümek istediğiniz bir yola çıkmışsınız, el elesiniz ama bir sure sonra yol bitmiş, olduğunuz yerde sayıyorsunuz. Bu durumda kim aynı yerde sayarak hayatını geçirmek ister? Anlamlı bir ortak yolda atılan adımlarla birleştiremediğiniz yolun yerini, sudan sebeplerle çıkan kavgalar alıyor sonrasında; bir bakmışsınız ki hayatlarınızdaki boşluğu doldurmak için kullanmışsınız çatışmaları. Ne acı... Bazen bunu yaptığını gördüğüm çiftlere sorarım, “Bu çatışmaların hepsinden sizi kurtardığımızı varsaysak birlikte ilk yapacağınız şey ne olurdu?” diye, çoğunlukla donakalıyorlar. Anlıyorlar ki çatışmalarla baş etmeye çalışmak olmuş artık var olma cabalarının adı. O yokken sanki ne ben ve sen olabiliyorlar, ne de biz…

Neden ilişkiler uzun sürmüyor?
Pek çok sebebi var aslında ama bir çift terapisti ve araştırmacı olarak en sık karşılaştığım nedenlerden bahsetmek isterim.  Ülkemizde çatışmadan kaçınarak ilişkilerini yaşamaya çalışan büyük bir kitle var, bütün problemlerimizin yarattığı çatışmayı öteleyerek ve sorunların üstünü örterek üstesinden gelmeye çalışıyoruz. Artık “kişilerarası nörobiyoloji”den bahsedebildiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Bu alanda yapılan çalışmalar bize gösteriyor ki yakın ilişkilerdeki tepkilerimizi belirleyen süreçler beynimizin “duygusal beyin” diye de tabir edebileceğimiz kısmı olan amigdalada saklanan duygusal geçmişimizle ilgili. Hiçbir ilişkiye sıfır kilometre başlamıyoruz; amigdalamız geçmişteki ilişki yaralarımızı, incinmişliklerimizi, travmalarımızı hatırlayıp işlemliyor. Bu bilgiyi, bir tehlikede olup olmadığımızı anlayabilmek için yaşadığımız çevredeki tehlikeyi taramak için kullanıyor. Tarasın ki “savaş, dona kal ya kaç” diyebilelim ve hayatta kalmamızı sağlayacak fiziksel tepkiyi gösterelim. Bazılarımız amigdalamızın emriyle donup kalıyor ve onarmak için adım atamıyor; bazılarımızsa kavganın ateşini yükseltip hararetiyle yanarak ateşin içinde kalıyor. Bir süre sonra bu çekilmez hale gelince ayrışma başlıyor ve yeni yollar yeni insanlarla deniyoruz. Unutmayın ki gittiğiniz her yeni ilişkiye amigdalanızı da götürüyorsunuz, hem de küllenmişlere eklenmiş yeni ve taze yaralarla…

Son dönemlerde artan boşanma oranlarına bakıldığında evliliklerin sürdürülebilir olmasında da sorun var. Bunun çözümünde ne önerirsiniz? Boşanmak çözüm müdür? Sürmek için ne yapılabilir?
Boşanmak elbette çözüm değil, her yeni gittiğimiz ilişkiye eski ve bize iyi gelmeyen ilişki kalıplarını taşıyarak gidiyoruz. Kimseyle olmayalım, yalnız kalalım gibi bir lüksümüz de yok çünkü insan diğer bütün memeliler gibi bu dünyaya bağ kurmak için gelmiş, bağ kurduğunda kendini tam ve varoluşunu tamamlamış hissediyor.  Yapmamız gereken en önemli şey bize her ilişkimizde kaybettiren hatalı ilişki kalıplarımız hakkında farkındalık kazanmak,  güvende hissedemediğimiz, mutlu olmasak da sırf bitirmek zor geliyor diye ittirerek götürmeye çalıştığımız ilişkilerimizi tamir etmek için ya uzman desteği almak, tamir edemiyorsak da ittirmekten vazgeçip vedalaşmanın yollarını aramak çok önemli. Mutlu olmak ve varoluşumuzu tamamlamak için evleniyor ya da ilişkiler sürdürüyoruz, her gün bizden götürdüğünü gördüğümüz ve her geçen gün biraz daha yarım hissettiren ilişkide kalmak için değil. İlişkiye yeni başlayanlar, ilişkisi devam edenler ya da yalnız olanlar için kısacası herkese 40 yıldır ilişki araştırmalarının yapıldığı Seatle’daki aşk laboratuvarından çıkmış John Gottman ve Nan Silver’in “ Evliliği Sürdürmenin Yedi İlkesi” adlı kitabını mutlaka okumalarını tavsiye ederim.

Özlem Köse Kimdir?
Uzman evlilik ve aile terapistiyim. Purdue Üniversitesi’nden uzmanlık, Hacettepe Üniversitesi’nden lisans derecemi aldım.  İstanbul-Etiler’de Arkabahçe Danışmanlık’ta terapist olarak çalışmanın yanı sıra ODTU Kıbrıs ve Alman Araştırma Birliği’nin ortak yürüttüğü bir uzun kesitli araştırmada araştırmacı olarak çalışıyorum.  Çiftlerle, bireylerle ve çocuklarla yaptığım hem klinik hem de akademik çalışmaların yanı sıra travma ve bağımlılık tedavisi üzerine uzmanlaştım.