27 Haziran 2015 Cumartesi

KİMSENİN BİLEMEYECEĞİ ŞEYLER NELER?

Beyinle ilgili bilmek istediğiniz birçok bilginin yer aldığı kitap “Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler” Doç. Dr. Sinan Canan, tarafından herkesin okuyabileceği bir dille hazırlandı. Kitapta, “Lisan nedir?”, “Yeni paranoyamız: zihin kontrolü”, “Tıbbın dil yarası”, “Evlilik aşk’ı öldürür mü?” gibi başlıklar yer alıyor.
 
Ülkemizde nörobilim alanında çalışan ve bu alanda “Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler” kitabıyla beyin araştırmalarına farklı bir boyut kazandıran Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan, kitabında beyin ile ilgili merak edilen birçok konuyu ele alarak açıklıyor. Kitap, anlaşılır bir dille hazırlandığı için herkesin okuyabileceğini söyleyen  Canan, “bir bilim adamının ilginç bulduğu meseleler hakkındaki düşünceleri”ni ele aldığını kaydediyor. Kitapta, “Lisan nedir?”, “Yeni paranoyamız: zihin kontrolü”, “Tıbbın dil yarası”, “Evlilik aşk’ı öldürür mü?”, Ne istiyorsunuz? gibi başlıklar yer alıyor.
 
Kitabınızın adı ne anlama geliyor?
Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler, yaklaşık 10 yıl kadar önce yazdığım bir yazımın başlığı idi. Bu yazı, biraz genişletilmiş haliyle kitabın son bölümlerinde de yer alıyor. Yazının konusu, özellikle kaos kuramı ve karmaşıklık bakış açısıyla, daha önceden zamanla bilinebileceğine inandığımız bir çok şeyin neden “bilinemeyeceği” üzerineydi. Bu başlığı kitaba isim olarak seçmemiz de özellikle bu fikrin kitabın ana temalarından birisini oluşturmasından dolayı oldu. Yoksa kitapta “kimsenin bilemeyeceği şeyleri” yazmak gibi bir iddiam yok, zira ben de bir kimseyim neticede...
 
Bir sinirbilimci olarak neden böyle bir kitap yazma ihtiyacı duydunuz?
Sadece sinirbilimci değil, köken olarak bir biyolog, okumaya meraklı bir insan ve kendini sürekli eksik hisseden birisiyim. Bu eksikliğimi tamamlamak için bildiğim en iyi yol okumak, düşünmek, yazmak ve diğer insanlarla konuşmak. Bu kitap da yıllar içinde bu amaçla aldığım notların derlenmiş hali aslında. Amacım, özellikle gençlerin, başta din-bilim meselesindeki kafa karışıklığına kendimce bazı çözümler önermek, bilimi olabildiğince çok insana, özellikle de bilimle ilgilenmeyen insanlara sevdirmek, inançlı insanların esas görevinin araştırmak ve bilmek olduğunu hatırlatmak ve nihayet, yirminci yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen bilimsel dönüşümlerin düşünce dünyamız üzerine yapması gerektiğini düşündüğüm etkileri olabildiğince hızlandırmaktan ibaret. Cevaplardan ziyade üzerinde düşünülebilecek sorular sormaya, düşünmeye yatkın zihinlere ileride büyük fikirlere sebep olabilecek küçük düşünce tohumları atmaya çalışıyorum aslında.
 
 
Kitabınıza olan ilgi sizce nasıl?
Kitaba olan ilgi benim tahminlerimin oldukça üzerinde başladı. Çıkalı iki ay geçtiğinde üçüncü baskımızı yapmak üzere hazırlıklar başladı. İnşallah böyle devam eder ve ümit ediyorum ki ben de bu ilgiye layık bir çizgide devam edebilirim. Aldığım geri bildirimlerden anladığım kadarıyla kitapta en çok ilgi çeken konu, öncelikle yazılış üslubuyla ilgili. Konuştuğum gibi yazmaya gayret ediyorum ve yaklaşık 10 yıldır sürekli yaptığım halka açık konuşma ve konferansların neticesinde sanırım bilimi halk diline tercüme etme konusunda biraz birikim kazandım. Onu olabildiğince kitabıma da yansıtmaya gayret ettim. Bu açıdan çok olumlu dönüşler aldım. Kitapta bir çok netameli konuya da dokunmuş olmama rağmen sanırım derdimi anlatabilmişim. Çok az olumsuz dönüş dışında genelde oldukça cesaretlendirici ve mahcup edici geri dönüşler aldım. Olumsuz olanlar ise daha ziyade ideolojik yahut mezhebi duruşlar nedeniyle oluyor ve sanıyorum sloganların ötesinde bir masa etrafında konuşulsa anlaşılmayacak meseleler değil.
 
Kitabınızın alışılmışın dışında bir yapılanması var. Biraz bilgi verir misiniz henüz okumamış olanlar için?
Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm olan Bize Dair bölümünde, biyolojimizden  ve beynimizin yapısından yola çıkarak insana, dile, anlama ve iletişime dair görüşlerimi bir araya toplamaya çalıştım. İkinci bölüm, “Bilim ve İnanca Dair” başlığını taşıyor ve özellikle din-bilim sorunu, evrim mi yaratılış mı gibi tartışmalara mantıklı bir çıkış yolu bulmaya çalışıyorum. Kitabın en çok tartışılan vE geri dönüş alığım kısmı da tahmin edersiniz ki bu bölüm. “Kaosa dair” başlıklı üçüncü bölüm ise kaos ve karmaşıklık bilimi, fraktal geometri, tabiatın biçimleri, kenar etkisi, kaos felsefesi ve konuyla ilgili hayatımızı doğrudan ilgilendirdiğini düşündüğüm çıkarımlarımı içeriyor. Bu bölümde de yine özellikle eğitimci arkadaşlarımızdan çok olumlu yorumlar aldım. Sanırım bu kısmı genişletmem ve müstakil bir kitap olarak yayınlamam gerekecek.
 
Devam kitabı yazmayı düşünüyor musunuz?
Bu tip derleme tarzı kitapları yine yazma niyetim var. Fakat şimdi sırada [n]Beyin kitabı ile müstakil bir Kaos kitabı var. Onlar üzerinde çalışmaya çalışıyorum. İnşallah 2015 yazında bitirme ve piyasaya çıkartma niyetim var. Ardından daha ziyade gençlere yönelik içeriklerle yazarlığa devam etmeyi arzu ediyorum, ömrümüz ve imkanımız olduğunca elbette...
 
Kitabın üzerindeki [n]Beyin logosu yer alıyor. [n]Beyin kitapları çıkacak mı?
Evet, planımız bir seri halinde [n]Beyin kitapları çıkartmak. Beynimizin gizemli dünyasını anlatan kitaplarımız dışında “kullanım kılavuzu” şeklinde tabir edebileceğimiz pratik kitaplarımız da geliyor. Ama şimdilik çok fazla ipucu vermeyelim. İnşallah 2016 itibariyle kitaplarımızı raflarda görmeye başlayacağız.
 
 [n]Beyin ile bundan sonra neler yapmayı planlıyorsunuz?
[n]Beyin aslında bir bilimsel anlatı olarak başladı ve bu yolla Türkiye’nin birçok merkezinde, başlıca üniversitelerinde ve kamu kurumlarında binlerce insana ulaştık. Bu gün [n]Beyin artık bir eğitim ve araştırma grubu haline gelmiş durumda. Farklı disiplinlerden araştırmacılarımız, sanatçı arkadaşlarımız ve öğrencilerimizle beynimizin, zihnimizin ve yaşantımızın gizemlerini açacak anahtarlar geliştirmekle ve bunları herkese sunabilmekle ilgileniyoruz. Alışılageldik tek taraflı bir bilgilendirme yerine, eğitimler ve alan çalışmaları ile, beynimizi ve hayatımızı daha olumlu bir yönde değiştirmenin yollarını araştırıyor ve bunları çeşitli vesilelerle [n]Beyin dostları ile paylaşmaya gayret ediyoruz. Yakında medyada daha çok göreceğinizi zannettiğim [n]Beyin, çok fazla örneği olmayan bir yapılanma olarak, geleceği bilim ve sanatla şekillendirmenin yollarını araştıran, öğrendiği her şeyi insanların hizmetine sunmayı amaç edinmiş bir okul olarak şekilleniyor. Türkiye şartlarında tam olarak nasıl evrileceğini bilmesek de, hepimiz oldukça heyecanla çalışıyoruz. Güzelliklerde birleşenlerin güzellikler doğuracağına olan inancımızla yolumuza devam ediyoruz. Bizi izlemeye devam edin.

23 Haziran 2015 Salı

SOFRALARA ÇİÇEK AÇTIRAN JİNEKOLOG

SAĞLIK VE HOBİ
 
Hem jinekolog hem genel cerrahi uzmanı olan Op. Dr. Ebru Zülfikaroğlu, hobisi ile hem çok zevkli ve eğlenceli sofralar tasarlarken hem de profesyonel düzeyde fotoğraf çekimleri ile sosyal medyada ilgiyle takip ediliyor.
 
Hayatın koşturmacası içerisinde yaşadığımız anların güzelliğini unutuyoruz. Bu süreçte de ilham veren sosyal medya hesaplarını takip ettiğimizde enerjimiz yükseliyor. Mutfakta çiçek açtıran ve paylaşımları ile pozitif enerji vererek merakla takip edilen Op. Dr. Ebru Zülfikaroğlu, “Anı yaşamak ve her günü en güzel günümüz gibi yaşamak kendimize yapacağımız en büyük yatırım diye düşünüyorum” diyor.
 
Hobisinin mesleğine ve hayatına olan katkısını anlatan Op. Dr. Ebru Zülfikaroğlu, soruları yanıtladı.
 
Hobiniz nedir ve ne kadar süredir yapıyorsunuz?
Fotoğraf çekmek en büyük hobilerimden biridir. Kendimi bildim bileli çok keyif alarak uyguluyorum.
 
Hobinizin mesleğinize katkısı oluyor mu?
Jinekoloğum ve spesifik uzmanlık alanım genital estetik yani estetik kaygılar taşıyan hastalarımın sorunlarına cevap buluyorum. Bu açıdan bakacak olursak fotoğrafçılık da görselliğin ön planda olduğu bir hobi bu anlamda kesinlikle pozitif etkilenmeler oluyor.
 
Neden bu hobiyi seçtiniz?
Açıkçası bu hobiyi seçmedim zaman içinde kendiliğinden kendini ön plana çıkardı ve benim için tutku haline dönüştü.
 
 
Yaptığınız hobi size ne hissettiriyor?
Çok keyif alıyorum ve derin bir tutkuyla yapıyorum. Yaşama enerjimin arttığını söyleyebilirim ve bir tür kişisel terapi uygulaması olarak görüyorum.
 
Bu kadar zevkli konseptler oluşturmak için neler önerirsiniz?
Aslında bu konseptler benim görsel hafızamın kendini ifade şekli olarak yorumlayabiliriz. Hayatta zaman içinde deneyimlediğim pek çok şeyin bir fotoğrafa dökülmüş hali. Tabi en önemli detay kullandığınız ürünlerin ortak bir mesajını yakalamak gerekir. Sonraki detaylar kendiliğinden ortaya çıkıyor zaten.  
 
 
Sizin için mutfakta olmazsa olmazlar nelerdir?
Tabi ki sevgi. Küçük bir oğlum var ve ona en keyifli aile ortamını yaratma çabasındayım. İnsanın çocukluk dönemi son derece önemli. Bu anlamda mutfakta geçirdiğiniz her sevgi dolu saat de bu döneme en güzel katkıyı oluşturacaktır.
 
Bir gün önceden mi sofra düzenine karar veriyorsunuz, yoksa sabah kalktığınız da içinizden geldiği gibi mi düzenliyorsunuz?
Çoğu zaman sabah kalktığımda üzerimdeki enerjiyle anlık oluşuyor. Enerjisi günün erken saatlerinde daha yüksek olan bir insanım. Her sabah mutlaka pilates ve kardiyo da yaparım. Çoğu zaman spor yaparken sofra düzeni de kafamda şekilleniyor desem doğru olur.
 
 
Sofra tasarımlarınız için ilham alıyor musunuz?
Dekorasyon ve modaya oldum olası çok ilgiliyimdir. Aslında bunların her biri birbiriyle ilintili birini diğerinden kolay kolay ayıramayacağınız konular. Kahvaltı da benim için en önemli öğünlerden biri. Gün içindeki yüksek enerji ve tempomu kahvaltı sayesinde oluşturabiliyorum.  Bu dataları bir araya getirdiğimizde bu sofraları o günkü kendimi ifade etme şeklim olarak yorumlayabiliriz.
 
Aynı takımı birden çok farklı şekilde sunum için kullanıyorsunuz ve her seferinde sanki başka bir takımmış gibi duruyor. Bu işin sırrı nedir?
Çok dikkatlisiniz ve çok iyi gözlem yapıyorsunuz Esra Hanım. Kullandığım her ürünün belli bir enerjisi var çoğu zaman vintage, etnik, pastel ve eğlenceli sempatik ürünler olarak sınıflandırabilirim. Kullandığım farklı ama küçük bir detay tüm fotoğrafın verdiği imajı kolayca değiştirebiliyor. Bunları yakalamak da benim için çok keyifli bir ayrıntı gerçekten.
 
 
En çok dikkat ettiğiniz sunum detayı nedir?
Sunumda kullandığım ürünlerin ortak renk ve enerjileri olmasına özen gösteririm. Sadece renkleri uysa da son derece uyumsuz olabilen pek çok ürün olabiliyor.    
 
Özellikle hafta içi en sık atlanan ya da ayaküstü geçiştirilen öğün olan kahvaltı için yoğun iş temponuzda nasıl vakit buluyorsunuz? Bu konuda tavsiyeleriniz nelerdir?
Kahvaltı benim olmazsa olmazımdır. Bir inşaatın temeli ne kadar önemliyse kahvaltı da günümü şekillendirmek için en önemli temeldir benim için. Hayata oldukça pozitif bakan bir insanım ve herkese ve her şeye nasıl güzel enerjiyle yaklaşırsanız aynı enerjiyle geri dönüş olduğunu bilen bir insanım. Anı yaşamak ve her günü en güzel günümüz gibi yaşamak kendimize yapacağımız en büyük yatırım diye düşünüyorum. Kahvaltıyı da o yüzden o gününüze yapacağınız en güzel yatırım olarak görüyorum.
 
 
İnsan hobisini bile nasıl bu kadar mükemmel bir şekilde hayata geçirip  ve istikrarlı şekilde sürdürür?
Tabi burada Instagram’da binlerce insana ulaşmanın verdiği bir durum da söz konusu. Onların da paylaştığım sunumlarıma yorumları gün içindeki enerjimi daha da yükseltmeme neden oluyor ve beni çok mutlu ediyor. Gün içinde beni besleyen bir süreç gelişmiş oluyor. Bu da böyle bir istikrar oluşmasına zemin hazırlıyor.
 
 
Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
1971’de Mut’da doğdum. 1989’da TED Ankara Kolejini, 1995’de Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdim. 2001’de Numune Hastanesinde Genel Cerrahi Uzmanlığını, 2004’de Zekai Tahir Burak Hastanesinde Kadın Doğum Uzmanlığını aldım. 2001- 2002 yıllarında Yale Üniversitesi Reprodüktif Endokrinoloji ünitesinde ‘İmplantasyonda HOX A10 genin ekspresyonu’ ile ilgili moleküler düzeyde çalışmalarda bulundum.
 
 Zekai Tahir Burak Hastanesinde Perinatoloji (Yüksek Riskli Gebelik), İnfertilite (Kısırlık), IVF (Tüp Bebek), Menopoz, Jinekoloji ve Endoskopik Cerrahi ünitelerinde çalıştım. 2009- 2010 yıllarında CISED’in eğitim programına katılarak Cinsel Terapist oldum. Genel Cerrahi uzmanı Doçent Dr. Barış Zülfikaroğlu ile evliyim. Can adında bir oğlum var. Halen Ankara’da kendi kliniğimde hastalarıma hizmet veriyorum.  
https://instagram.com/ebruzulfikaroglu/
 
 

DİJİTAL PAZARLAMA TARİHÇESİ VE TÜRK İLAÇ SEKTÖRÜNDE DİJİTAL UYGULAMALAR NASIL İLERLEDİ?

2007 senesi itibariyle 3G teknolojisinin ortaya çıkışı mobil kanal kullanımının hızlı bir ivmeye girmesine sebep olduğunu söyleyen Dijital Pazarlama Uzmanı Selim Sarıyerli,  “2012 senesi itibariyle 113.9 milyona ulaşan mobil internet kullanıcısı sayısı bu durumun bir sonucu olarak görülebilir” dedi.

Hayatımızın merkezi artık dijital dünya oldu. Neredeyse artık hayatı sosyal medyada yaşıyoruz. Her anımız elimizdeki telefon ve bilgisayarlarla geçiyor. Bunları yaparken de dijital çağın gelişim basamakları ve bu anlamda ilaç sektörü nasıl etkilendi?
Dijital Pazarlama Uzmanı Selim Sarıyerli, konu ile ilgili şu bilgileri verdi: “Her ne kadar dijital çağın başlangıcı 1973 senesinde Martin Cooper tarafından icat edilen cep telefonuna ve 1990’dan itibaren 2G teknolojisi ve SMS (short message services) yani kısa mesaj pazarlamasının ortaya çıkmasını sağladı.

1995 senesinde ilk arama motorları olan Yahoo ve Altavista ile dijital pazarlama yolculuğu, ilk olarak SEO ( Search Engine Optimisation) yani arama motoru optimizasyonundan bahsedilmeye başlandı, ilk arama motorlarında bu konuda site sahipleri arama sonuçlarında daha üst sıralarda çıkmak için çeşitli algoritma şaşırtmacaları kullandılar (Black Hat SEO), Google bu konuda 1998 sonlarına doğru bir üniversite tezi olarak çıkmış ancak kodlama tekniğindeki bir özellikten dolayı gelişen bir arama motoru haline gelmiştir.

Blogların Gelişimi
1998 yılı itibariyle Google’ın çıkmasıyla birlikte PPC (pay per click) tıklama başına ödeme pazarlaması yani farklı sitelerde reklamlara tıklandıkça reklam veren şirketlerin ödeme yaptığı pazarlama yöntemi ortaya çıktı, ilk zamanlarda her ne kadar web siteleri bloglar gibi kullanılma mantığında olsa da çift yönlü olmayan bir mantıkla çalışmaktadır, 1999 senesinde blogger.com sitesi açılmasına rağmen ilk blog yazarı Jason Kuttke’dir, kendisi 1998 de ilk yazılarını yazmaya başlar, Türkiye’de ise ilk blog sitesi 2005 senesinde açılan blogcu.com’dur.

2003 itibariyle e-mail yoluyla pazarlama da dijital kanallar arasına giren bir pazarlama yöntemi olarak ortaya çıktı, ancak bu pazarlama yöntemini spam yani zararlı e-posta gönderme yöntemine çeviren ilk internet kullanıcısı Jeremy Janes 2004 senesinde Virginia eyaletinde 9 yıl hapse mahkum oldu. Spam e-posta otoriteler tarafından ilk olarak bu olayla dolandırıcılık kanalı olarak değerlendirilmeye başlandı.

3G ve Mobil İnternet
Yine 2003 yılında sırasıyla Linkedin, MySpace ve Facebook ile birlikte sosyal medya ortaya çıktı, bu dijital pazarlamacılar için bir devrim niteliğindeydi, çünkü bu medya sayesinde kitlesel pazarlama yöntemlerinden kişisel pazarlama yöntemlerine geçişin yolu açılmış oldu.

2007 senesi itibariyle 3G teknolojisinin ortaya çıkışı mobil kanal kullanımının hızlı bir ivmeye girmesine sebep oldu. 2012 senesi itibariyle 113.9 milyona ulaşan mobil internet kullanıcısı sayısı bu durumun bir sonucu olarak görülebilir.

2000’li yılların başı itibariyle internetin yaygınlaşması ile dijital pazarlama daha da bir önem kazandı, internet sayesinde yepyeni bir iletişim kanalı ortaya çıktı ve müşteriler ile bağ kurma konusunda şirketler yepyeni bir yöntemle tanıştılar.
Müşterilerle bağ kurmanın yanında, pazarlamacılar çift yönlü iletişimin önemini anlamaya başladılar, bu sayede ürünleri ile ilgili geri bildirimler alabilme şansını yüzyüze bir iletişim olmasa da gözlemleyebilme şansını elde ettiler. Gelişen teknolojik altyapılar sayesinde de bu çift yönlü iletişimi  ölçümleyebilir hale geldiler, bu da pazarlamacılara yeni strateji geliştirme yönünde büyük bir yol açtı.

Türk İlaç Sektörü ve Dijital Uygulamalar
Türk ilaç sektöründeki dijital uygulamalara baktığımızda genelde saha ekiplerinin esnekliğini arttırıcı projelerin ön planda olduğunu söyleyebiliriz. Bunun en başında da CRM’i düşünebiliriz, çünkü saha ekiplerinin belki de en eskiden beri ziyaretlerini ilk önce laptopları üzerinde kullanılan veya el cihazlarıyla kullanılan programlar aracılığıyla kaydettiklerini hepimiz görmüşüzdür, bu aşamadaki inisiyatifi aslında bir pazarlama aracı olarak değerlendirmek pek mümkün değildir, ancak tablet üzerinden tanıtımın başladığı dönem itibariyle elektronik tanıtım (e-detailing) kavramının ortaya çıktığına son 4 senedir şahit olmaktayız. Peki ya internet siteleri, mobil uygulamalar, web canlı yayınları, yükseltilmiş gerçeklik (augmented reality).

Internet siteleri dışında kalan dijital uygulamalar son üç-dört senedir ortaya çıkmış olsa da, şirketlerin web sitelerinin internette yer alması daha uzun bir geçmişe dayanır, son senelerde özellikle sosyal medya üzerinden de kurumsal sayfalar oluşturmaya başladığını görüyoruz.

Önümüzdeki dönemlerde dijital kanalların kullanımının daha da artacağını öngörmekle beraber, tanıtım ilkeleri çerçevesinde sağlık çalışanlarının kullanımının da daha da artacağı çok belirgin olarak anlaşılmaktadır.”

Selim Sarıyerli kimdir?
Galatasaray Lisesi, Boğaziçi Üniversitesi Yönetim Bilişim Sistemleri, Galatasaray Üniversitesi Executive MBA mezunu ve Bahçeşehir Üniversitesi’nde Yönetim ve Organizasyon Doktora çalışmalarına devam etmektedir.
İş hayatının ilk 5 senesinde IT alanında çeşitli sektörlerde çalışmış, sonraki 10 sene ilaç sektöründe İş Zekası ve Dijital Pazarlama üzerine uzmanlaşmıştır, şu anda yine bir ilaç firmasında Dijital Projeler üzerine Danışmanlık yapmaktadır.

16 Haziran 2015 Salı

ORGAN BAĞIŞINDA ULUSLARARASI İŞBİRLİKLERİ BAŞLIYOR

Uluslararası kapsamda organ bağışı işbirlikleri yapılması için hayata geçirilen Internaional Transplant Network for Developing Countries projesi kapsamında, yenilikler ve neler yapılacağı üzerine kararlar alınacak.

Bazı üniversite ve mesleki sivil toplum kuruluşları bir araya gelerek oluşturulan platform, Türkiye Organ Nakli Vakfı öncülüğünde Internaional Transplant Network for Developing Countries projesini gerçekleştiriyor. Platform, Türk profesyonellerin sahip olduğu klinik deneyimi, sistem, organizasyon ve eğitim deneyimini International Transplant Network projesi çerçevesinde paydaşlarla paylaşmak ve uzun süreli sürdürülebilir bir işbirliği oluşturmak adına bu projeye ev sahipliği yapıyor.

International Transplant Network (ITN) toplantısı  11-13 Haziran tarihlerinde uluslararası katılımla İstanbul’da gerçekleştirildi. 11 farklı ülkeden organ nakli temsilcilerinin katıldığı toplantıda, organ nakli alanında yapılan çalışmalar anlatıldı. Yeni işbirlikleri ve çözüm önerilerinin de konuşulduğu toplantıda, kadavradan nakil yapmayan ülkeler Türkiye’nin çalışmaları hakkında örnek olan çalışmaları olduğu üzerinde durdu.

Organ nakli ve bağışı gibi bilimsel yönü kadar sosyal yönün de çok önemli bir konuda uluslararası alanda işbirliğini sağlamayı planladıklarını söyleyen ITN Proje Koordinatörü Dr. Ata Bozoklar, “Son dönemlerde organ yetmezliği nedeniyle hayata tutunmayı bekleyen 1 milyon civarındaki hasta için en iyi tedavi seçeneği olarak organ nakli, bilinen tüm tıp uygulamaları içinde zirvedeki yerini halen koruyor. Buna rağmen tüm dünyada organ kıtlığı sınırlayıcı bir faktör olarak organ naklinde önemli bir problem. Her yıl dünya genelinde yüz binden fazla hasta uygun bir organ bulunamadığı için veya organ nakli hizmetine erişemediği için hayatını kaybediyor. Gelişmekte olan ülkelerin, yasal düzenlemeler, ulusal organizasyonlar, eğitim aktiviteleri ve klinik transplantasyona ilişkin çeşitli seviyelerdeki teknik yardım ihtiyaçları olduğu bilinmektedir. Bu noktadan hareketle gelişmekte olan ülkelerde organ bağışı ve nakli hizmetlerini başlatmak, geliştirmek ve iyileştirmek için bir uluslararası transplant ağı oluşturmak ve sürdürülebilir bir teknik yardım programını uygulamak üzere bu proje hazırlandı. Yakın gelecekte projeye katılan ülkelerin önereceği kuruluşlar ile bu platform uluslararası temsil niteliğini alacak” dedi.
Katılımcı ülkelerin organ naklindeki uygulamalarını değerlendiren Türkiye Organ Nakli Vakfı Başkanı Eyüp Kahveci, şu bilgileri verdi: “Projenin birinci fazı olan çalıştayda birinci grubu ağırlıyoruz. Davet edilen 14 Kafkas ve Orta Asya ülkelerinden 11’i katıldı. Diğer ülkelerle ilgili bürokrat işlemler devam ediyor. Organ nakli konusunda bizden farklı seviyedeler, ancak gelişim için teknik yardım ve desteğe bizim gibi iş birliğine açık bir ülkenin mutlaka desteğine ihtiyaçları olduğunu gördük. Maalesef ülkelerin genel sağlık düzeyini göz önüne aldığımızda organ naklinin sınırlı olduğu ülkelerde çok fazla sayıda hastanın hayatını kaybettiğini gördük. Tüm ülkeler organ nakli işlemlerini geliştirmekte oldukça heyecanlı.”

Toplantıya katılan organ nakli temsilcilerinin anlattıklarından yönlendirici bir uygulama görmediklerini dile getiren Kahveci, bazı farklılıklar tespit ettiklerini ve bunların uygulanabilirliğini tartışacaklarını dile getirdi.

Organ kaçakçılığı ile ilgili oluşan yanlış algısının giderilmesi için yapılan uygulamalarda, ülkemizdeki mevzuatlarda her hangi bir eksiklik olmadığını belirten Kahveci, “Uluslararası bir konsensüs dökümanı olan İstanbul deklarasyonunun da ülkemizde yapılmış olması bizim bu konuda yeterli seviyede farkındalığımızın olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda yasal düzenlemelerimiz organ kaçakçılığı konusunda oldukça katı ve diğer ülkelerden de edindiğimiz izlenimde organ trafiğinin önlenmesi noktasında ciddi bir gayret içinde olmalarıdır” diye konuştu.

Bazı ülkelerde uygulanan nüfus cüzdanı üzerine işaret konması uygulaması hakkında Kahveci şu yorumda bulundu: “Nüfus cüzdanına işaret konmasından yana değilim. Bu biraz daha gönüllüyü deşifre edebiliyor. Açık alanlarda bu işaretin görünmesi insanları tedirgin edebilir. Sağlık Bakanlığının veri tabanına kaydedilmesi ve gerektiğinde kullanması daha faydalı olacaktır.”

İnsanların bağış yapması için teşvik etmenin faydalı olacağını düşündüğünü söyleyen Kahveci, ancak bunun kesinlikle maddi olmadan bir takım avantajlar sağlanarak yapılmasının önemli olduğunu kaydetti. 
 
 

10 Haziran 2015 Çarşamba

BOTOX İLE İLGİLİ MERAK ETTİĞİNİZ HER ŞEY

Kırışıkları engellemek için özellikle yüzde oluşan çizgilere botox uygulanması ile ilgili Ankara Üniversite Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Pelin Koçyiğit, merak edilen soruları yanıtladı.
 
Sabah uyandınız, aynaya baktığınızda yüzünüzde çizgiler oluştuğunu gördünüz. Moraliniz bozuldu. Yaşlanıyor muyum diye içinizden geçirdiniz. Yüzünüzde oluşan kırışıklıklardan rahatsız olmaya başladınız. Çizgileri görmemek için ne yapabilirim diye düşünürken, botox aklınıza geldi ve internete bakınca kafanız karıştı. Botox ile ilgili çok farklı yorumlarla karşılaştınız.  Peki aslında işin doğrusu nedir?  Aklınızda bazı sorular var. İşte o sorular ve daha fazlasını Ankara Üniversite Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Pelin Koçyiğit, yanıtladı.

Botox nedir?
Botox; Clostridium botulinum bakterisine ait bir nörotoksin olan ‘botulinum toksin’in ticari preparat adıdır. Botulinum toksin, kasları uyaran sinir uçlarında uyarı oluşumunu engelleyerek kasların kasılmasını geçici olarak zayıflatır. Bu durum botulismus denilen besin zehirlenmesinde ölüme kadar götürebilecek bir kas felci oluşturabilirken botulinum toksinden elde edilen ve tedavi amacıyla kullanılan preparatlarda toksin sadece enjekte edildiği kas içerisinde etki gösterir ve herhangi bir sistemik yan etki oluşturmaz.  Bu sayede botulinum toksini günümüzde istemsiz kas kasılmalarının görüldüğü birçok nörolojik hastalığın yanı sıra kozmetik amaçlı da yaygın olarak kullanılan bir ajan haline gelmiştir. Günümüzde botox uygulamaları kozmetik işlemler arasında tüm dünyada en üst basamaklarda yer almaktadır.

Botox’un kırışıklık tedavisindeki etkisi nedir?
Kırışıklıkların oluşumunu sağlayan en önemli sebep o bölgedeki kasların kasılmasıdır. Mimik kaslarının kasılmalarının toksin ile zayıflatılması mimikler sırasında kırışıklık oluşmasını engellerken aynı zamanda oluşmuş kırışıklıkların da azalmasını sağlar. Kırışıklıkların azaltılması yüze daha genç ve canlı bir görünüm kazandırır.

Botox hangi bölgelerde kullanılır?
Botox’un kırışıklık giderilmesi amacıyla en çok kullanıldığı ve en iyi sonuçların alındığı bölge alın, kaşların arası ve göz çevresini içeren yüzün üst bölümüdür. Yüzün alt bölümleri ve boyunda da kullanılabilmekle birlikte bu bölgelerde genellikle diğer kozmetik uygulamalar daha iyi sonuçlar vermektedir.
 

Botox’un etkisi ne kadar sürede ortaya çıkar?
Botox’un etkisi işlemden yaklaşık olarak 3 gün sonra başlayıp 2 hafta içerisinde maksimuma ulaşır. Etkinliğin yavaş yavaş ortaya çıkması ani dramatik bir değişim olmaması açısından avantajlıdır.

Botox’un etkisi ne kadar sürer?
Botox’un etkinliği uygulama şekli, uygulanan preparatın özellikleri, kişinin kas yapısı ve kırışıklıkların durumuna bağlı olarak yaklaşık 3-8 ay kadar devam eder. Genellikle ilk uygulamalarda etkinlik süresi daha kısadır. Tekrarlayan uygulamalarla etkinliğin uzadığı görülmektedir.

Botox uygulaması ne kadar tekrarlanabilir?
Botox uygulaması için bir engel yoksa istenildiği kadar tekrarlanabilir.

Botox’un etkisi geçtikten sonra kırışıklıklar daha fazla artar mı?
Bu doğru değildir. Hatta düzenli uygulamalardan sonra mevcut kırışıklıkların derinliği azalmaktadır.

Botox dizilere konu olan mimiklerdeki ifadesizliğe neden olur mu?
Botox uygulaması tecrübeli bir hekim tarafından doğru bölgelere, doğru miktarlarda yapıldığında böyle bir sonuç söz konusu değildir.

Botox uygulamasından sonra yüzde şişlik olur mu?
Botox uygulamaları sıklıkla dolgu uygulamaları ile karıştırılmaktadır. Ancak botoxun yüzde şişlik oluşturacak herhangi bir etkisi yoktur. Ayrıca botox uygulamaları duyu kaybına da neden olmaz.

Botox uygulamasından sonra günlük hayatıma devam edebilir miyim?
Botox uygulaması günlük aktiviteleri engelleyecek bir işlem değildir.

Botox derin kırışıklıklarda işe yarar mı?
Derin kırışıklıkları olan kişilerde botox yeterince tatmin edici bir sonuç veremez. Bu tür durumlarda istenen sonuçlar ancak birkaç kozmetik uygulamanın ve sıklıkla cerrahi kozmetik uygulamaların da yapılmasıyla elde edilebilir.

Botox uygulamasının yan etkileri nelerdir?
Botox uygulamasından sonra enjeksiyon yerlerinde geçici bir kızarıklık olabilir. Ayrıca bazı hastalarda başağrısı, mide bulantısı gibi yine geçici olan bulgular nadir olarak görülebilmektedir. Doğru teknikle yapılmayan enjeksiyonlarda veya enjekte edilen toksinin etraf dokuda istenenden fazla yayılması durumunda göz kapağında düşme, kaş kenarlarının aşırı yükselmesi, donuk görünüm, göz çevresinde ödem gibi istenmeyen bazı sonuçlar ortaya çıkabilir. Bu yan etkiler genellikle haftalar veya birkaç ay içerisinde geriler. Kozmetik amaçlı botulinum toksin uygulamalarında ciddi yan etki hemen hiç görülmemektedir. Burada uygulama yaptıracak olan kişilerin özellikle dikkate alması gereken nokta doğru preparatın kullanılarak, tecrübeli bir hekim tarafından doğru enjeksiyonun yapılmasıdır. Bu nedenle hekim seçimi büyük önem taşımaktadır.

Botox uygulamaları ağrılı mıdır?
Botox uygulamaları çok ince uçlu enjektörlerle yapılmakta ancak yine de bir miktar ağrılı olabilmektedir. Bazı hekimler uygulama öncesi topikal anestezik uygulamakla birlikte çoğunlukla buna gerek kalmamakta, işlem sırasında yapılan buz uygulamaları ile çoğu hasta enjeksiyonları rahatlıkla tolere etmektedir.

Botox herkese uygulanabilir mi?
Botox uygulamaları botulinum toksinine karşı alerjisi olduğu bilinen kişilere, myastenia gravis gibi nörolojik hastalıkları olanlara, özellikle uygulama bölgesini tutan kas güçsüzlüğü durumlarında, uygulama bölgesinde yapılacak cerrahi işlemler öncesinde ve kanama-pıhtılaşma sorunu olanlarda uygulanmamalıdır.

Botox gebelikte uygulanabilir mi?
Botox’un gebelik döneminde uygulanmasının gebeliğin seyri veya fötus üzerinde olumsuz bir etkisi gösterilmemiştir. Ancak yine de gebelik döneminde uygulanması tercih edilmemelidir.

Herhangi bir ilaç kullanımı botox uygulamasına engel midir?
Kozmetik uygulamalarda kullanılan dozlar genellikle diğer ilaçlarla ciddi bir etkileşime neden olmaz. Ancak aminoglikozid, siklosporin, kalsiyum kanal blokerleri, kas gevsetici ilaçlar ve antikolinerjik ilaçların yüksek dozlarda botulinum toksininin etkinliğini artırabileceği bilinmektedir dolayısıyla işlem öncesinde kullanılan ilaçlar hekime bildirilmelidir.
 

8 Haziran 2015 Pazartesi

HABLEMİTOĞLU ANKARA ENSTİTÜSÜ’NDE SAĞLIK İLETİŞİMİ EĞİTİMLERİ DE VERİLECEK

Ankara’da yeni bir oluşum olarak kurulan Hablemitoğlu Ankara Enstitüsü açıldı. Enstitü’de farklı alanlarda hizmetler ve danışmanlıklar verilecek, bunların arasında sağlık iletişimi de yer alıyor. 
 
Enstitünün kurucu direktörü Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, ‘’sormak, anlamak, bilmek için yaşam boyu öğrenerek ben de varım diyebilirsiniz” mottosu ile yola çıktıklarını ve yardım ya da rehberlik talebi ile kendilerine başvuran herkese destek olmayı amaçladıklarını söyledi.  Hedeflerinin; insanların sağlığı ve mutluluğu olduğunu ifade eden Hablemitoğlu, farklı kaynak niteliğinde kitap ve dergi gibi yayınlarının da olacağını belirtti.
 
Enstitü, bireylerin duygusal ve düşünsel olarak kendilerini tanımasını, anlamasını ve doğru değerlendirerek yeniden yapılandırabilmesini; yaşamlarındaki sorunlar, kaygılar, sıkıntılar, karmaşalar, korkular ve endişeler karşısında varlıklarını başarı ile sürdürmelerini profesyonel bir bakışla desteklemek ve çözüm üretmek için kuruldu.
 
Hablemitoğlu Ankara Enstitüsü'nün kuruluş felsefesi nedir ve enstitüde hangi alanlarda çalışmalar yapılacak?
Yaptığımız iş insana dokunmak. Akademide yıllardır yaptığım işi piyasa koşullarında yapacağım. Uzman bir aile danışmanıyım, eğitmenim. Yıllardır çeşitli kurum ve kuruluşlara eğitimler planlayarak çalışıyorum. Bütün bunları şimdi kendi adıma yapacağım. Ancak ve tüm bunların yanısıra Necip Hablemitoğlu adını yaşatmak için de çalışacağım. Çeşitli hedeflerim var. Örneğin, bundan sonra her 18 Aralık’ta Dr. Necip Hablemitoğlu adına her yıl bir kaç alanda seçici bir kurul çalışması yaparak ödül vereceğiz. Bunu çok önemsiyoruz. Akademide 29 yıl görev yaptım, bu yeterli bir zamandır benim gibi özgürlüğüne düşkün biri için. Son 6 yılda üniversitemde yoktan var ettiğim ve hem fiziksel mekan hem de akademik olarak yapılanmasını geliştirdiğim çok değerli bir Sağlık Bilimleri Fakültesi bıraktım geride, dolayısı ile çok müsterih ve mutlu ayrıldım. Ayrıca gördüm ki, ben kendi başıma esaslı bir akademiyim, öyleyse neden bunu daha geniş bir yelpazede hizmet etmek için geliştirmeyeyim dedim. Üniversitede son 12 yılda Dekanlık dahil hemen bütün yönetim kademelerinde çalıştım.

Başta aile danışmanlığı olmak üzere özellikle evli ve evlenmeye hazırlanan çiftlere, çocuk sahibi ailelere ve ilişkilerini güçlendirmek isteyen bireylere yönelik danışmanlık ve destek hizmetleri sunmayı amaçlıyoruz. Hablemitoğlu Enstitüsü olarak yardım ve rehberlik talebi ile bize başvuran herkese destek olmak hedefimiz. Yaşam boyu öğrenerek ben de varım diyebilmek için, dileyen herkesi bizimle işbirliği yapmaya davet ediyoruz. Kurumsal, bireysel ve grup çalışmaları kapsamında ‘’tematik seminerler ve eğitimler’’ planlıyoruz. Hedef grubumuz eğitimlerimizde kendisine, ruhuna yatırım yapmak, daha fazla mutlu olmak için kendini ve yaşamı anlamaya çalışan ve bunun için destek arayan tüm bireyler. Gençlere kapımız hep açık, her zaman bizimle olabilirler. Ayrıca Hablemitoğlu Enstitüsü kitap ve  dergi gibi çeşitli yayın faaliyetleri de yürütecek. 
 
 
Enstitünün bir logosu var, "He" olarak belirlenmiş. Nasıl belirlendi?
Aslında fikir şu; Hablemitoğlu Enstitüsü, yani biz kısaca, “He”. Enstitü dememizdeki amaç ise, eğitim ve akademik bir perspektiften üretmek.

Hablemitoğlu Enstitüsü'nün hizmet vereceği alanlar ve konular değerlendirildiğinde; enstitünün sizin akademik uzmanlığınız kapsamında olan konular üzerine mi temellendiriliyor?
Enstitünün, ağırlıklı olarak benim akademik kariyerime odaklı bir çalışma ve hizmet yapısı var. Yanı sıra sağlık iletişimi, etkili iletişim ve konuşma teknikleri gibi konularda alanında uzman ve tanınmış muazzam isimlerin desteği ile çalışmalar planladık. Sırayla duyurularımız olacak. Özellikle ‘’sağlık sektöründe sürdürülebilir ekip başarısı, dönüşümcü liderlik, sağlık iletişiminde sosyal kapitali anlamak ve kullanmak’’ gibi kurumsal tematik eğitimlere dayalı konuları da çalışmalarımız arasına aldık. Bu konularda özellikle iddialıyız.
 
 
‘’Sağlık İletişimi’’ nedir?
Kısaca söylersek, sağlık iletişimi bir iletişim stratejisidir. Amacı çeşitli sağlık sorunları ile ilgili bireyleri, kurumları ve toplumu bilgilendirmek ve farkındalık yaratmaktır. Sağlık iletişimi kapsamında hastalıkları önleme, sağlığın geliştirilmesi, sağlık politikası ve yaşam kalitesinin arttırılmasına ilişkin tüm eğitici, bilgilendirici etkinlikler yer almaktadır. Bireylerin ve toplum sağlığının geliştirilmesi, sağlıkla ilgili davranış değişikliği için iletişim uygulama ve faaliyetlerinin tümüdür.

Hangi konuları sağlık iletişimi başlığı altında değerlendirebiliriz?
Esasında sağlık iletişimi adı altında o kadar çok etkinlik sayılabilir ki… Bunların başında klasik iletişim de gelmektedir, örneğin sağlıkla ilgili tüm mesajların ve anlamlarının belirli formlardaki sembolik etkilerinden yararlanılan hepimizin bildiği ‘’kamu spotları’’ bu kapsamdadır.  Yanı sıra sağlıkla ilgili inanç modellerinin, davranışların ve bunların sonuçlarının birbiri üzerindeki etkilerini ortaya koymaya çalışan teori, araştırma ve uygulamaları anlaşılır tekniklerle tanıtma ve açıklamaya dayanır. Sağlığın geliştirilmesi, korunması ve sürdürülmesi sağlık iletişiminin temel konularıdır. 
 
 
Toplum ve sağlık çalışanları açısından sağlık iletişiminin önemi nedir?
Sağlık iletişimi dendiğinde son yıllara kadar genellikle doktor, hemşire ve diğer sağlık çalışanları ile hastalar, hasta yakınları arasındaki iletişim anlaşılmaktaydı. Daha sonra buna hasta haklarının korunması bağlamında kurulan etkileşim de dahil edildi. Oysa bugün sağlık iletişiminin sağlık hizmetinin önemli bir parçası olarak ayrı bir uygulama ve uzmanlık alanı olduğunu konuşuyoruz. Çünkü sağlık sadece hastalık ya da  engelli olmamakla tanımlanabilecek bir değer değil, sağlık; fiziksel, psikolojik ve sosyal tam bir ‘’iyilik hali”dir. Dolayısıyla bugün sağlık iletişimi dediğimizde “hastalıkların önlenmesi” amacı yerini  “sağlığın desteklenmesi ve yaşam kalitesi’’nin yükseltilmesi hedefine bırakmıştır.  Bu değişim iletişimin kaçınılmaz biçimde önem kazanmasına neden olmuştur.  Sağlığın desteklenmesi ya da geliştirilmesi sürecinde sağlığın öznesi artık tek başına hekimler ya da diğer sağlık çalışanları değildir.  Toplum ve bireyler sağlığın asıl kaynağıdır.  Tıp bilimi ve eğitimi insanların davranışlarını, sağlıkla ilgili seçimlerini ve sağlık politikalarını dikkate almak zorundadır. Bu yapısal dönüşüm içinde sağlık daha fazla toplumun denetiminde olmalıdır. Bu durum artık her düzeydeki sağlık çalışanlarının toplumla, kurumlarla ve bireylerle iletişiminin her zamankinden daha farklı olmasını gerektirmektedir.
 
Toplum sağlığı açısından sağlık iletişiminin önemi nedir?
Toplumda sağlıklı yaşam biçiminin yaygınlaşması için bireylerin bunu benimsemelerine ve yaşam biçimine dönüştürmeleri, bir dizi davranış̧ değişikliğine dayanmaktadır. Davranış değişikliği yaratmak zaman alan bir süreçtir. Reçete yazmak ya da çeşitli tedavi yöntemlerini uygulamakla gerçekleşmez. Örneğin; çevre sağlığı, işçi sağlığı gibi konularda yasal düzenlemeler çok işlevsel olmakla birlikte tek başına yeterli değildir, bunun önemi, yararlı sonuçları topluma ve bireylere anlatılarak ikna edilmelidir. Sağlıklı davranışların yaygınlaşabilmesi toplumun ve bireylerin benimsemesi ile mümkündür. Bu noktada sağlıkla ilgili tüm mesajların topluma kolay algılanabilir ve anlaşılır biçimde, bilgi gereksinimlerini karşılamayı sağlayan bir dille en uygun içerik ve yöntemlerle iletilmesi önemlidir.

Toplumun sağlıkla ilgili konularda duyarlılığını artırmayı ve en temel sağlık bilgilerinin yaygınlaştırılması doğru bir sağlık iletişim stratejisi kullanılarak gerçekleştirilebilir. Örneğin AIDS konusunda toplumun duyarlılığını artırmak için temel bulaşma ve korunma yollarına ilişkin bilgilenme iletişimin temel amacıdır. Ya da sigara bırakma ile ilgili düzenlenecek kampanyalar sigara kullanmanın karşısında bir toplumsal duyarlılık oluşturmayı amaçlayarak sonuca ulaşmalıdır. Burada özellikle söylememiz gereken önemli bir nokta var, genel olarak sigaradan toplumu koruma ile ilgili iletişim kampanyaları bireylerde bir korku dalgası yaratarak sigara kullanmaya ilişkin duyarlık yaratmayı hedeflemektedir. Bu noktada vurgulanması gereken önemli bir konu var, sigara reklamları yasaklandığı için sağlık iletişimi faaliyetleri daha rekabet edebilir bir zeminde sürdürülmektedir.  Ancak özellikle bebeklerin anne sütü ile beslenmesine ilişkin alışkanlık yaratmaya yönelik sağlık iletişimi kapsamında pek çok kampanya yürütülmektedir. Bu kampanyalar hazır bebek mamaları ve ek besinlere yönelik pazarlama faaliyetlerinden daha etkin olmak zorundadır. Çünkü farkındalık ve duyarlılık yaratmak uzun soluklu bir çalışma gerektirir. Bu kimi zaman maliyetleri artırsa da ilerleyen zamanda daha kalıcı sonuçlara ulaşmayı sağlar. Topluma yönelik sağlık iletişimi çalışmaları, bilgilendirmeye ve davranış̧ değişikliğine yöneliktir. Burada sivil toplum örgütlerinin desteği de çok önemlidir. 



Hastaneler, sağlık iletişimini nasıl değerlendirmelidir?
Hastaneler sağlık iletişiminden çeşitli boyutlarıyla yararlanabilirler. Halkla ilişkiler ve hasta hakları birimleri aracılığı ile hastaları yüz yüze bilgilendirme ve tanıtım faaliyetlerinin yanı sıra, web ve akıllı telefon uygulamaları, sosyal medya olanaklarından yararlanabilirler. İletişim yaşamın akışı içinde hepimizin ihtiyacı, sağlık çalışanları ve hastalar ile hasta yakınları arasında köprü kurarak karşılıklı anlaşılabilirliği arttıracağından, Malpraktis’ten tutun da çeşitli maliyetleri azaltması açısından etkili ve gerekli. Sağlık çalışanlarının lisans eğitimleri içinde özellikle sağlık iletişimi en azından bir ders olarak yer almalıdır.  Hastanelerde zaman zaman sağlık iletişimi eğitim programları düzenlenerek konu gündemde tutulmalıdır. 
 
Medyadaki sağlık haberleri nasıl olmalıdır? Medyanın sağlık iletişimindeki rolü nedir?
Medyanın bütün çeşitleri içinde sağlık iletişimi sorumluluk içermelidir. İletilecek bilgi, çeşitli sağlık uygulama ve tedavi önerilerinin hastaların haklarını ihlal edebilme olasılığı yüksektir. Son yıllarda televizyonlarda giderek popülaritesi artan doktor ve sağlık programları bu kapsamda pek çok kötü örnekle insanları etkilemekte ne yazık ki... Özellikle görsel medyada sağlık iletişiminin etkin ancak doğru olmayan bir biçimde kullanıldığına tanıklık ediyoruz. Özellikle ev kadınlarını hedefleyen programlarda iletilecek bilginin bütün aile bireylerini etkileyeceği hiç bir zaman unutulmamalı. Sorumluluk altı kalın kalın çizilmesi gereken duyarlıkların başında geliyor.

Sağlık alanındaki gelişmeleri değerlendirdiğinizde, sağlığın geleceği açısından sağlık iletişiminin önemi nedir?
Son yıllarda sağlık iletişiminin teknolojinin de gelişmesi ile birlikte konvansiyonel iletişimin dışına çıkması söz konusu. Özellikle dijital sağlık ve sosyal medya uygulamaları, çeşitli sektörlerde ve çeşitli hedeflere yönelik olarak sağlık iletişiminin boyutlarını genişleterek bambaşka bir yapı ortaya koymuştur. Bu durum biraz daha geliştikçe ve benimsendikçe sağlık iletişimi açısından bir fırsat ve sağlığın geliştirilmesi için hızlı bir değişim olarak kabul görecektir. 
‘’Sağlık İletişimi’’ konusuyla ilgili son olarak eklemek istedikleriniz neler?
Sağlık iletişimi ülkemizde önemi yeni fark edilmeye başlanan bir alan, doktor, hasta, medya çalışanları, sağlık alanında eğitimci olan herkesi kapsıyor.  Teknolojinin de desteği ile vazgeçilmez olma yönünde bir ivme kazandı. Sağlık okur-yazarlığını da içine alacak bir biçimde özellikle iletişim fakültelerinde ana bilim dalı olmayı, disiplinler arası araştırmalarla desteklenmeyi hak ediyor.   

Hablemitoğlu Ankara Enstitüsü’nü hablemitoglu.net web sitesinden, @hablemitoglu_ae Twitter hesabından ve facebook.com/HaEnet sayfası üzerinden izleyebilirsiniz.
 

7 Haziran 2015 Pazar

TÜRKİYE'DE 3 MİLYON KİŞİ KALP YETERSİZLİĞİ RİSKİ ALTINDA

Türk Kardiyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Lale Tokgözoğlu, "Kalp Yetersizliği Günü'nde" önemli rakamlar paylaştı. Tokgözoğlu, Türkiye'de 1,5 milyon kişinin kalp yetersizliği hastası, 3 milyon kişinin hastalık riski altında olduğunu söyledi. Tokgözoğlu, Türkiye'de insanların kalp hastalıklarına Avrupa ve ABD'ye göre 8 yaş önce yakalandıklarını vurguladı.
 
Türk Kardiyoloji Derneği (TKD) Kalp Yetersizliği Farkındalık Günü kapsamında hastalığa dikkat çekmek amacıyla Ankara’da bir toplantı düzenledi. TKD Başkanı Prof. Dr. Lale Tokgözoğlu (Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji ABD), TKD Kalp Yetersizliği Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz (Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji ABD), TKD Kalp Yetersizliği Çalışma Grubu Önceki Başkanı Prof. Dr. Yüksel Çavuşoğlu (Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji ABD), TKD Genel Sekreteri Prof. Dr. Adnan Abacı (Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji ABD) ve Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Başkan Yardımcısı Dr. Bekir Keskinkılıç’ın katılımıyla gerçekleşen toplantıda günümüzde görülme sıklığı giderek artan hastalıkla ilgili güncel bilgiler aktarıldı.

Hastalığın önümüzdeki 15-20 yıl içinde toplum sağlığını tehdit eden boyutlara ulaşacağına dikkat çeken Türk Kardiyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Lale Tokgözoğlu,  Avrupa ülkelerinde 15 milyon, ABD’de 6 milyon, Türkiye’de ise yaklaşık 1,5 milyon kalp yetersizliği hastasının bulunduğunu bildirdi. Türkiye nüfusunun yaşlanması sonucu bu rakamın önümüzdeki 10 yıl içinde en az 2-3 kat artacağını öngördüklerini belirten Prof. Dr. Tokgözoğlu, bugün için ülkemizde 9 milyon kişinin kalp yetersizliği gelişimi açısından risk altında olduğunu ifade etti. Bu kişilerin üçte birinde ise yakın zamanda kalp yetersizliği gelişeceği öngörülüyor. Hastalıkta beklenen yaşam süresinin pek çok kanser türünden daha kötü olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tokgözoğlu, hastalığın hayat boyu tedavi gereksinimi, sık hastaneye yatma ihtiyacı, komplike ve pahalı cihaz tedavisi uygulamaları nedeniyle aynı zamanda sağlık ekonomisi üzerine yüksek maliyetler getirdiğine işaret etti.

Kalp Yetersizliği Önlenebilir Bir Hastalık
Kendini başlıca nefes darlığı, ayaklarda şişme ve çabuk yorulma şeklinde gösteren kalp yetersizliğinde ayrıca öksürük, iştahsızlık, vücut ağırlığında değişiklik, gece sık idrara çıkma, yorgunluk ve bitkinlik şikâyetleri de görülebiliyor. Ancak kalpte yapısal değişiklikler bu yakınmalar ortaya çıkmadan uzun süre önce başlıyor. Bu da kalp yetersizliğine adım atmaya hazır potansiyel büyük bir hasta grubunun olduğuna işaret ediyor.

Hipertansiyon, şeker hastalığı, obezite, kalp damar hastalığı, kronik akciğer hastalığı, kronik böbrek yetmezliği, kalp kapak hastalığı, kalp ritim bozuklukları, kalp kası hastalığı veya doğumsal kalp hastalığı kalp yetersizliğine zemin hazırlıyor. Bu hastalıkların zamanında tespiti ve tedavisi kalp yetersizliğine gidişi yavaşlatıyor, hatta önleyebiliyor. Bu nedenle yakınmalar ortaya çıkmadan önceki dönemlerde yapılacak girişimler ile kalp yetersizliği önlenebilir bir hastalık olarak değerlendiriliyor.

Türkiye’de Kalp Daha Erken Yoruluyor
Türkiye'de 40 yaş sonrası kalp yetersizliği riskinin yüzde 20 olarak tespit edildiğini anlatan Tokgözoğlu, "Avrupa ve ABD'de kalp yetersizliği hastalarının yaş ortalaması 70 iken ülkemizde bu ortalama 62'dir. Kalp yetersizliği olgularının yüzde 20'sini 1 yıl içinde kaybediyoruz. Yaşam beklentisi prostat, kalın bağırsak, deri, meme, rahim kanserlerine göre daha düşük. Hipertansiyon, şeker hastalığı, obezite, kalp damar hastalığı, kronik akciğer hastalığı, kronik böbrek yetmezliği, kalp kapak hastalığı, kalp ritim bozuklukları, kalp kası hastalığı veya doğumsal kalp hastalığı, kalp yetersizliğine zemin hazırlıyor. Kalp yetersizliğinde erken tanı, hastalığın ciddiyetinin ortaya konması ve buna göre oluşturulacak tedavi planının yakın takip altında uygulanması ölüm oranlarının azaltılmasını sağlıyor. Bu hastalarda ilaç tedavisine ek olarak yaşam tarzı değişiklikleri; tuzsuz diyet,  sebze meyve ağırlıklı beslenme, kilo kontrolü, düzenli egzersiz programları  ve gerekli olgularda kalp pili tedavisi veya kalp şoklama cihazlarının uygulanması yaşam kalitesinin düzeltilmesi ve ölümlerin azaltılmasında etkili oluyor” dedi.

Ayak Bileğinde Şişlik, Öksürükle Uyanmaya Dikkat
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yüksel Çavuşoğlu, Dünya Sağlık Örgütü'nün kalp yetersizliğini gelecek 15-20 yıl içinde toplum için en önemli tehdit olarak açıkladığını ifade etti. Çavuşoğlu kalp yetersizliğinin belirtilerini şöyle anlattı: "Nefes darlığı, ayak bileği ve bacaklarda şişlik, çabuk yorulma, çarpıntı, gece uykudan öksürükle uyanma, gece sık idrara çıkma, iştahsızlık ve bulantı, karında şişlik ve rahatsızlık, hızlı kilo alımı, baş dönmesi."

Tuzsuz Diyet, Sebze Ve Meyve Ağırlıklı Beslenme
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adnan Abacı ise hastalığın tedavi yöntemlerini anlattı.
Kalp yetersizliğinde erken tanının, hastalığın ciddiyetinin ortaya konması ve oluşturulacak tedavi planının yakın takip altında uygulanması için önemli olduğuna dikkati çeken Prof. Abacı, "Bu hastalarda ilaç tedavisine ek olarak yaşam tarzı değişiklikleri (tuzsuz diyet, sebze meyve ağırlıklı beslenme, kilo kontrolü, düzenli egzersiz programları vb) ve gerekli olgularda kalp pili tedavisi veya kalp şoklama cihazlarının uygulanması yaşam kalitesinin düzeltilmesi ve ölümlerin azaltılmasında etkili oluyor" diye konuştu.