30 Aralık 2015 Çarşamba

DOKTORLAR VE BİLİM İNSANLARI MEDYA DENİLDİĞİNDE KAÇA AYRILIR?

Hastane koridorlarında dolaşırken, adından söz ederken bile saygı duyulan bir hocanın odasını sordum. Görevli, ileride sağdaki ikinci oda olduğunu söyledi. Adımlarımı sıklaştırarak yürüdüm ve kapıyı tıklayıp araladım. Elindeki işlere odaklanmış şekilde çalışan Hoca, başını kaldırıp bana baktı. Kendimi tanıtınca da, “Hoşgeldiniz” dedi. 

Nezaket ve içtenlikle karşıladı ve hemen çikolata ikram etti. Ardından da ne içeceğimi sordu. “Kahve” dedim, sohbet koyu olacaktı ve en yakışan içecek kahve olmalıydı. Güler yüzle konuşmaya başlamadan, “Eğer senin güvenilir olduğunu refere etmeselerdi kesinlikle konuşmazdım. Gazetecileri pek sevmem, medyada olmak benim için önemli değil” dedi. Kahvelerimiz geldiğinde çalışmalarını hayranlıkla dinlemeye başlamıştım bile… 

Bilim camiası medya denildiğinde üçe ayrılıyor. Bir kısmı tamamen medyada görünmeye karşı olurken, diğer kısmı ise medyada olunca kendini yeterli hissediyor. Bunların ortasında olup, bilinçli şekilde medyada olmayı dengeleyenler de diğer bir grubu oluşturuyor. 

İlk bölümdekiler gazeteci kelimesini duyar duymaz arkasına bakmadan kaçıyor. Sadece çok zorlayınca konuşuyorlar. Bilimsel kimliklerine medyada olmayı eklemek istemiyorlar. Onlara göre medyada olmak bilimsel yetersizliğin kapatılması için bir araç. 

İkinci bölümdeki ise, “herkese konuşmam” deyip, gördüğü her gazetecinin peşine düşüp onunla haber yapmak için yanıp tutuşanlar. Onlar için bilimsel kimlik önemli olmayıp, amaçları meşhur olmak. Nerede ya da kimle konuştuğu da önemli değil. Hatta bazıları kendi alanı dışında da konuşup, gündeme gelmekten mutlu oluyor. Bilim camiası bu tipleri dışlarken, gazetecilerde böylelerine boşta kalınca “nasıl olsa boşlukları doldurur” diye bakıyorlar. Böyleleri, saygınlıktan değil, parasını verdiği için televizyondaki yerini alıyor.  Unutmadan TV’de sağlık programlarına çıkanlara para ödenmiyor, genellikle doktor ya da bilim insanı programı hazırlayanlara ya da aracılara para ödüyor genellikle. 
Üçüncü aşamadakiler ise işi dengede tutanlardır. Böyle davranan bilim insanları, gazeteci seçmesini bilirler. İşin uzmanı olması gerektiği, söylediği cümlelerin yanlış aktarılmasının önüne geçen isimlerdir. Haberin yayınlanacağı yeri ve özelliklerini öğrenir. Konuşacağı konuya hakimdir ve uzmanlık alanı dışında ise konuşmayı kabul etmez. Böylece çizgisini ve sınırlarını belirlemiş olur. Saygınlığı hem bilim camiası hem de medya tarafından kabul edilir. 

Her şeyde olduğu gibi haber olma konusunda da dengeyi tutturmak çok önemlidir. Eğer dengeyi tutturamazlarsa vezir olacaklarına rezil olup, medya meraklısı konumuna düşerler. Bu durumda sahip olunan unvanın da bir önemi kalmaz. 

Sonuç olarak saygınlığınızı, sınırlarınızı ve çizginizi koruyarak medyada yer almayı sağlamak en güzelidir. 

28 Aralık 2015 Pazartesi

DİPLOMA VE YAYINA, “BOŞ VER” DİYENE GÜVENMEYİN!

Sözde Uzmanlardan Korunma Kılavuzu

Sağlık alanında sözde uzmanlardan korunmak için öncelikle kişinin diplomasına bakılması gerektiğini belirten Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz, “Konuşmacıya “Diplomanız ve uzmanlığınız hangi alanda?” sorusunun ardından, “Konuyla ilgili kaç tane bilimsel makale yayımladınız?” sorusu yöneltilebilir. Bu soruya “Boş ver onu” diyenin uzman yorumlarından uzak durmak gerekir. Olsa olsa, bu kişi, “entelektüel” bir dinleti niyetine dinlenilebilir. Neticede herkesin konuşma özgürlüğü vardır” dedi. 

Sağlık alanında her geçen gün sözde uzmanlar çoğalırken,  bilim insanları bu durum ile mücadele ediyor. Konuştuğu alanda uzmanlığı olmadığı halde, sağlıkla ilgili tavsiyeler verenlerle sık sık karşılaşıyoruz. Uzmanlık alanı olmayanların konuşmalarının da yanıltıcı olabileceği konusunda uzmanlık dernekleri uyarıyor. “Uzman” olmak için önce diplomanın olması gerektiğini belirten Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz, “sonra da konuyla ilgili ve bilimsel süzgeçlerden geçmiş yayınlarınız olmalıdır. Bunun, bilim üreten ülkelerde başka yolu da yoktur” dedi. 

Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz, sözde uzmanlara karşı dikkat edilmesi gerekenlerle ilgili soruları cevapladı.

Sözde uzman kimdir?
Merriam-Webster uzmanı, “having, involving, or displaying special skill or knowledge derived from training or experience” (bir özel yeteneğe veya eğitim ya da tecrübeden kaynaklanmış bilgiye sahip olmak, içermek veya göstermek) şeklinde tanımlamaktadır. Bu durumda, uzmanlık, bilginin konuyla ilgili eğitimden ya da tecrübeden kaynaklanması halinde “özde” uzmanlıktır. “Özde” uzman, bu tanımda belirtilen genel tanımın merkezinde ya da merkezine yakın bölgede yer alan tüm kişilere denilebilir. Akademik açıdan bakıldığında, uzmanlık; ölçülebilir ve belgelenebilir olmalıdır. Konuyla ilgili okul, yüksekokul, master, doktora gibi dereceniz ya da diplomanız yoksa, uzmanlığınız kelimenin tam karşılığıyla “sözde”dir. 

Uzmanlık alanında başka kriterler var mı?
Ölçülebilirlik, ilgili bilimsel veri tabanlarında konuyla ilgili yazılarınızın olmasına bağlıdır. Uzman, konuştuğu kadar değil yazdığı kadardır. Bir somut örnek olarak, Mehmet Öz, çok iyi kalp ve damar cerrahıdır ve uzmanlık alanı budur. Çünkü bu konuda çok sağlam bir eğitim almıştır. Öte yandan, programında işlediği konular, uzmanlık değil daha ziyade medyatik alanıdır. Dolayısıyla, konuştuğu konularda uzman değildir. Nitekim, arka planında kalabalık bir ekibi olmasına rağmen, bir hatasının ciddi sonuçları olmuş ve televizyon programı kariyerini tehlikeye atmıştır. 

Bilimsel niteliği ya da niceliği konusunda nelere bakılmalıdır? 
Bilimsel veri tabanları, bilim insanlarının uzmanlık alanlarında hazırlamış oldukları yazıların bulunduğu, bunların konularına göre indekslendiği ortamlardır. Bir kişinin, konu hakkındaki “spesifik” uzmanlığı buradan ölçülür. Çünkü, bilimsel veri tabanları, hazırlamış olduğunuz yazının bilimsel niteliği konusunda süzgeç özelliğine sahiptir yani, akademik ve bilimsel değeri bağımsız hakem sürecinden geçer. Bu süzgeçlerde yukarı doğru hareket, bilimsel değerin artışı ile orantılıdır. Kişisel blog, web sayfası gibi ortamlarda paylaşılan yazılar ve fikirler bilimsel veri tabanı süzgecinden geçmediği için, uzmanlık değerinin tayininde, kategori dışı kabul edilir. Bu gibi yerlerde paylaşılan yazılar daha ziyade kişinin entelektüel niteliğini gösterir. Bilimsel niteliği ya da niceliği konusunda bilgi vermez.

Uzmanlık konusunda sınıflandırmalar var mı? 
Size danışılan konuda bilimsel veri tabanlarında ne kadar fazla sayıda yazınız varsa (niteliksel), o kadar “spesifik uzman” olursunuz. Hele bir de bu bilimsel veri tabanlarından kıymetli olanlarında konuyla ilgili yazınız varsa (örneğin Nature gibi dergiler) bu “katmerli spesifik uzmanlık” olur. Bu noktada, “spesifik uzmanlık” ile “alt uzmanlık” ya da “üst ihtisas” anlaşılmalıdır. Bir konu hakkında, kişinin çok kafa yorduğu, çok düşündüğü ve çok çalıştığı ve çok ürettiği anlamına gelir. Zaten, Nobel ödülü gibi büyük prestijli ödüller de, tıpkı Aziz Sancar hocamızda olduğu gibi, böyle kişilere verilir. Tıp alanındaki gelişmeler günümüzde piramidal bir bilgi yapısını gerekli kılmaktadır. Amerikan standartlarında uzman, çok küçük bir alt bilim alanında hemen hemen her şeyi bilen, bilgi üretiminin tam merkezinde olan insan için kullanılır. Bu kişiler bilgi piramidinin tepesinde yer alırlar. Bu kişiler “knows everything about nothing” (-hemen hemen-hiçbir –olan- şey hakkında her şeyi bilen) şeklinde tanınır. Öte yandan bilgi piramidinin en altında yer alan kişiler, uzmanlaşmamış, özelleşmemiş, genele haiz bilgiyi kullanan kişiler olarak bilinir ve “knows nothing about everything” ” (her şey hakkında hiç bir şey bilmeyen-ya da bildiği şey çok sınırlı olan-)  olarak tanımlanır. Dolayısıyla, “serbest atış” ya da “desteksiz atış”, sonuçta bilimsel açıdan haklı çıksanız bile, kişiye sadece entelektüel saygınlığı kazandırır, uzmanlık saygınlığı kazandırmaz. Bazı konularda, “ben bunu aylar-yıllar önce böyle söylemiştim, bak haklı çıktım” diyenlere, “bu vakte kadar ne yaptın o zaman” diye sorulur. 

Bu iki noktadan hareketle, “uzman” olmanız için önce diplomanız olmalı (konu üzerinde eğitim aldığınızın ispatı için), sonra da konuyla ilgili ve bilimsel süzgeçlerden geçmiş yayınlarınız olmalıdır. Bunun, bilim üreten ülkelerde başka yolu da yoktur. 

Sözde uzman nasıl anlaşılır?
“Sözde uzmanın” anlaşılmasında bazı anahtar hususlar vardır. Birincisi, sağlık alanı, doğası gereği, gri bir alandır. Tababette iki kere iki pek çok kere dört etmez İki kere iki, muhtemelen 3.5 ile 4.5 arası bir yerlerdedir. Bu konuda, en güzel anekdotlardan birisi bir anatomi hocasının ağzından şöyle anlatılır. Anatomi, tıbbın en az değişen, dolayısıyla kesin bilgi içeren alanlarından birisidir. Anatomi hocası, tıp fakültesinde ilk dersine girer ve söze şöyle başlar. “Arkadaşlar bu yıl size anlatacağım bilgilerin yüzde 50’si 10 yıl sonra yanlış çıkacak. Hangi yüzde 50’lik dilim olduğunu bilmediğim için ben size hepsini anlatacağım”. Dolayısıyla, uzmanlık dereceniz yükseldikçe, ifadelerinizdeki kesin hükümlülük yerini bilimsel olasılık ve yanılma olasılığına dair ifadelere bırakır. Ayrıca, uzman kişi, uzmanlık alanıyla ilgili bilimsel araştırmalardan bahsederken, olumlu ve olumsuz yönlerini, çalışmanın eksikliklerini, artılarını ve eksilerini birlikte ele alır. Bilimsel araştırmanın sonuçlarından bahsederken, hangi kısımlarında kişisel yorumda bulunduğunu da belirtir. Biz buna “matematiksel olasılık dili” deriz. Bilimsel ifade matematiksel olasılık hesaplarına dayanır. Bilim kesinlik içermez, her zaman bir yanılma payı içerir. Sözde uzman ise, satışa sunduğu bilgi konusunda kesin hükümler içeren ifadeler (eyyamcı ifade tarzı) kullanmayı sever. 

Korunma yolları kolay değildir. Bilimsel ifadedeki olasılık dilinin aksine, popülarite kazanmanın dili kesinlik ifade etmekle eş değer hale gelmiştir. Bunda, “paternalistik” yetişme tarzımızın da rolü olabilir. Neticede, “o hoca ya, her şeyi bilir” şeklinde ifade edilen bu algı var oldukça ve matematiğin olasılık dilini okullarda benimsetmedikçe bunun da değişmesi zordur. Korunma için şöyle bir yol “mübah” kabul edilebilir. Konuşmacıya “diplomanız ve uzmanlığınız hangi alanda sorusunun ardından, konuyla ilgili kaç tane bilimsel makale yayımladınız?” sorusu yöneltilebilir. Bu soruya “boş ver onu” diyenin uzman yorumlarından uzak durmak gerekir. Olsa olsa, bu kişi, “entelektüel” bir dinleti niyetine dinlenilebilir. Neticede herkesin konuşma özgürlüğü vardır.

Sözde uzmanların ne gibi zararları olabilir?
Sözde uzmanların en önemli zararı, hüküm ifade etmeleri nedeniyle, bilimsel paradigmanın yıllara dayalı birikimini ve de önerilerini bir anda boşa çıkarması riskidir. Pek çok kişi, bu “sözde uzmanlar” yüzünden sağlığından olmuştur. Ancak, “su-i misal emsal teşkil etmediğinden”, olumsuz örnekler medyaya yansımamakta anekdotal olarak ya da yanlı olarak (çıkar ilişkisi) olumlu örnekler yansıtılmaktadır. Tıpta, yüzde 100 faydalı bir ilaç ya da tedavi yoktur. Her ilacın ya da tedavinin olumlu-gerekli-faydalı yanları, olumsuz-gereksiz-zararlı yanları vardır. “Bir tedavinin ya da ilacın, belirli bir hastalık için olumlu-gerekli-faydalı yanları, olumsuz-gereksiz-zararlı yanlarını geçtiği noktada uygulama kararı veren kişiye “uzman” denir. Örneğin, aspirinin kalp krizine karşı koruyucu bir ilaç olduğu bilinmektedir. Oysa, aynı aspirin ölümcül olabilen mide kanamasına da yol açmaktadır. Bu durumda aspirin, kimlere verilmelidir? Tabi ki, kalp krizi geçirme riski kanama riskinden yüksek olan hastalara… Bunu tartmak, kar-zarar dengesini ölçmek, riskleri hesaplamak, bunları hastayla paylaşmak “uzmanlık” işidir.

Diğer bir önemli zarar da, bu kişilerin yorumlarındaki “harbi” olma “inandırıcı” üsluba sahip olma durumudur. İşin ilginci, pek çoklarının farklı gruplarla (ilaç firması olması gerekmiyor), ticari unsurlarla çıkar ilişkisi olmasına karşın, bunların hiç birisi konuşma ya da açıklama öncesi deklare edilmemekte, dolayısıyla dinleyici açık bir biçimde sözde uzmanın çıkarı doğrultusunda kandırılmaktadır. Özde uzman, çıkar çatışması/çakışması deklarasyonunu konuşma öncesi bildiren kişidir. Ciddi bilimsel toplantılarda konuşmacı olmanın önemli koşullarından birisi de budur.

25 Aralık 2015 Cuma

ÖRNEK OLMAK GEREKİR ÖRDEK DEĞİL!

Çocukken, çok çalışan bir öğrenci değildim. Hatta çalışmak yerine, çantayı fırlatıp, üstümü değiştirip yemeği aceleyle yedikten sonra oyun kaçmasın diye soluğu sokakta alırdım. Parkımız vardı, iki salıncaklı bir parktı. Arkadaşlarımla orada soluğu almakla kalmaz, tüm sokakları dolaşırdık. Hatta zillere basıp kaçan çocuklardandım ben. Yaramazlıklarımızın arasında, telefonla arayıp ki o zamanlar daha yeni yeni evlerde telefonlar yer alıyordu. Arayıp, teyzeeee diye abuk sabuk konuşur sonrada dakikalarca gülerdik. Evet biraz yaramazlık yapmışlığım vardır. 

Bisikletimle sokak sokak gezerdim. Hatta annemlerle bir yere giderken, şurada şu var diye ben söylerdim. Annem tek kaşı kalkmış şekilde, “sen nereden biliyorsun” diye sorardı. Ne bilsin, ağaçlara tırmanıp, sokak sokak dolaşıp etrafı keşfetme merakımı. Çocukluk anılarım çok maceralıdır benim. Farklı yazılarda anlatırım. Dergi, televizyon ve gazete kurmuşluğumuz var. O zamanlardan geliyor bu medya meraklarım… 

Çocukluk dönemimde sevmediğim yer okuldu. Hele öğretmenlerimi pek sevmezdim. İlkokulda zorlu bir süreç yaşayınca da sonraki öğretmenleri de sevmiyor insan. Hal böyle olunca, bir öğretmene kızıp bir sene dersime geldiği halde konuşmamışlığım vardır. Dersi nasıl anladım derseniz, aynı branştan başka bir hocaya sorardım anlamadıklarımı. Öğretmen önce öğretmen gibi davranmalı. 

Öğretmen örnek insan olmalı. Öğrenciye nasıl yaklaşacağını bilmeli. Biri yanlış davrandığında da tüm öğretmenlerden acısını çıkartıyor insan. Tabii tüm eğitim sürecim böyle geçmedi, çok sevdiğim değer verdiğim öğretmenlerim oldu ki, bir Türkçe öğretmenim benim hayatımda kırılma noktası oldu. Kendisi öğretmenliğin yanında hukuk okuyordu. Herkese aynı şekilde yaklaşırdı, ancak benim tedirgin olduğum yönlerimin üzerinde dururdu. Ben panikledikçe daha da çok uğraştı benimle, hatta topluluk  karşısında konuşmaktan çekindikçe daha çok konuştururdu. Başta “bu nedir, neden benimle uğraşıyor” derken zamanla bana yaptığı iyiliği anladım. Hatta sınavlarda notum istediğim gibi olmayınca, beni çağırıp kağıdımı inceleyip hatalarımı göstermiştir. O hocam benim için çok çok özeldir. Her daim de öyle kalacaktır. 

Birde İngilizce öğretmenim vardı, “sen hayalimdeki öğrencimsin” derdi. Dil öğrenmeye meraklı olup, sınavlarından hep en yüksek notları alıp, çatır çatır İngilizce konuşuyordum. “Dil alanında eğitim almalısın” diyordu, ben sayısalca oldum. 

Öğretmenlerimle güzel diyaloglarım olmuştur, fizik dersinde uzay, evren, kara delik konusunda saatlerce tartışmışlığım olurdu. Tabii fizik öğretmeni değişince de baktım bilmiyor konuları. En iyi bildiğim ve benim için basit olan fizik sorularını hocaya sorar dersi kaynatırdım, hoca ders boyunca soruyu çözmeye çalışırdı. Öyle de kötü huylarım vardı. 
Üniversite yıllarımda öğretmenlik alanında okuyanları gördüğümde “Bunlar mı öğretmen olacak?” derdim. Yaptıkları bazı davranışları görünce, “Bunlar mı yetiştirecek bizim gelecek nesillerimizi?” diye üzülürdüm. 

Zaman ilerledi, şimdi internette öğretmenlerin paylaşımlarını görünce ne derece şaşırdığımı tarif edemem. Öğretmen demek için bin şahit gerek diyeceğim bir tavır sergileniyor. Öğretmenlik garanti meslek, tatilleri de var algısında rehavetle, ders anlattım bitse de gitsek modunda bir kesim var. Öğretmenlik öğretirken öğrenmek, kendini geliştirmek ve öğrencilerine örnek olmayı gerektirir. Sürekli selfie çekip, sevgililerine gönderme yapmak ya da sorumsuzca davranmak değildir. Öğretmen değil, konuşmaya tenezzül etmeyeceğim kişilere mi çocuklar emanet ediliyor. 

Milli Eğitim Bakanlığı, buna ne zaman müdahale edecek. Yıllardır sağlık camiasının içerisindeyim, sağlık çalışanlarına getirilen şartlar neden öğretmenlere getirilmiyor?
En basit tavsiyelerim:
Dersi veririm biter düşüncesi yerine performans sistemi gelmeli
Tatil günlerini hesaplamak yerine üretmeleri gerekmeli
Kafalarda garanti meslek algısı yerine, gelişen meslek olmalı
Sosyal medyada hal ve hareketlerine dikkat etmeliler. 
Meslekten men gelmeli. 

Sağlık camiası daha çok üretelim diye hayıflanırken, tatil günleri diye halay çeken öğretmenleri görmek çok vahim! 

Sosyal medya ilerleyen dönemlerde insanların karakterlerini daha da ortaya koyacak. Takip ettiğiniz kişiler sizin bilinç altınızı ortaya kokuyor, yazdıklarınız ve paylaştıklarınızla nasıl bir insan olduğunuzu farkında olmadan gösteriyorsunuz. 

İş hayatında ve işe alımlarda sosyal medyalarınız detaylı şekilde inceleniyor. Bir zahmet okullar da öğretmenlerini incelesin. Özel ve devlet okulları tamamı bu kapsamda daha profesyonelce hareket etmeli. Örnek olacak bir mesleğin mensuplarının havuzlarda oyuncak niyetine kullandıkları sarı ördek durumuna düşmemeleri için yapılmalı. 

Her mesleğin mensuplarının farklı sorumluluğu vardır. Bu meslek mensupları da gereğini yerine getirmek zorundadır. Gelecek nesillerimizin sağlıklı, üreten ve sorgulayan şekilde düşünmesi için bir gazetecinin gözlemlerini yazması gerektiğini hissettim. 

Dilerim bilinçli, kaliteli ve üreten gerçek öğretmenler bu sorumluluklarını yerine getirmelerinin yanında, sözde öğretmenlerden kurtulmak için adım atarlar… 


21 Aralık 2015 Pazartesi

PARFÜM SAĞLIĞIMIZI ETKİLER Mİ?

Everest Yayınları/fotoğrafçı Şevket Kızıldağ
Koku atölyesinde yıllardır çalıştığı alanla ilgili bilinmeyenleri Kokular Kitabı ismi verdiği seri ile kitapları ile anlatan Koku uzmanı ve Parfümör Vedat Ozan,  kitabında kokuların tarihinden sağlığa uzanan geniş yelpazede ele almaya devam ediyor. 

Kokulara adanmış bir ömür. Kokular hayatımızı nasıl etkiliyor? Kokuları nasıl kullanmalıyız? Kokular Kitabı’nın yazarı Vedat Ozan,  serinin ikinci kitabı olan Parfümler de , bu kez hayatımızın vazgeçilmez parçası haline gelen ürünlerle ilgili bilinmeyen yönlerini anlattı.  Koku uzmanı ve Parfümör Vedat Ozan, kitabı ile ilgili soruları yanıtladı.

Parfüm nedir?
Koku duyudur, parfüm de duyuya yönelik ürün. Yani doğal halinin dışında koku vermek için planlanması yapılmış her ürün aslında parfümdür. İlla sürülebilir olması veya alkolde taşınması gerekmiyor. 

Deodorant ile parfümün farkı nedir?
Deodorant, ter kokusunun önüne geçmek amacıyla üretilmiş ve çoğunlukla da parfümlendirilmiş bir ürün. Parfüm ise ter kokusundan bağımsız kokulu bir uygulama üzerinizde taşıdığınız. 

İlkiyle sosyal ortama aktarılan kokuyu engellemek istiyorsunuz, ikincisiyle ise bilakis sosyal ortama kokulu mesaj aktarıyorsunuz. 

Eau de toilette, eau de parfüm farkı nedir? Hangisi nasıl kullanılmalı?
Genel anlamda aradaki konsantrasyon farkını açıklamak için icat etmişiz bu tanımları. Eau de Toilette daha az konsantre olanı, Eau de Parfum daha yoğun olanı gibi. Aslında bu çok doğru değil. Sadece konsantrasyon farkının ötesinde bir EdT ile EdP arasında formül farkı da olması gerekiyor. Alışılagelmiş kullanımda EdT'nin gündüz, EdP'nin gece sürüldüğünü düşünürsek koku profilinin tasarımında da ikisi arasında fark beklememiz gerekiyor. Hızlı yaşam, standart üretim gibi sisteme ait unsurlar maalesef pek çok markada bu farkı yok etmiş, sadece yoğunluk olayına indirgemiş ayrımı.

Hatta aslında Eau de Parfum tanımı bile çok geç dönemde çıkmış bir tanım. Başlarda sadece Parfum veya Extrait de Parfum var. Sonra daha da alınabilir olsun diye Eau de Toilette çıkıyor. Hem daha hafif, hem da az yoğun, dolayısıyla daha uygun fiyatlı. Bu ikisi arasında bir pazar dilimi daha yaratmak gereği hissedilince, Eau de Toilette ile Parfum arasına  Eau de Parfum konumlandırılıyor.   

Parfüm seçerken nelere dikkat etmek gerekir? Ten rengi parfüm seçimini etkiler mi?
Parfümün ten üzerindeki yaşamı boyunca deneme süresi ayırmaya dikkat etmek ilk şart. Yani öyle beş dakikada seçim yapmak hiç doğru değil. O parfüm eğer teninizde saatlerce yaşıyorsa, bütün bu yaşam süresini deneme zamanı olarak ayırmak lazım. Neden? Çünkü organik bir seyir izliyor parfümünüz. İlk sürdüğünüzdeki kokuyla iki saat sonraki arasında fark var. Dolayısıyla ilk izlenim asla bütün hakkında fikir vermiyor. Sonradan pişman olmamak için bu zamansal fedakarlığı yapmak şart.

Ten renginden ziyade cildin gözenek yapısına ki ten rengi kesin olmamakla beraber buna dair işaret verir. Ama ne olursa olsun, farklı tende aynı parfüm sandığınız kadar dramatik bir koku farkı yaratmaz. Ben bu iki seçenek arasında denemeye ayrılan sürenin daha önemli olduğuna inananlardanım. 

Yaz kokusu ya da kış kokusu ayrımı var mıdır?
Sosyal beklentiler doğrultusunda, olabilir. Yaz, deniz, açık havayla ilintili bir parfüm, çevrenin beklentisini daha iyi karşılayabilir yaz mevsiminde. Ama esas önemli olan çevrenin değil sizin beklentiniz. 

Doğal ya da sentetik koku ayrımında neye dikkat etmek gerekir?
Ne kadar karışık bir konudur bu. Aslında doğal bile doğal değil çünkü. Siz doğal malzemeyi alıp, çoğunlukla ısıl işleme tabi tutup hammadde haline getiriyorsunuz ki parfüm imalatında kullanabilesiniz. Bu anlamda ürün sonuçta belki doğal ama, doğasında olmayan bir yönünü siz öne çıkarıyorsunuz. 

Şunu da unutmayalım ki bazı malzemeyi de doğal olarak kullanmanız yasak. Misk, civet gibi hayvansal malzemeyi kullanamazsınız çünkü hayvana zarar veriyor veya toptan telef ediyorsunuz kokulu bölgesine erişmek için. Bu durumda elinizdeki tek seçenek laboratuvarda sentezlenmiş ve doğalının kokusunu bir dereceye kadar taklit edebilen yapay molekülleri kullanmak oluyor. 

Doğal veya yapay, esas olan aslında kullanım miktarı itibariyle sağlığa zararlı olmamalı ve sürdürülebilirlik kriterine uygun olmalı.   



Parfüm nasıl kullanılmalı? Tene mi kıyafete mi saça mı sürülmeli?
Kokuyu en uzun muhafaza eden doğal elyaftır. Saçı da bu bağlamda değerlendirebilir ve saça uygulamanın en verimli uygulama olduğunu söyleyebiliriz. Ama koku moleküllerini taşıyan ortamın, yani alkolün saçta yol açacağı zararları da göz ardı etmememiz gerek. Bunun yerine eğer çok hassas ve açık renk değilse doğal elyaftan kumaşlara da parfüm uygulayabiliriz. Zaten yüzyıllarca insanlar kumaş ve eldivenleri kokulandırdılar tenlerinden çok. 

Pek farkında değiliz ama tene direkt uygulama aynı saçta olduğu gibi cildimize alkol uygulama anlamına da geliyor. Kuruluk, çatlama, kırışma gibi zaman içinde oluşabilecek sorunları da düşünerek cildimize uygulama yaparken abartmamakta elbette sayısız fayda var.

Orijinal parfümler ile imitasyon parfümler arasında ne fark var?
İmitasyon parfümü aldığınızda ilk yarım saat orijinali gibi kokuyor, sonrasında gittikçe orijinalinden uzaklaşmaya başlıyor. Tabi ki kesin kural değil bu, ama oldukça uygun bir genelleme. 

Parfüm hurafeleri hakkında bilgi verir misiniz?
O kadar çok ki, mesela;  “Parfüm sürünce bileklerinizi ovuşturmayın, molekülleri parçalarsınız!” söylemi.  Aslında bilek ovuşturarak yaptığımız tek şey var: ısıtmak. O bölgeyi ısıtınca da oraya uyguladığımız parfümdeki kokulu moleküllerin havaya daha çabuk karışmasına sebep oluyoruz. Bu da o parfümü tasarlayan parfümörün öngördüğü zaman planını biraz bozuyor. Yani bir parfümde ilk açığa çıkan, üst notalar dediğimiz nispeten hafif molekülleri tasarlandığından daha kısa bir sürede geçiyoruz. Olmasa iyi olur elbette ama olursa da dünyanın sonu değil çünkü taş çatlasın 15 dakikalık bir süreden bahsediyoruz. 

Kokular Kitabı-Parfümler'i kimler okumalı?
Koku bir duyu, parfüm ise o duyuya hitap eden ürün. Bizim arzularımız üzerinden dönen, hatta varlığı arzularımızı ihtiyaçlarımızmış gibi algılamamıza dayanan bir sektörden bahsediyoruz. Bu koku olabildiği gibi başka herhangi bir ürün veya sektörde olabilirdi. Kısaca, duyusal algıya hitap eden ürünlerin nasıl tasarlandığını, o hep kapalı kapılar ardında yaşayan, karmaşık ve üstü örtülü ilişkilerin nasıl gerçekleştiğini, gizli kahramanların kimler olduğunu merak eden herkesin okumasını isterim yazarı olarak bu cildin. “Şu parfüm güzel kokar, bu pek fena“ tarzında tek cümle yok kitapta. Anlatılan onlarca hikayenin içinde çaktırmadan sebep ve sonuç ilişkilerinin incelenmesi bol bol var ama. 

Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Bu cildi tek olarak düşünerek yazmadım, zira bu cilt dört ciltlik bir projenin ikinci ayağı. Tüm olarak bu proje dış dünyayla iletişimimizi sağlayan beş duyudan biri olmasına rağmen üzerine en az konuşulan duyumuz olan koku duyusunu tanımayı, insanı, doğayı, içinde yaşadığımız sosyal ve ekonomik sistemi tanıtmayı amaçlıyor. Daha doğrusu o amaçlamıyor, ben amaçlıyorum tabii yazar olarak. Koku duyusuna ilgi duymaya başladığımda en büyük sıkıntım kaynak sıkıntısıydı. Bu konuyla benim gibi başka ilgilenenler veya ilgilenecekler için en azından bu sıkıntıyı bir nebze olsun hafifletebilirsem, ne mutlu bana.
Bundan dolayı sıkıcı bir dil kullanmamaya, bilgileri hikayeler içine gömmeye çalıştım. Zaten yazarken de gözümün önünde neredeyse somutlaşmış olarak günlük hayattan tanıdığım figürler vardı ve ben onlara bir sohbet ortamında bunları sözel olarak nasıl anlatıyorsam yazıya da öyle dökmeye çalıştım. Akademik bir lisanı yok bu kitabın. İşin o cephesine ilgi duyanlar için de her cildin sonuna geniş bir kaynak kitap ve makale listesi koyuyorum.

Mutlaka herkesin okuması gereken kitap, dinlemesini önereceğiniz müzik ve izlenmeli dediğiniz film sizce hangisi?
Süskind'in Parfüm isimli romanını en başta önermem gerekiyor. Tarihi ve sosyal bağlamda gerçek geçmişle birebir örtüşen bir romandır.  Zaten Süskind bildiğiniz gibi aslen tarihçidir. Keza kokuyla bağlantılı olmamasına rağmen insan-doğa-gelişim-evrim ilişkisini anlamak için Yuval Noah Harari'nin Sapiens isimli kitabı. Kokunun biraz daha teknik algısı için de sizin editörlüğünü yapmış olduğunuz Kokuyla Keşfet'ten mutlaka bahsetmemiz gerekiyor. 

Müzik sınırsız bir konu. Çok öznel bir alan telakki ettiğimden öneri yapmayacağım müsaadeniz olursa. Benim eklektik bir zevkim var gibi görünüyor o konuda. Opera da çok seviyorum, progresif metal veya fusion jazz da.

İzlence için de Holywood dışındaki, yani “araba takip sahnesi”, “mutlu son” gibi klişelerin uzağında kalan diğer ülke sinemalarını önerebilirim. Kişisel olarak Nordic Noir denilen türün hastasıyım ama Orta Avrupa sinemasını da çok seviyorum. Özellikle Macaristan, Polonya veya Almanya gibi ülkelerin yakın geçmişle hesaplaştıkları filmler favorilerim.

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Sağlık haberciliği maalesef ağzı olanın konuştuğu bir alan haline gelmiş durumda. Üçüncü sayfa olayı vardı eskiden gazetelerde, ya bir kıskançlık cinayeti ya da hoş bir manken hanımefendinin cesur fotoğrafları paylaşılırdı. Neredeyse ona benzeteceğim bugün itibariyle sağlık haberlerini. Tabii ki bu sağlığa has bir durum değil. Her anlamda habercilik, yazarlık, editörlük, yani genelde medyanın güncel sorunu. Geçici olduğunu umduğum bu dönemde sözde bilimle, bilim birbirine girmiş, cemiyet haberiyle akademik kaynaklı sağlık haberi arasındaki çizgi kalkmış durumda. Pek çok sağlık haberi hurafeye dayanıyor. Tamam, illa ciddi bir dil kullanma ama gerçek dışını da gerçekmiş gibi gösterme. TV eleştirisi değil, sağlıkla ilgili şeyler söylüyorsun çünkü. Etkisi başka, üstelik etkileme zamanı da farklı söz konusu olan sağlık haberi olduğu zaman. Ben şahsen bir haber okuduğumda, bu haber de bilim, hem de özellikle sağlıkla ilgiliyse orada kaynağı görmek istiyorum. Kim çalışmış, nerede çalışmış, nerede yayınlanmış bu çalışma? Maalesef bunları göremeden genel algı seviyesine hitap edecek sansasyonel ve çoğu kez ayrımcı başlıklarla veriliyor bazı şeyler.   

Sağlıklı iletişiminin olmazsa olmazı size göre nedir?
Dürüst, gerçekçi ve tutarlı olmak ilk koşul. Keza ayrı ve seçkin bir dil kullanarak anlattığını anlaşılmaz hale getirmek, yani kullanılan dil üzerinden kendini konumlandırmaya çalışmak asla kabullenebileceğim şeyler değil.  İletilen mesajın etkisi ve etkime süresi göz ardı edilmeden çalıştırılmalı iletişim kanalları.

Devam kitabı yazmayı düşünüyor musunuz?
Tabii ki. Demiştim, bu zaten dört ciltlik bir projenin ikinci ayağı. İlk kitap Kokular Kitabı'ydı, diğerleri alt başlıkla geliyor ki bu da Parfümler alt başlığını taşıyan ikinci cilt. Devamında bir cilt kokuyu kültür ve tarih üzerinden ele alacak, diğeri de kokunun ayrılmaz bir parçası olduğu lezzet kavramına odaklanacak. Bunların illa ardışık okunması gerekmeyecek zira hepsi kendi içinde bir bütün. Ama gene de bu sırayla, daha doğrusu ilk cildin algı boyutunun işlendiği bir içerikle çıkmasının da elbette bir amacı var. Dolayısıyla ilk cildi bir nevi “altlık” yaparak üzerine istediğiniz diğer cildi okuyabilirsiniz. Elbette tamamlandığında dördünü birden edinirseniz hem benim, hem de Everest Yayınları'nın çok hoşuna gider. 

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
En zor soru bu aslında. “Farklı ifade araçlarına ilgisi olan” biriyim diyebilirim, koku da bu ifade araçlarından biri. Uzun süre Açık Radyo'da “Koku” ismiyle haftalık bir program yaptım; şimdi kitaba dönüşenler de o programların oluşturduğu iskelet zaten. Farklı mecralarda hasbelkader edinmiş olduğum deneyimi paylaşıyorum. Bu bir parfüm tasarımı da olabiliyor, kurumsal bir eğitim de. Aynı zamanda İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde Kültürel İncelemeler  Yüksek Lisans Programında “Koku ve Duyuların Kültürel Tarihi” dersini de veriyorum.




MODAYA ÖNCÜ OLMAYA ADAY CERRAH

SAĞLIK VE HOBİ

Her gün farklı bir kombin ile erkek modasında da çeşitliliğin sağlanabileceğini gösteren Doç. Dr. Halil Coşkun, sosyal medya hesabı ile oluşturduğu moda rüzgarının esintileri gün geçtikçe daha çok insanı etkisi altına alıyor. 

Ameliyathaneler hastanelerin gizemli ve merak  edilen yerleridir. Eğer cerrahsanız her gün yeşil formanız ile çalışırsınız. İşinin dışında renkli bir dünyaya geçiş yapan Doç. Dr. Halil Coşkun, yaptığı obezite cerrahisi ameliyatlarının dışında sosyal medyadaki yaptığı moda rüzgarı ile de adından sıkça söz ettiriyor. 

Bir cerrah olarak hobi amacıyla başlayan moda serüveninin giderek büyüdüğünü söyleyen Doç. Dr. Coşkun, farklı kombinler sayesinde erkeklerin de bu alanda neler yapabileceğinin inceliklerini anlattı. 

Hobiniz nedir ve ne kadar süredir yapıyorsunuz? 
Kısa bir süredir sosyal medyanın görsel yüzü olarak tanımladığım Instagram’da stil, moda, giyim ve kombin üzerine kendi kişisel tercihlerimi ve tarzımı paylaşıyorum. Bu şekilde yaptığım paylaşımlar son 1 yıldır yoğunluk kazandı ve şu an hesabımın büyük kısmını oluşturuyor.

Hobinizin mesleğinize katkısı oluyor mu?
Kesinlikle evet. Hastalarımın büyük bir kısmı ve hatta meslektaşlarım önemli takipçilerim. Özellikle hastalarımdan olumlu geri bildirimler alıyorum. Bir hekimi mesleğinin haricinde, hele de görselliğin ön planda olduğu moda alanında ilgiyle takip ettiklerini söylemeleri son derece gurur verici bir durum.  


Neden bu hobiyi seçtiniz? 
Bilerek seçtiğim bir durum değil. Bende herkes gibi ilk instagram paylaşımlarımı mesleki ve güncel yaşantımdan yapıyordum. Tabi aralarda moda ve stil üzerinde paylaşımlarımda oluyordu. Ta ki bu tür paylaşımlarım instagramda bu alanda paylaşımlar yapan büyük ve önemli bloglarda paylaşılıncaya kadar. Bu durum hem takipçi sayımı artırdı hem de daha fazla paylaşım yapmama neden oldu. Artık moda alanında profesyonel paylaşımlar yapan pek çok blog da benim de paylaşımlarım sergileniyor. Mesleki alanın dışında, farklı bir platformda beğeniyle takip edilmek çok güzel bir duygu.

Yaptığınız hobi size ne hissettiriyor?
Bir cerrah olarak hayatımızın büyük bir kısmı hastane ve ameliyathanelerde geçiyor. Zamanla mesleki anlamda bir rutin içine giriyorsunuz. Sanırım bu durum yoğun çalışılan tüm meslek gruplarında mevcut. Kendinizi daha iyi hissetmek ve işinizi daha iyi yapabilmek için farklı alanlarda hobilere ve ilgi alanlarına ihtiyacınız olduğunu düşünüyorum. En azından zevkle yapılan bir hobinin kişinin hem ruh hem de beden sağlığına iyi geldiğini söyleyebilirim.


Bu kadar zevkli konseptler oluşturmak için neler önerirsiniz?
Öncelikle konsept oluşturmak insanın içinden gelen bir duygu. Tabi moda alanında çok hızlı gelişmeler oluyor, eskiden daha çok kadınların ilgilendiği bir alan gibi duruyordu ancak erkekler de kendileri için bu alanın içinde yoğun olarak bulunuyor. Güncel gelişmeleri ve trendleri yakından takip etmek gerekiyor, bunu instagram üzerinden rahatlıkla yapabilirsiniz. Sonrada kendi tarzınıza uygun olacak şekilde şekillendirmek gerekiyor.

Sizin için modada olmazsa olmazlar nelerdir?
Benim için olmazsa olmazlar pek yok. Yer, zaman ve mekana göre seçim yapmak gerekiyor. Ama hepsinden önemlisi bir stilinizin olması gerekli. Ofis ortamında farklı, sokakta farklı bir tarz sergilemek gerekiyor. Ama kıyafetlerde en çok önem verdiğim şey detaylardır. Ufak bir detay her şeyi çok farklı gösterebilir.

Bir gün önceden mi kıyafetlerinize karar veriyorsunuz, yoksa sabah kalktığınız da içinizden geldiği gibi mi seçiyorsunuz?
Genellikle bir gün öncesinden belirlerim. Hangi ceket, pantalon, hangi kravat, mendil, ayakkabı vs.


Giyiminiz için ilham alıyor musunuz?
Evet. Instagram bu açıdan pek çok seçenek sunuyor, takip ettiğim ve benim tarzımı daha çok yansıtan hem bloglar hem de kişiler mevcut. Buralarda her gün paylaşılan birçok kombin görüyorsunuz. Ayrıca olası moda değişimlerini de buralardan takip edebilirsiniz.

En çok dikkat ettiğiniz kıyafet detayı nedir?
Son yıllarda erkeklerde en çok kullanılan detay ceketlerde kullanılan mendiller oldu. Benimde her kombine uygulayabileceğim zengin bir koleksiyonum var. Tabi ayrıca özellikle business kıyafetlerde kravat, kemer ve ayakkabı önemli detaylarım. Casual (Business, Smart, Free) kıyafetlerde ise duruma göre kot, spor ayakkabı, fular sayılabilir. Tabi birde Street style var ama o detaya hiç girmeyeyim.


Bu kadar yoğun iş temponuzda hobinize nasıl vakit buluyorsunuz? Bu konuda tavsiyeleriniz nelerdir?
Vakit bulmak değil de vakit yaratmak demeliyiz. İnsan istediği her şey için bu vakti yaratabilir diye düşünüyorum. Mesleğiniz haricinde mutlaka hobilerinize de zaman ayırmalısınız. Eğer bu alanda güzel bir şeyler yapabildiğinizi kendinize ve başkalarına gösterebilirseniz bu gerçek mesleğinizde veriminizi de artıracaktır diye düşünüyorum. Tüm bunların dışında birde heykel yapımıyla ilgili çalışmalarım var ama bunu bir başka zaman konuşabiliriz. İnsanlar kendileri için az zaman ayırarak büyük mutluluklar yaşayabilirler.

Fotoğraflarınız profesyonel moda dergi çekimleri gibi, bunu nasıl sağlıyorsunuz? 
Artık biliyorsunuz ki akıllı telefonlar profesyonel makinalar kadar iyi çekim yapabiliyorlar. Eğer fotoğrafı çeken kişi biraz ışık, arka mekan ve açıyı doğru yakalarsa inanılmaz güzellikte çekimler yapabilirsiniz.


Modayı yakından takip ediyor musunuz? Yardımcı olan var mı?
Tabi ki bir modacı ve stilist kadar yakın takip ettiğimi söyleyemem ama temel değişimleri ve trendleri takip ederim. Bu konuda paylaşımlar yapan dergi ve sosyal medya araçlarını takip ediyorum. Kıyafet seçimlerinde belli bir tarzım olduğu için daha sık alışveriş yaptığım yerler mevcut, böylelikle tarzıma uygun kıyafetleri rahatlıkla seçebiliyorum.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
1994 Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunuyum, 1999’da İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalında ihtisasımı tamamladım. 2004, 2007, 2011 ve 2012 yıllarında belli aralıklarla ABD Cleveland Clinic ve Cornell Medical Centre de observer fellow olarak Obezite ve Metabolik Cerrahi alanında çalışmalarım oldu. Spesifik olarak bu alanda 15 yıldan daha uzun süredir çalışmalarımı sürdürüyorum. Genel Cerrahi Doçentiyim ve Bariatrik ve Metabolik Cerrahi Derneği Genel Sekreterliğini yürütmekteyim.

18 Aralık 2015 Cuma

TÜRKİYE’DE ÜRETİLECEK ÜRÜN SAYISINDA ÖNEMLİ ARTIŞ OLACAK

Sabır ve güvene dayanan Japon felsefesi ile çalıştıklarını kaydeden  Takeda Türkiye Genel Müdürü Gamze Yüceland, yakın gelecekte ruhsat işlemleri tamamlanacak ürünleri ile Türk ilaç sektördeki etki alanlarının da artacağını belirtti.

Nisan 2015 tarihinde bu yana Takeda Türkiye Genel Müdürü olarak görev yapmakta olan Gamze Yüceland, bu görevinden önce ilaç sektöründe her kademede, farklı görev ve ülkelerde uzun yıllar çalışmış deneyimli bir yönetici. Takeda’nın Türkiye’de 6. yılını kutladığını söyleyen Yüceland, bu kısa sürede pek çok yenilik ve başarıya imza attıklarını dile getirdi. Halen ağırlıklı olarak onkoloji ve gastroenteroloji alanlarında 18 ürün ile hizmet sunduklarını belirten Yüceland, yakın gelecekte Türkiye’de üretecekleri ürün sayısında önemli bir artış olacağını söyledi.

Takeda’nın Türkiye’de yeni bir atılım olmasına rağmen dünyanın en köklü firmalarından birisi olduğunu belirten Yüceland, gelecek vizyonları ve hedefleri ile ilgili düzenledikleri ‘Sağlık Basını Bilgilendirme Toplantısı’nda gazetecilerle bir araya geldi. Yüceland, toplantıda şunları söyledi: ‘’Takeda, Takeda-ism adını verdiği değerleriyle, kurulduğu 1781 yılından beri başarıyla yoluna devam ediyor. Takeda Türkiye çalışanları olarak hem kendi sektörümüz içinde hem de küresel iş dünyası içinde ayrıcalıklı konumumuzdan dolayı gururluyuz. 234 yıllık bir ulu çınarın gölgesindeyiz. Takeda 1781 yılında Chobei Takeda tarafından Japonya’da küçük bir ilaç dükkânı olarak kuruldu. Bu tarihi daha iyi anlamak için Dünya tarihinin önemli olaylarına bakalım. 1776’da ABD bağımsızlığını ilan etti. 1789’da Fransız İhtilali gerçekleşti.

Takeda için inovasyon, yeni tedaviler geliştirmek hep bir öncelik olmuştur, ilk AR-GE merkezini 1915 yılında, tam 100 yıl önce, Japonya’da kurmuştur. 1925 yılında AR-GE, üretim ve pazarlamayı tek çatı altında toplayan modern ve kurumsal bir organizasyona dönüştü. 1962 yılında Asya’da, 1978 yılında Avrupa’da 1985 yılında ABD’deki faaliyetlerine başladı. Değerlerini gittiği tüm coğrafyalara taşıyan Takeda, gittiği tüm ülkelerde sağduyulu, yapıcı ve çalışkan doğasıyla kurumlara ilham kaynağı olmuş ve olmaya devam etmektedir.


Takeda, Japonya’nın en büyük ilaç firmasıdır; 30 binden fazla çalışanı ile 70’den fazla ülkede faaliyet gösteriyor. Kardiyovaskuler, Metabolik, Onkoloji, Merkezi Sinir Sistemi, Solunum-İmmunoloji, Aşı ve Genel İlaç gibi çok geniş bir alanda ürünler geliştirip insanlığın hizmetine sunmaya devam ediyor.

2000 yılından beri küreselleşmesini hızlandırdı ve Avrupa’daki büyümesiyle birlikte Türkiye’ye de yatırım yapmaya karar verdi. 2009 yılında Türkiye’ye gelen Takeda, Türkiye’de hızla büyüdü; 2014’ten 2015’e şirketin hacmi yüzde 150’ye yakın büyüdü. Nycomed’in satın alınması ve yine yerli bir firmadan 13 ürünlük eşdeğer ilaçların Takeda Türkiye portföyünü tamamlayıcı şekilde satın alınmasıyla yolumuza devam ettik. Üretimi ülkemizde yapılan eşdeğer ürünlerle yerli üretim yapan bir şirket kategorisine girdik. Portföyümüzü tamamlayıcı satın almalarla büyümemiz devam edecek. Bu gelişmelerle, sadece bu yıl 190 kişiye iş fırsatı yarattık. Bugün, toplam 290 kişilik bir ekibe sahibiz.

Türkiye’de, gastroenteroloji, solunum, metabolik, enfeksiyon hastalıkları ve kas iskelet sistemi tedavi alanlarında faaliyet göstermekteyiz. Onkoloji alanındaki yeni ürünlerimiz ise gerekli ruhsat, geri ödeme süreçleri tamamlandığında Türkiye’de aktif olarak çalışılmaya başlanacak. Takeda Onkoloji ve Hematoloji alanında yeni ürünleriyle Türkiye’nin iddialı firmalarından biri olacak. Takeda Türkiye, bugün Türkiye’de, 2015 yılı itibariyle, yaklaşık 60 milyon USD satışı ile, faaliyet gösterdiği tedavi alanları dikkate alındığında, İlaç Pazarı IMS sıralamasında, ise 6. sırada yer almaktadır. Takeda büyümeye devam edecek. Her şeyden önemlisi iş dünyasında kazancın önüne koyduğu “hastayı” “güveni” “itibarı” merkezi olan kültürü ile büyüyeceğiz.


Sosyal sorumluluk bizim için çok önemli, içinde bulunduğumuz topluma fayda sağlamanın bir diğer yolu. 2015 yılında ZİÇEV ile farklı projeler yaparak, tüm çalışalarımızın katılımı ile zihinsel engelli çocuklarımıza katkı sağlama imkânı yakaladık. 2015 ve 2016 boyunca ZİÇEV ve Görme Engelllilere yönelik destekleyici kurumsal sorumluluk aktivitelerimiz devam edecektir. Ülkemizde hepimizi ilgilendiren, yaygın olarak yaşanan halk sağlığı sorunu olarak gördüğümüz ve katkı yapabileceğimize inandığımız belli alanlar belirledik. Bu alanlarda hekimlerimiz, hasta örgütlerimiz ve bürokratlarla görüşmelerimiz devam ediyor. Yeni proje konularımızı ülkemizin öncelikli ihtiyaçlarına göre belirleyeceğiz ve yeni projemizi Ocak 2016 gibi sizlerle paylaşacağız.

Hastalarımıza Nasıl Yaklaşıyoruz?
Herşeyin başı sağlık, yani hastalarımızı sağlığına kavuşturmak. Bu nedenle odağımız hastalarımız. Takeda hastayı merkeze alır. Standart tedavi biçimlerini tekrarlayan ürünlerden çok, o tedavi alanında eksikleri gideren ve mevcut tedavilerden yararlanamayan hastalar için farklılık sunan ürünlerle bir alana girer.

Dünya’da bilinen 30 bin hastalık var, bunların 4’te 3’nün tedavisi hala bilinmiyor. Yani gidilecek çok yol var. Takeda çok sayıda yeni ürün için geliştirme çalışması sürdürüyor. Takeda Türkiye olarak bu yeni ürünlerin en hızlı şekilde Türkiye’deki hastalara eriştirilmesi için vargücümüzle çalışacağız. Örneğin onkoloji alanı iddialı olduğumuz ve bu iddayı güçlendireceğimiz bir alan. Onkolojideki misyonumuz, tüm dünyadaki kanser hastalarına, bilimselliğimizden ödün vermeden, çığır açan yenilikçi yaklaşımlarımızla ve hastaların hayat kalitesini yükseltmek için yeni ilaçları ulaştırmada öncülük etmektir.

Kanser tedavisinde öncülük edebilecek ve tedavi protokollerini değiştirebilecek bir ürün portföyü geliştirdik. Lenfoma, osteosarkom, multipl myelom alanlarında, diğer tedavi alternatiflerine göre fark yaratan ürünleri kullanıma sunmanın gururunu taşıyoruz. Kaynağını şirket kültürümüzden alan ve her geçen gün artan tutkumuz ve çevik girişimci ruhumuz bizi kanserle olan savaşta lider konuma taşıyacaktır. Çocukluk çağı kemik kanseri konusunda Türkiye’ye 2016 yılında gelecek bir ürünümüz var ve daha niceleri. Sonuç olarak, ulaşması kolay olmasa da tek bir hedefimiz var: kanseri tedavi etmek.


Hedeflerimiz
Takeda’da hastalarımız ve toplumla güven-itibar ilişkisi inşa etmek her şeyin başında gelir. Kısa ve uzun vadeli hedeflerimiz bu öncelikler ile şekillenecektir. Türkiye’deki hastaların ve sağlık kurumlarının farklı ihtiyaçlarına daha iyi cevap verebilmek için portföyümüzü ve ekibimizi geliştirmeye, global yetkinliklerimizi Türkiye’deki ihtiyaçlar ile buluşturmaya devam edeceğiz. Diğer taraftan, önümüzdeki 5 yıl içerisinde Takeda, Türkiye’de hem temel ilaç alanında hem onkoloji alanında çok güçlü bir oyuncu olmayı hedeflemektedir.”

17 Aralık 2015 Perşembe

DİJİTAL MECRALARI SAĞLIK KONUSUNDA NASIL KULLANMALIYIZ?

Sağlıklı yaşamak, her gün, güne enerji dolu, mutlu ve huzurlu uyanmak istiyoruz. 

Stresten uzak durmak için, neler yapabiliriz diye araştırıyoruz. Daha genç kalabilmek için formüllerin peşine düşüyoruz. Zayıflamanın sırları diye aktarılan yazıları bir solukta okuyoruz. 

Herkes mucizelerin ve sırların peşine düşüp, doğrunun ne olduğunu arıyor.  Ancak aranan doğru bilgiye ne kadar ulaşılabiliyor? Çok fazla bilginin yer aldığı internette, ulaşılan yazıların hangisinin doğru olduğu konusunda kafa karışıklığı yaşanıyor. Aslında doğru bilgi için, kanıta dayalı tıbbı ve bu alanda çalışan "gerçek" uzmanları iyi tanımak gerekiyor. 

Özellikle her “uzmanım” diyene inanmamak çok önemli. Peki, her aklımıza takılan sorunun yanıtını aradığımız dijital mecraları sağlık konusunda nasıl kullanmalıyız? 

Sağlık alanında dijital uygulamaların etkili ve yaygın kullanımını geliştirmeyi ve bilgi paylaşımını artırmayı amaçlayan Digital Health Summit Turkey 'in dördüncüsü 17-18 Aralık tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirilecek.  Benimde konuşmacı olduğum  “Geleneksel ve Dijital Medyada “Sağlıklı” Habercilik” oturumu Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Kişilerarası İletişim Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Elgiz Yılmaz’ın moderatörlüğünde yapılacak. Toplantıda dijital sağlık alanında son gelişmeler ele alınırken, bu alanların daha etkili nasıl kullanılması gerektiğinin yolları anlatılacak.   

Dijital Devrim ile Daha İyi Sağlık Hizmeti
Toplantıyı düzenleyen PTMS Kurucusu Dr. Kıvılcım Kayabalı, toplantı ile ilgili şunları söyledi: “Dijital sağlık uygulamalarının yaygınlaşması ile beraber tüm dünyada, sağlık hizmetlerinde kalitenin,  tedaviye ulaşım hızının artması, tedavi masraflarının azalması ve sağlığın giderek kişiselleşmesi bekleniyor. Genetik teknolojilerindeki büyük gelişmeler ve dijital kanalların kullanımı ile toplumlarda sağlık konusundaki farkındalık düzeyi ve yaşam kalitesi artarken tıp alanında da önemli gelişmeler yaşanıyor.”

Dijital Sağlık Türkiye İçin Önemi
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yaşlanan nüfusla birlikte artan kronik hasta sayısının ülke ekonomisi açısından büyük bir yük yarattığına değinen Kayabalı,  “Sağlık birimlerindeki yığılmanın ve hasta yükünün azaltılması, gerekli durumlarda hastalara hızlı bir şekilde erişim imkanı olması çözülmesi gereken önemli konular. Dijital sağlık uygulamaları, sağlıkla ilgili büyük verinin etkili kullanımı, kronik hastalıkların uzaktan yönetimi, hastaneler ve sağlık çalışanları üzerindeki iş yükünü azaltırken, aynı zamanda koruyucu hekimlik, kişisel iyilik durumunun sürdürülmesi ve sağlığın kişiselleşmesi konularında da büyük katkı sağlayabilir. Bu nedenle son yıllarda Türkiye’nin hükümet politikalarında dijital sağlık teknolojilerinin yaygınlaştırılması önemli bir yer tutuyor” dedi.

e-Nabız Ele Alınacak
Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Dr. Şuayip Birinci, e-nabız ile ilgili detaylı bilgi verecek. "e-Nabız" uygulamasında kullanıcı sayısının giderek arttığını belirten Birinci, "2 milyon 700 bin kişi hesabını aktif hale getirdi. Türkiye'deki bütün insanların verileri buraya geliyor. İlgi giderek artıyor çünkü e-nabız’dan çok fazla şeye ulaşabiliyorlar, randevu alabiliyorlar. Türkiye'de ne kadar hastalık olduğunu biliyoruz, hangi bölgede daha yaygın geliştiğini görebiliyoruz. Ancak bu hastalıkların kimlere ait olduğunu bilmiyoruz” şeklinde konuştu.

Son Kullanıcılarının ve Hekimlerin Giyilebilir Sağlık Teknolojileri ile İlgili Algıları
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi İşletme Bölümü Üretim Yönetimi ve Pazarlama ABD Başkanı Prof. Dr. Süphan Nasır , “Son Kullanıcılarının ve Hekimlerin Giyilebilir Sağlık Teknolojileri ile İlgili Algıları” ile ilgili gerçekleştirdikleri bir çalışmanın sonuçlarını aktaracak. Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Bilişim ABD Başkanı Doç. Dr. Kerem Rızvanoğlu da “Engelliler için Kullanıcı Dostu Dijital Platformlar Tasarlamak” konusunda katılımcılar ile önemli ipuçları paylaşacak.



9 Aralık 2015 Çarşamba

TEN RENGİ PARFÜM SEÇİMİNİ ETKİLER Mİ?

Bir ortama girdiğinizde etrafa nasıl koku yaydığınız önemlidir. Miss gibi çiçek kokusu ya da meyvelerin ferahlatıcı bahar havası ile yeni bir soluk kazandırabilirsiniz.

Kokular hayatımızda çok önemli yer tutar. Özellikle parfümünüz yıllarca aynı olursa insanların hafızalarına kazınırsınız. Sizin kokunuzu her duyduklarında akıllarına ilk gelen siz olursunuz. Parfüm seçimi insanların hafızalarında yer edinmenizi sağlarken, aslında önemli olan nokta sizin en sevdiğiniz parfümün etrafa yayılmasıdır.

Kokular Kitabı’nın yazarı Koku uzmanı ve Parfümör Vedat Ozan ile ikinci kitabı Parfümler hakkında konuştuk. Kokulara adanmış bir hayatın eseri olan bu kitap, parfümlerle ilgili çok farklı ve bilinmeyen bilgilerin kapısını aralamaya yardımcı olacak.

Parfüm nedir?
Koku duyudur, parfüm de duyuya yönelik ürün. Yani doğal halinin dışında koku vermek için planlanması yapılmış her ürün aslında parfümdür. İlla sürülebilir olması veya alkolde taşınması gerekmiyor.

Deodorant ile parfümün farkı nedir?
Deodorant, ter kokusunun önüne geçmek amacıyla üretilmiş ve çoğunlukla da parfümlendirilmiş bir ürün. Parfüm ise ter kokusundan bağımsız kokulu bir uygulama üzerinizde taşıdığınız.
İlkiyle sosyal ortama aktarılan kokuyu engellemek istiyorsunuz, ikincisiyle ise bilakis sosyal ortama kokulu mesaj aktarıyorsunuz.

Parfüm seçerken nelere dikkat etmek gerekir? Ten rengi parfüm seçimini etkiler mi?
Parfümün ten üzerindeki yaşamı boyunca deneme süresi ayırmaya dikkat etmek ilk şart. Yani öyle beş dakikada seçim yapmak hiç doğru değil. O parfüm eğer teninizde saatlerce yaşıyorsa, bütün bu yaşam süresini deneme zamanı olarak ayırmak lazım. Neden? Çünkü organik bir seyir izliyor parfümünüz. İlk sürdüğünüzdeki kokuyla iki saat sonraki arasında fark var. Dolayısıyla ilk izlenim asla bütün hakkında fikir vermiyor. Sonradan pişman olmamak için bu zamansal fedakarlığı yapmak şart.

Ten renginden ziyade cildin gözenek yapısına ki ten rengi kesin olmamakla beraber buna dair işaret verir. Ama ne olursa olsun, farklı tende aynı parfüm sandığınız kadar dramatik bir koku farkı yaratmaz. Ben bu iki seçenek arasında denemeye ayrılan sürenin daha önemli olduğuna inananlardanım.

Yaz kokusu ya da kış kokusu ayrımı var mıdır?
Sosyal beklentiler doğrultusunda, olabilir. Yaz, deniz, açık havayla ilintili bir parfüm, çevrenin beklentisini daha iyi karşılayabilir yaz mevsiminde. Ama esas önemli olan çevrenin değil sizin beklentiniz.

Doğal ya da sentetik koku ayrımında neye dikkat etmek gerekir?
Ne kadar karışık bir konudur bu. Aslında doğal bile doğal değil çünkü. Siz doğal malzemeyi alıp, çoğunlukla ısıl işleme tabi tutup hammadde haline getiriyorsunuz ki parfüm imalatında kullanabilesiniz. Bu anlamda ürün sonuçta belki doğal ama, doğasında olmayan bir yönünü siz öne çıkarıyorsunuz.

Şunu da unutmayalım ki bazı malzemeyi de doğal olarak kullanmanız yasak. Misk, civet gibi hayvansal malzemeyi kullanamazsınız çünkü hayvana zarar veriyor veya toptan telef ediyorsunuz kokulu bölgesine erişmek için. Bu durumda elinizdeki tek seçenek laboratuvarda sentezlenmiş ve doğalının kokusunu bir dereceye kadar taklit edebilen yapay molekülleri kullanmak oluyor.
Doğal veya yapay, esas olan aslında kullanım miktarı itibariyle sağlığa zararlı olmamalı ve sürdürülebilirlik kriterine uygun olmalı.  

Parfüm nasıl kullanılmalı? Tene mi kıyafete mi saça mı sürülmeli?
Kokuyu en uzun muhafaza eden doğal elyaftır. Saçı da bu bağlamda değerlendirebilir ve saça uygulamanın en verimli uygulama olduğunu söyleyebiliriz. Ama koku moleküllerini taşıyan ortamın, yani alkolün saçta yol açacağı zararları da göz ardı etmememiz gerek. Bunun yerine eğer çok hassas ve açık renk değilse doğal elyaftan kumaşlara da parfüm uygulayabiliriz. Zaten yüzyıllarca insanlar kumaş ve eldivenleri kokulandırdılar tenlerinden çok.

Pek farkında değiliz ama tene direkt uygulama aynı saçta olduğu gibi cildimize alkol uygulama anlamına da geliyor. Kuruluk, çatlama, kırışma gibi zaman içinde oluşabilecek sorunları da düşünerek cildimize uygulama yaparken abartmamakta elbette sayısız fayda var.

Orijinal parfümler ile imitasyon parfümler arasında ne fark var?
İmitasyon parfümü aldığınızda ilk yarım saat orijinali gibi kokuyor, sonrasında gittikçe orijinalinden uzaklaşmaya başlıyor. Tabi ki kesin kural değil bu, ama oldukça uygun bir genelleme.

7 Aralık 2015 Pazartesi

“ÇOCUK NÖROLOJİSİ HASTA POTANSİYELİ YÜKSEK BİR ALAN”

Çocuk Nörolojisinin, Pediatri içerisindeki en köklü ve en önemli yan dal uzmanlık alanlarından biri olduğunu belirten Türkiye Çocuk Nörolojisi Dernek Başkanı Prof. Dr. Kürşad Aydın, “Yeniliklere açık, hasta potansiyeli yüksek, mesleki tatmin hissi üst düzeyde bir branştır” dedi.

Çocuklar en değerli varlıklarımız. Büyüme süreçlerinde yaşadıkları her süreç de çok önemli. Durum böyle olunca, çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanlığı birçok branşa göre zorlu bir eğitim ve çalışma hayatını da beraberinde getiriyor. Ancak hem mesleki tatmin hem de gelişmelerle bu alana ilgi artıyor. Eğitimle ilgili amaçlarını büyük oranda yerine getirdiklerini söyleyen Türkiye Çocuk Nörolojisi Dernek Başkanı Prof. Dr. Kürşad Aydın, “Her yıl yapılan ulusal kongremiz içerisinde yeterlilik sınavı yapılmaktadır. Bugüne kadar yaklaşık 160 uzman bu yeterlilik sınavına katılarak, başarılı olmuştur” diye konuştu. 

Aydın, Çocuk Nörologlarının yaşadığı sorunlar, eğitim süreci ve dernek çalışmaları hakkında soruları yanıtladı. 
Türkiye Çocuk Nörolojisi Derneğinin oluşum tarihi ile ilgili bilgi verir misiniz? 
Dünyada 1950’li yıllardan sonra ülkemizde ise Çocuk Nörolojisi 1960 yılından beri bağımsız bir bilim dalı olarak hizmet vermektedir.  1963 yılından itibaren eğitim verilmeye başlanmış, 1973 yılından itibaren de Sağlık Bakanlığı tarafından onaylanmıştır. 

Derneğin kuruluş hikayesini anlatır mısınız?  Kaç üyesi var ve faaliyetleriniz hakkında bilgi verir misiniz?
Branşlaşma ve dernekleşme çalışmaları ilk kez Ankara’da Profesör Dr. Yavuz Renda ve Profesör Dr. Kalbiye Yalaz, İstanbul’da ise Prof. Dr. Selçuk Apak tarafından yürütülmüş ve 1980 yılında Çocuk Nörolojisi Derneği kurulmuştur. Halen 220 üyesi bulunan derneğin esas faaliyet amacı alanında eğitim çalışmalarını destekleyerek eğitim standardizasyonunu geliştirmek, ulusal ve uluslararası bilimsel toplantılar düzenlemek, genç araştırmacıları desteklemek olarak özetlenebilir.

Türkiye’de tıpta uzmanlık dernekleri misyonlarını yeterince yerine getirebiliyor mu? 
Eğitimle ilgili amaçlarını büyük oranda yerine getirdiği söylenebilir. Ancak eğitim süreleri, eğitim verebilecek kurumların yeterliliği, kadro ve standartları çoğunlukla uzmanlık derneklerinin görüşü alınmadan Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenebiliyor.

Yeterlilik sınavlarını nasıl yapıyorsunuz?
Derneğimiz eğitici kadrosu içerisinden oluşturulmuş yeterlilik komisyonu tarafından, yine eğiticilerden elde edilmiş soru bankasından hazırlanmış sorular ile gerçekleştirilmektedir.

Yeterlilik sınavı ile ilgili aktif bir uygulamanız var mı? Bu zamana kadar kaç kişi yeterlilik sınavını başarıyla tamamladı? 
Her yıl yapılan ulusal kongremiz içerisinde yeterlilik sınavı yapılmaktadır. Bugüne kadar yaklaşık 160 uzman bu yeterlilik sınavına katılarak, başarılı olmuştur.

Ulusal müfredatınız hakkında düşünceniz nedir? 
Müfredatımız ve eğitim koşullarımız Amerika ve Avrupa programlarına benzer şekilde hazırlanmış ve Avrupa Çocuk Nörolojisi Derneği (EPNS) eğitim komisyonu tarafından denetlenmiş ve onaylanmıştır.    

Eğitim veren kurumların müfredatınızı tam olarak uyguladığını düşünüyor musunuz?
Büyük oranda uygulandığını düşünmekle birlikte, genel anlamda ülkemizdeki eğitim kadro ve standardizasyonundaki aksaklık ve hızlı değişkenlikler bizim alanımıza da olumsuz yansıyabiliyor.

Uzmanlık eğitiminin sonunda tüm yeni mezunlar aynı standartta mezun olabiliyor mu?
Bunu sağlamak için dernek olarak başlıca temel alanlarda sürekli ve güncel eğitim programları ve kurslar düzenlemekteyiz. Her üye bu kurslara katılmak durumundadır.

Tıbbiyeli ve doktorların bu branşı tercih etmeleri için neler önerirsiniz?
Pediatri içerisinde en köklü ve en önemli yan dal uzmanlık alanlarından birisidir. Yeniliklere ve gelişmelere açık, hasta potansiyeli yüksek, mesleki tatmin hissi üst düzeyde bir branştır. 

Bu branşın hekimleri, hasta ve hasta yakınlarından neler bekliyor?
Genel olarak zor hastalıklarla uğraşılan bir alan olduğu için, aileler açısından da önemli zorluklar içermektedir. Sabırlı ve ümitle emeklerinin karşılığını alabileceklerini belirtmek isterim.


Bu branşın hekimlerinin yaşadığı sorunlar nelerdir?
Tanı ve tedavi süreçlerini yönetmek için önemli teknolojik cihaz, laboratuvar ve altyapı gerekmektedir. Her kurum ve hekimin bu imkanlara sahip olamaması hizmet standartlarını olumsuz etkileyebilmektedir.

Branşınızın günümüzdeki çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Aslında tıp alanında diğer branşlarda olduğu gibi bilim ve teknolojideki gelişmelere paralel bizim alanımızda da önemli gelişmeler olmaktadır. Genetik alandaki gelişmeler en önde gibi görünüyor. Geçmiş yıllarda tanı konulamayan ve tedavi edilemeyen pek çok hastalık genetik alandaki gelişmelerle çözümlenme imkanına kavuşmuştur.

Yurt dışındaki derneklerle ortak çalışmalar yapıyor musunuz?
ILAE (Uluslararası Epiepsi ile Savaş Derneği), ICNA (Dünya Çocuk Nörolojisi Derneği), EPNS (Avrupa Çocuk Nörolojisi Derneği) ve AOCNA (Asya-Okyanusya Çocuk Nörolojisi Derneği) gibi derneklerle yakın işbirliği içerisindeyiz ve ortak bilimsel toplantılar düzenlemekteyiz.

Yurt dışındaki çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce örnek alınacak çalışmalar var mı? 
Özellikle araştırma fonları ve destekler çok daha iyi durumda ve daha yüksek bütçeli destekler sağlanmakta. Ancak ülkemizde de Çocuk Nörolojisi alanında bilimsel çalışmalarımız uluslararası standartlarda sürdürülmektedir.

Derneğiniz genç hekimleri nasıl destekliyor?
Ulusal ve uluslararası bilimsel toplantı düzenlemek ve katılımlarını sağlayarak destekliyoruz.

Bu alanda yapılan yeni bilimsel çalışmalardan çarpıcı örnekler nelerdir?
Epilepsi ve kas hastalıklarının tedavisinde yeni ilaç geliştirme çalışmaları, tüm gen dizileme yöntemiyle yeni hastalıklar tanımlanması veya yeni genlerin bulunması, bazı nörometabolik hastalıklarda enzim ve gen tedavilerinin geliştirilmesi sayılabilir. 

Kongreleri düzenlerken özellikle nelere dikkat ediyorsunuz?
Güncel ve yeni gelişmeleri gündeme taşımak, nadir hastalıklar yanında sık görülse de önemli sorunları tartışmaya açmak ve fikir alışverişinde bulunmaya imkan sağlıyoruz. Ayrıca genç araştırıcıların sunumlarına yer veriyoruz. 

Sağlık haberleri hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Sağlık haberleri toplum sağlığı ve sağlığın geliştirilmesi için büyük önem taşımaktadır. Ülkemizde de sağlık haberleri genel olarak büyük ilgi görmekte ancak çoğu kez bu fırsat olumsuz kullanılmaktadır. Bu durumu üç boyutta ele almak gerektiğini düşünüyorum. Birincisi bilimsel gelişmelerle ilgili olanlar genellikle abartılı sunulmakta, gerçekçi olmayan beklentiler veya hayal kırıklıkları oluşturulmakta. Sağlık profesyonelleri ile ilgili olanlar ise kurumsal olmaktan ziyade medyatik hekimler üzerinden, popülist söylemler veya reklam amacı güder şekilde olmaktadır. Hastalarla ilgili olanlar ise genellikle ön yargılı, gerçekten uzak ve hekimleri suçlayıcı bir tavırda sunulmaktadır.

Gazetecilerden branşınızla ilgili ne gibi konulara dikkat etmelerini bekliyorsunuz?
Branşımızın epilepsi, otizm ve serebral palsi gibi sık görülen ve toplumsal boyutları da önemli konuları hakkında farkındalığı artıracak çalışmalarda bulunmaları yararlı olabilir.

Sağlık iletişimi alanında çalışmalarınız var mı? Varsa detaylandırabilir misiniz?
Dernek web sayfamızda aileler için bilgilendirme çalışmalarımız var.

Sosyal sorumluluk projeleri hazırlıyor musunuz?
Bilimsel toplantıların dışında hasta ailelerine yönelik ulusal ve bölgesel toplantılar, resim yarışmaları gibi aktivitelerimiz olmaktadır.

Sosyal medyada ne gibi etkileşimde bulunuluyor? Bu alanda ne gibi planlarınız var?
Derneğimize ait Facebook sayfası bulunmakta, burada bilimsel duyuru ve paylaşımlar yanında sosyal paylaşımlarda yer almaktadır.

İletişim bilgileriniz nelerdir?
Türkiye Çocuk Nörolojisi Derneği www.cnd.org.tr