30 Ocak 2016 Cumartesi

SOSYAL MEDYA NASIL KULLANILMALI?

Sosyal medya hayatımızın merkezine yerleşti. Öyle ki, bebeklerin doğum anından itibaren başlayan nüfus cüzdanı gibi sosyal medya hesaplarının açılması ailenin ilk görevi olarak kabul edildi. Çocuklardan önce ebeveynlerin nasıl kullanacağını bilmediği bir alan halini aldı. 

İnsanlar Facebook’u neden ve nasıl kullanacağını biliyor mu? Kullanırken, sırf daha fazla beğeni almak için her şeyi paylaşmak gerekli mi? Gençler her şeyi paylaşmalı mı? Blog yazmak nedir? Instagram’a çekilen her kare yüklenmeli mi? Twitter stresten kurtulma alanı mı? Atış serbest gibi içinizden gelen her şey yazılmalı mı? Asıl mesele, yetişkinlerin nasıl kullanacağını öğrenmesi gereken bir alanı çocuklara yasaklamak doğru mu?

Sağlık Bakanlığının sosyal medya hesapları kurulumu ve stratejisinde danışmanlık yaptığım süreçte, hesapların doğru yönetimi üzerine çok çalıştık. Artık bilgi kirliliğinin önüne nasıl geçilmesi gerektiği ile ilgili yeni ve farklı projeler yapılmalı. Doğru bilginin paylaşılmasının önemli olduğu kadar, insanların bilinçlendirilmesi de gerekli.    

Bunun için öncelikle ebeveynler eğitilmelidir.  Ebeveynler bilinçli olmalı ki, çocuklarına doğru örnek olabilsinler. 

Unutulmaması Gereken Noktalar Var!
Blog yazmak gerçekten önemlidir. Sorumluluk bilinci olmalıdır, kalemin gücünü görsellikle artırırsınız. Sizi siz olduğunuz için okurlar. Sağlık hakkındaki yazılar,  blogger’ın vicdanına bırakılmayacak kadar önemlidir. Bu nedenle blogger kelimesi daha yeni yeni benimsenirken, anne bloggerların sağlıkla ilgili neler yaptığını bilimsel bir çalışma ile Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Araştırma Görevlisi Eda Turancı ile birlikte objektif şekilde mercek altına aldık.  
Sevgili Eda ile bildiri için yapılması gereken aşamalarda çok dikkatli ve akademik sürecin gerektirdiği kurallara uygun şekilde çalıştık. Sonucu objektif olarak, verilere göre analiz ettik.  
Sağlık İletişimi Sempozyumu’nda sunduğumuz bildirinin sonuç bölümünde yer alan bazı maddeler şöyle:

Analiz edilen blogların 2 tanesinde okuyucuya yönelik uyarı metinlerinin bulunması, blogların okuyucular üzerindeki potansiyel etkileri açısından dikkat çekicidir. 
Bloglarda genel olarak içeriklerin, blog yazarı tarafından oluşturulduğu, ancak bazı durumlarda ya da özellikle sağlık ile ilgili içeriklerde uzman görüşlerine de yer verildiği görülmektedir.
Bloglarda sıklıkla ürün/marka isimlerine yer verildiği bu durumun da, dolaylı olarak reklam kapsamına girdiği söylenebilmektedir.
Blogların biri hariç hepsinde, okuyucu yorumları dikkati çekerken, genel olarak okuyucu yorumlarının sağlık içeriklerinde sayıca fazla olduğu görülmektedir.
Son olarak ise, bloglarda sıklıkla yönlendirici linklerin kullanıldığı ve kullanılan linklerin hem kendi bloğuna hem de ürünlere ilişkin linklere erişim sağladığı görülmektedir. 

Sözde Uzmanlardan Korunma Kılavuzu
Kendinizi ve çocuklarınızı sözde uzmanlardan da korumanın yollarını öğrenmelisiniz. Medyada yer alan ve özlü sözlerle insanlara ulaştığını düşünen kişilerin eğitimlerini incelemeli ve bu kişilerin sosyal medya hesaplarına detaylı şekilde eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmalısınız. Basın danışmaları sayesinde sahip olmadıkları vasıflarla tanıtılan kişilerden kendinizi korumalısınız. 

Eleştirel Düşünce Öğretilmeli!
Medyada yer alan içerikler ne kadar çocuklara uygun? Medyadaki bilgiler ebeveynlerin tutum ve davranışlarını nasıl etkiliyor? Bunu sorgulamak da gerekiyor. “Çocuk ve medya” ile ilgili yazdığım yazılarda, yaptığım sunumlarda hep vurguladığım bir nokta var: Önce aileler bilinçli olmalı. Çocuğunuza izlettiğiniz çizgi film, aldığınız kitap, oynadığı oyun, sosyal medyadaki paylaşımları ve ailenin yaklaşımı burada çok önemli. 

Toplumsal Bilinç Oluşturmak Gerekiyor
İnsanlara medya okuryazarlığı bilinci oluşturulmalı.  Çünkü öncelikle insanlar her gördüklerine her okuduklarına inanmamayı öğrenmeliler. Sorgulamayı, şüphe etmeyi ve gözlemlemeyi hayatlarının her alanına yerleştirmeliler. Her sunulan kabul edilirse, medyanın sunduğu her şeye inanan, düşünmeyen, sorgulamayan ve üretmeyen bireyler yetişir. Üreten, sağlıklı ve mutlu bireyler yetiştirmek herkesin sorumluluğudur. 

Dilerim sosyal medyanın doğru kullanımı ve yönetimi için en kısa zamanda yeni adımlar atılır… 

28 Ocak 2016 Perşembe

SOSYAL MEDYADAKİ YANLIŞ BİLGİLERLE ÇOCUĞUNUZA ZARAR VERMEYİN!

Yıllar önce internetin ülkemizde ilk kullanılmaya başlandığı dönemlerde web siteleri çok değerliydi. Herkes site açamazdı, bir sitede köşe yazmak çok zordu. Yazı yazmanız için bazı kriterler aranıyordu. O dönemlerde Biyotürk isimli bir sitede köşe yazmaya başlamıştım. Yanlış hatırlamıyorsam yıl 2002 olmalıydı. İnternette bilgi aramak için çok az kaynak vardı. 

Sonraki yıllarda blog diye bir açılım oldu. Ben de böylelikle Türkiye’deki ilk bloggerlardan biri oldum. Yazanların çoğunluğu yurt dışındandı. O dönemki bloğum durmuş olsaydı çok farklı içeriklerle paylaşımlarıma devam ediyor olacaktım. Günlük şeklindeki bloglar ilgi çekiyordu.

Zamanla günlük yazmanın ötesinde bloglar içeriklerine göre ayrıldılar. O süreçte de gazeteciliğe adım atmakla birlikte yaptığım haberlerimi bloğuma eklemeye başladım. Böylece Türkiye’deki ilk sağlık blog yazarı oldum. Moda ve yemek blogları çok ilgi çektiği için sağlıkla ilgili özel olarak yazan bloglara rastlamak zordu. Sonra zamanlarda ise anne bloggerların yazıları dikkatimi çekti. Anneliğin hikayesini yazmaları doğalken, sağlıkla ilgili öğüt verdiklerini fark edince çok şaşırdım. 

Blog yazmak gerçekten önemlidir. Sorumluluk bilinci olmalıdır, kalemin gücünü görsellikle artırırsınız. Sizi siz olduğunuz için okurlar. Sağlık hakkındaki yazılar,  blogger’ın vicdanına bırakılmayacak kadar önemlidir. Bu nedenle blogger kelimesi daha yeni yeni benimsenirken, anne bloggerların sağlıkla ilgili neler yaptığını bilimsel bir çalışma ile Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Araştırma Görevlisi Eda Turancı ile birlikte objektif şekilde mercek altına aldık. 

Sevgili Eda ile bildiri için yapılması gereken aşamalarda çok dikkatli ve akademik sürecin gerektirdiği kurallara uygun şekilde çalıştık. Sonucu objektif olarak, verilere göre analiz ettik.  

İşte sonuç bölümünde yer alan bazı maddeler:
Analiz edilen blogların 2 tanesinde okuyucuya yönelik uyarı metinlerinin bulunması, blogların okuyucular üzerindeki potansiyel etkileri açısından dikkat çekicidir. 
Bloglarda genel olarak içeriklerin, blog yazarı tarafından oluşturulduğu, ancak bazı durumlarda ya da özellikle sağlık ile ilgili içeriklerde uzman görüşlerine de yer verildiği görülmektedir.
Bloglarda sıklıkla ürün/marka isimlerine yer verildiği bu durumun da, dolaylı olarak reklam kapsamına girdiği söylenebilmektedir.
Blogların biri hariç hepsinde, okuyucu yorumları dikkati çekerken, genel olarak okuyucu yorumlarının sağlık içeriklerinde sayıca fazla olduğu görülmektedir.
Son olarak ise, bloglarda sıklıkla yönlendirici linklerin kullanıldığı ve kullanılan linklerin hem kendi bloğuna hem de ürünlere ilişkin linklere erişim sağladığı görülmektedir. 

Peki, çocuğunuzun sağlığını tek vasfı annelik olan ve interneti iyi kullanan kişilere güvenerek onlara emanet etmek ne  kadar doğru? Uzmanları bile sorgularken, uzman olmayan birini dinlemek ne kadar akıllıca? Sağlığımız hayatımızdaki en değerli varlığımızken, onu korumak ve sağlıklı yaşamak için uzmanlara kulak vermeye ne dersiniz? 
Sağlıkla ve sevdiklerinizle kalın… 

26 Ocak 2016 Salı

HABERLERDE ÖNEMLİ OLAN HİKAYENİN KENDİSİDİR

Uzman Gazeteciler Sağlık Haberciliğini Değerlendiriyor

Haberlerdeki hikayeleri, klişelerden arındırılmış bir şekilde okuyuculara objektif olarak aktarılmasının önemine dikkat çeken CNN Türk Haber Editörü Şafak Altun , “Haberde tabii ki aslolan hikayenin kendisidir. Haberlerimizde yaşanan olayın neden ve sonuçlarını tartışabilmeli, insanları zan altında bırakacak yorumlardan kaçınmalı, “sadece ve sadece doğruyu” yazabilmeliyiz” diye konuştu. 

Haberlerin daha çok insana ulaşması için hikayeleştirerek anlatılır. Hikayeler, gazetecinin bakış açısı ve olayı hedef kitleye göre şekillendirmesine bağlıdır. Böylece hikayeleştirilen haberler insanların duygularına dokunur ve akıllarında kalır. Haberlerdeki hikayeleri, klişelerden arındırarak, objektif bir şekilde aktarılmasının önemini vurgulayan CNN Türk Haber Editörü Şafak Altun, “Haberde aslolanın hikayenin kendisidir” dedi.  

Haberlerin doğru ve güvenilir olması için gazetecilere yol gösterecek önerilerde bulunan CNN Türk Haber Editörü Şafak Altun, medya ile ilgili görüşlerini paylaştı. 

Gazeteciliğe nasıl başladınız?
Ben İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi mezunuyum. 1989 yılında okulumun bitmesine artık aylar kalmıştı ve ben hala hayatımın bundan sonraki kısmında neler yapmak gerektiği konusunda bir sonuca varamamıştım. Aslında İçinde bulunduğumuz atmosferin ve o dönemki politik görüşlerimin etkisiyle benim için en iyi meslek gazetecilikti. Her ne kadar o dönem tanıdığım birçok gazeteci arkadaşım olsa da sektöre girmek için ilk ciddi adımları bir türlü atamıyordum. Okuldan mezun olduktan sonra özel sektörün değişik alanlarında çalıştım. Fakat bu işlerin hiçbiri bana göre değildi. 

Ben hayatımızdaki tesadüflere inanırım. Hayatımdaki ilk tesadüfte o sıralar gerçekleşti. Askerliği yaptıktan sonra arkadaş çevresinden gelen haber ve bağlantılar sayesinde özel radyoların ilk yıllarında ben de radyo programcılığına başladım. Çok geçmeden Nokta Dergisi’nin muhabir aradığını duydum. Derginin yayın yönetmeniyle yaptığımız görüşmenin ardından sektöre giriş yapmış oldum.  

Sizce haberlerin kurgusu yapılırken nelere dikkat edilmeli?
Ünlü yazar George Orwell’ın, medya dünyasına eleştirisi serttir. Orwell, “Hayatımın ilk yıllarında gazetelerde hiçbir olayın doğru olarak sunulmadığını fark ettim” der. Yani basın spekülatif bir şekilde olmadık hesaplar ve yönlendirmeler içinde rol oynuyor olabilir. 

Günümüz medya koşullarında bütün alanlarda ve sektörlerde geçerli olmak üzere sorulması gereken soru şudur: Acaba bu hikayeleri, klişelerden arındırılmış bir şekilde okuyuculara ne derece objektif bir şekilde aktarabiliriz? Haberde tabii ki aslolan hikayenin kendisidir. Haberlerimizde yaşanan olayın neden ve sonuçlarını tartışabilmeli, insanları zan altında bırakacak yorumlardan kaçınmalı, “sadece ve sadece doğruyu” yazabilmeliyiz. 

Ülkemizde yapılan sağlık haberlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce sağlık haberlerinde diğer haberlerden farklı olarak nelere dikkat edilmeli? 
Genel olarak habercilik alanında yaşanan sığlığın bu konuda da yaşandığını düşünüyorum. Sağlıkla ilgili yapılan haberlerde tek düzelik ve subjektif yargılar ön planda. Hatırlar mısınız? Bir dönem sıklıkla bilekte görülen “Karpal Tünel Sendromu” salgını yönünde haberler yapılırdı. Peki sonra ne oldu? Gazeteciler bu sıkıntıdan kurtulduktan sonra haber yapmayı bıraktılar ancak sorun özellikle mavi yakalılarda hala devam ediyor.   

Gözlemlediğim kadarıyla sağlık haberlerini yapan kişilerin, yani muhabirin ve editörün genel olarak uzmanlaşamadığını görüyoruz. Böyle olmadığı içindir ki sağlık haberlerinde sıklıkla yanlışlığa düşülüyor. Peki bunun önüne nasıl geçilecek? Sorunun yanıtı çok net: Uzmanlaşma. Ancak sağlık muhabirlerinin uzmanlaşması tamamen kendi inisiyatifine kalmış durumda. Düşünsenize genel olarak muhabir aslı astarı olmayan bir haber yaptığında ciddi cezalarla karşı karşıya kalabilir. Fakat binlerce insanın ya da hastanın sağlığını birebir etkileyen haber yaptığın da ise bunun bir bedeli neredeyse yok gibi. Sonuçta insan hayatını yakından etkileyen yanlış haberleri yapabiliyor olmak etik anlamda da bir sorun yaratıyor. Bu nedenle sağlık haberlerini yapan kişiler daha sorumlu davranmalılar. 

Hayatımızda çok fazla yer alan yeni medyada sıklıkla bloglarla karşılaşıyoruz. Birde blog haberciliği diye bir kavram var, siz blog haberciliği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Yapılan işin doğrudan bir uzantısı haline gelen bloglar, artık şirketlerin ve kişilerin bilgi birikimlerini doğrudan doğruya ortaya koydukları bir alan haline geldi. Belki ilk yıllar “mecranın” işlev tam olarak algılanamadığı için sanki bloglara bir “hobi” alanı gözüyle bakılıyordu. Bugün bloglar yaptığımız işlerin sacayağını oluşturuyor. Yani bloglar, tartışılmaz bir şekilde yaratılan ekosistemin büyük parçasını oluşturuyor.   

Bu nedenle, kendi alanında uzmanlaşmış kişiler tarafından hazırlanmış bloglara ciddi anlamda ihtiyaç var. Bu işi layıkıyla yapan arkadaşlar, ciddi takipçi sayılarına ulaşıyorlar. Özellikle kimsenin ilgi göstermediği alanlarda bu işi kendisine amaç edinmiş insanların bu yöndeki gayretleri gerçekten de çok değerli. Zaten, bu yöndeki çabaların karşılığı, çok da zaman geçmeden alınabiliyor. Bu arkadaşlar, kendi alanlarında marka oluyorlar. 

Benim de blogum var ama çok etkin bir şekilde kullanabildiğimi söyleyemem. Oysa ki benim bu konuda çok üretken bir şekilde farklı ve zengin bloglarım olmalıydı. Görünen o ki, “önümüzdeki maçlara” bakacağız.


Şafak Altun kimdir?
1967’de Tokat’ın Niksar İlçesi’nde doğdum. 1989’da İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdim. Medya dünyasına Radyo Mega ve Açık Radyo’da yaptığım programlarla girdim. Nokta, Radikal, Kent TV, Süper Kanal, TV8, Dünya, Platin ve Doğuş Dergi Grubu’nda muhabir ve editör olarak çalıştım. Hâlen CNN Türk’te haber editörü olarak çalışmaktayım. Zaman zaman inovasyon, popüler kültür ve ekonomi konuları üzerine yazılar yazıyorum. Bahçeşehir Üniversitesi’nde “inovasyon ve girişimcilik”, “kriz yönetimi” ve “görsel medyada seçilmiş konular” hakkında MBA öğrencilerine dersler veriyorum. Konferans ve panellere konuşmacı olarak katılıyorum. Başta, Yolsuzluğun 100 Yıllık Tarihi (2004), Türk Popüler Tarihinde İlkler (2006), İnovasyonla Başarıyı Yakalayan Türkler (2007) ve Doğanın İnovasyonu (2011) ve Başarısızlığa Övgü (2015) olmak üzere 10’un üzerinde kitabı bulunuyor. 

Yeni projem insanlar ve etkiler. Aslında her ne kadar nevi şahsına münhasır kişiler olsak da bazı özel şartlar altında aynı davranıyoruz. Tek başımızayken yerde yatan birini gördüğümüzde mutlaka yardım ederiz ancak kalabalık bir ortamda bu yardımı o insanlardan esirgeriz. Bunu neden yaparız. Çünkü “Seyirci Kalma Etkisi” altındayız onun için. İşte yeni kitap çalışmamda bu “etkiler (effect)” konusunu ele alıyorum. “Etkiler” genel olarak olumsuzluklarımızı içeriyor ama önemli olan hayatta yaptıklarımızla insanlara örnek olabileceğimiz, yaşantımızı daha yaşanır hale getirecek olumlu etkiler bırakmaktır. Gandi’nin, Mandela’nın, Newton’un, Galileo’nun bizler üzerindeki olumlu etkiyi yatsımak mümkün mü?      
   

HABERDE ÖNCELİK İLGİNÇLİK DEĞİL, GERÇEKLİK OLMALI!

Uzman Gazeteciler Sağlık Haberciliğini Değerlendiriyor

Haberin bir gerçeğe dayanmasının önemini belirten Sabah Gazetesi Köşe Yazarı Şeref Oğuz, “Haberin, ilginç olmasından önce gerçek olması gerekir. Haberi ilginç kılmak bir şeydir ama ilginç haber uydurmak sahtekârlıktır” dedi. 

Haberler yapılırken, insanların dikkatini çekmesi hedeflenir. Bu süreçte de duyguları harekete geçirmek için gazeteciler farklı haber yazma tekniklerini kullanırlar. Haberin ilgi çekici olması için kurgulanırken, gerçeklerden uzaklaşmamak gerekir.  Haber kurgusu yaparken gerçeği soruşturmak gerektiğini vurgulayan Sabah Gazetesi Köşe Yazarı Şeref Oğuz, “360 derece sorgulamak, tarafları dinlemek, haberde suçlanan varsa mutlaka görüşüne başvurmak, delil ve fotoğraflarla desteklemek gerekir” diye konuştu. 

Haberlerin doğru ve güvenilir olması için gazetecilere ders niteliğinde, yol gösterecek önerilerde bulunan Sabah Gazetesi Köşe Yazarı Şeref Oğuz, medya ile ilgili görüşlerini paylaştı. 

Gazeteciliğe nasıl başladınız?
16 yaşımda liseyi bitirdiğimde öğretmen olan ailemle Gebze’ye göç ettik. O sırada Babıali’de Sabah Gazetesi’nde Genel Yayın Müdürü olan rahmetli dayım İsmail Oğuz, beni gazeteye ofis boy olarak aldı. Başyazarımız Necip Fazıl Kısakürek’in asistanlığını yaptım. Mesleği devrin büyük ustalarından öğrenme şansım oldu.  Daha sonra Büyük Doğu, Anadolu, Orta Doğu, Yeni İstanbul, Zaman, Son Havadis, Tercüman, Günaydın, Meydan, Milliyet, Star ve sonrasında Sabah’ta çalıştım. Muhabirlik, gece haber müdürlüğü, ekonomi yönetmenliği, yazarlık yapageldim. 

Sizce haberlerin kurgusu yapılırken nelere dikkat edilmeli?
En önemlisi haberin bir gerçeğe dayanmasıdır. İlginç olmasından önce gerçek olması gerekir. Haberi ilginç kılmak bir şeydir ama ilginç haber uydurmak sahtekârlıktır. Haber kurgusu yaparken gerçeği soruşturmak, 360 derece sorgulamak, tarafları dinlemek, haberde suçlanan varsa mutlaka görüşüne başvurmak, delil ve fotoğraflarla desteklemek gerekir. Dikkat edilmesi gereken, kişilik hakları, insani ve toplum değerlerine saygıdır. Cevap hakkı doğuyorsa onu yayınlamak, yalanlama gelmişse bunu da okura bildirmek gerekir. Haber atlatayım derken meslek ilkelerine ihanet, kendine ihanettir.

Ülkemizde yapılan sağlık haberlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sağlık, gazetelerde en fazla okunan haber türüdür. Hemen her gazetenin sağlık servisi veya editörü vardır ve burada genelde sağlığa dair faydalı bilgiler verilir. Bilgiye erişimin kısıtlı olduğu geçmiş yıllarda bu son derece önemli bir fonksiyondu. Ancak akıllı telefon, tablet, laptop gibi cihazlarla sağlığa dair bilgiye anında ulaşmak mümkündür. Buna rağmen gazetelerin sağlık köşelerinde yapılacak yığınca iş vardır. Misal bir konuyu derinlemesine ele almak, uzmanlarını konuşturmak, hastalar üzerinden sağlık konusunu işlemek mümkündür. Özetle internetten erişilebilecek bilgilerle sayfaları doldurmak yerine, orada olamayacak güncel konular işlenmelidir. Bunun yanı sıra sağlık yalnızca hastalığın değil, ilaçtan koruyucu hekimliğe, aşılardan çocuk bakımına dek çok geniş alanda bilgi sunabilir.

Sizce sağlık haberlerinde diğer haberlerden farklı olarak nelere dikkat edilmeli?  
Sağlık, şakaya gelmeyen en ciddi konulardan biridir. Yalan yanlış, bilgiye değil kanaate dayanan konular kullanılmamalıdır. İlaç veya sağlık kurumu reklamı yapılmamalı, okurlar ticari kaygılarla yönlendirilmemelidir. Bir başka fark, işin uzmanının dilini, okurun diline çevirmektir. Biliyoruz ki doktorlar genelde kendi aralarında geçerli bir jargon kullanır ve bunu bizim de anlamamızı beklerler. Sağlık habercisine düşen, okuruyla doktor arasında anlaşılabilir arayüz olmaktır.

Hayatımızda çok fazla yer alan yeni medyada sıklıkla bloglarla karşılaşıyoruz. Birde blog haberciliği diye bir kavram var, siz blog haberciliği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bilişim ve sosyal medya herkese, dünya çapında yayıncı olma imkanı sundu. Bugün dileyen dilediğince görüşünü, bilgisini ağa bağlı insanlarla paylaşabiliyor. Blog bunlar arasında kişisel yayıncılığın bilinen en pratik yöntemidir. Geleneksel medyaların birbirine benzediği ve “tekten çoğa” yayın anlayış yerine “çoktan çoğa” yöntemine imkan sunar. Bloglarda derinliğini sergileyen herkes, eteğindeki taşı dökebilir ve bu bilgilere ihtiyaç duyanlara ulaştırabilir. Blog haberciliğini ben geleneksel medyadan büyükçe pay koparacak ve giderek daha da gelişecek bir mecra olarak görüyorum. Yeter ki insanlara dokunan ve onlara değer katan bilgi, ilham, yaklaşım sergileyebilsinler.

Meslek hayatınızda unutamadığınız bir anınız var mı?
İnsan 44 yıl bu mesleği yapıyor ve bir günü ötekinden farklı gelişiyorsa, meslek hayatında çok şeyi unutarak var olabiliyor. Hayatımı derinden etkileyen anılarım da hep bu meslekten zaman zaman kopmam, işsizlik zamanlarım olmuştur. Gerisi; zaten unutmamak için yazdığımız anlar, anılardan ibaret aslında…

Dr. Şeref Oğuz kimdir?
1955 yılında Bayburt'ta doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Trabzon'da tamamladı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra aynı fakültede İstatistik ve Sosyal Siyaset disiplinlerinde master ve ekonomi alanında doktora derecesi aldı. Doktora sonrası Londra Üniversitesi’nde ”Sufficent Knowledge” konusunda araştırmalar yaptı.
Gazetecilik hayatına 1970 yılında Sabah Gazetesi’nde başlayan Oğuz, eğitiminden sonra Tercüman Gazetesi Ekonomi Yönetmenliği görevi ile meslek hayatına geri döndü.
Sırasıyla Günaydın Gazetesi Bölge Gazeteleri Yayın Sorumluluğu, Meydan Gazetesi Ekonomi Yönetmenliği, Milliyet Gazetesi Ekonomi Yönetmenliği ve Kanal 6 ve Yeni Yüzyıl tepe yöneticiliği görevlerinde bulundu.

26 yıldan bu yana bilgi ekonomisi, yeni ekonomi ve değişim yönetimi üzerine araştırmalar yapan Şeref Oğuz, Internet Society kurucularındandır. Internet’te ilk büyük Türk gazetesi Milliyet.com projesini yönetti. 1996 Haziran’da dünyanın ilk sanal mitingini gerçekleştirdi. Son 2 yıldır bilgisayar destekli eğitim için geliştirdiği “Her Okula Internet” projesine yoğunlaştı.

Bedensiz özgürlük ve sanal kültür üzerine sayısız makale, yazı ve söyleşisi bulunan Oğuz 1996’dan bu yana Anadolu’da KOBİ’lere yönelik Yeni Ekonomi Konferansları vermektedir.
1999 yılında Koç Holding Yeni Ekonomi danışmanlığı görevine getirilen Oğuz, 2007’den bu yana Sabah Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmaktadır.

Şeref Oğuz, Ulusal Rekabet Araştırmaları Kurumu, Türkiye Zeka Vakfı Yönetim Kurulu, Türkiye Satranç Federasyonu Yönetim Kurulu, Internet Kurulu üyesi ve Meclis Bilgi Grubu parlamento dışı üyesidir. Evli ve 2 erkek çocuk babasıdır. Özel zevkleri arasında uzun dönemler tarihi, bilgi sosyolojisi, müzik araştırmaları, nota yazıları, tanbur ve ney bulunmaktadır.

23 Ocak 2016 Cumartesi

MEDYA TİRAJ UĞRUNA UMUT TACİRLİĞİ YAPMAMALI!

Uzman Gazeteciler Sağlık Haberciliğini Değerlendiriyor


“Medya daha çok tiraj, daha çok tık ve reyting için insan sağlığı gibi önemli ve hayati bir konuda umut tacirliği yapmamalı” diyen Milliyet Gazetesi Köşe Yazarı Ali Eyüboğlu, “Söz konusu insan sağlığıysa, yapılacak her haber ve yorum bu gerçek ışığında olmalı” dedi.

Gazeteciler yaptıkları haberlerinin çalıştıkları medya kuruluşunda yayınlanması için iddialı başlıklar atabilirler. Bu başlıklar bazen bir hastalığın çözümü olurken bazen gerçek olduğu kanıtlanmamış bir bilimsel çalışma olabilir. Medyada oluşan bilgi kirliliği insanların hayatlarına mal olabilir. Alanında uzman gazeteciler, yapılan haberlerin güvenilir olması gerektiğini vurguluyorlar.  Haberlerde tiraj uğruna yapılanların yanlış olduğuna dikkat çeken Milliyet Gazetesi Köşe Yazarı Ali Eyüboğlu, medyadaki bilgi kirliliğinin önüne “haber noteri” görevi gören gerçek gazetecilerin geçeceğini söylüyor. 

Haberlerin güvenilir olması için gazetecilere yol gösterecek önerilerde bulunan Milliyet Gazetesi Köşe Yazarı Ali Eyüboğlu, medya ile ilgili görüşlerini paylaştı. 

Gazeteciliğe nasıl başladınız?
1979’da çıkmaya başlayan ve halen yayında olan Karadeniz Gazetesi, gazeteciliğe meraklı üniversite öğrencisi muhabir arıyordu. Başvuran binlerce üniversiteliden biri de bendim. Yaptığım ilk haber manşet oldu ve başlayış o başlayış.

Sizce haberlerin kurgusu yapılırken nelere dikkat edilmeli?
“Haberlerin kurgusu” derken bir haberin daha çok ilgi çekmesi için yapılanı kastediyorsanız, prensip olarak buna karşıyım. Ama kastettiğiniz bir gazetenin birinci sayfasından arka kapağına kadar hangi sayfada nelerin olması gerektiği veya TV’deki haber bültenlerinin sıralamasıysa, burada da gazeteciliğin evrensel kuralları geçerli olmalı. Elbette ki her gazetenin, her televizyon kanalının hedef kitlesi var ve haberler bu kitlenin ilgisini çekecek türden olmalı. 

“Bilgi Kirliliği”nin Önüne Geçecek Olanlar Gerçek Habercilerdir
Sosyal medya sayesinde yaygınlaşan “halk gazeteciliği”, mesleği “habercilik” olanların sorumluluğunu daha da artırdı. Bizler, “halk jurnalizmi”ne teslim olup, gelen her bilgiyi doğruluğunu test etmeden okurlarla paylaşmamalıyız. 

Güncel olaylar hakkındaki “bilgi kirliliği”nin önüne geçecek olanlar da gerçek habercilerdir. Okurların ya da izleyicilerin, “Bu yazmışsa, bu söylemişse kesin doğrudur” diyebileceği bir meslek bizimkisi.  Haberciler de “halk gazeteciliği”ne ayak uydurursa, o zaman “Haber noteri” görevini başkaları üstlenir. Unutmamak gerekir ki, doğada her boşluk doldurulur.

Ülkemizde yapılan sağlık haberlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce sağlık haberlerinde diğer haberlerden farklı olarak nelere dikkat edilmeli?  
Türk medyasının kronik sorunlarından biri de sağlık haberleridir. Eskiden gazetelerde bir, iki de olsa sağlık haberleri konusunda uzmanlaşmış muhabirler vardı. Onlardan bir kısmı ya TV’de program yapmaya başladı veya köşe yazarı olup “haber”den koptu ya da basındaki “küçülme”den payına düşeni aldı. Son yıllarda dünya medyasına baktığımızda en gözde alanlardan biri sağlık haberleri. Özellikle Avrupa medyası sağlık haberlerine çok yer veriyor ve bu haberler de okurlar tarafından bayağı ilgi görüyor. 

Türk medyasında ise durum maalesef böyle değil. Sağlık haberlerine yer verilmiyor mu yazılı medyada? Veriliyor, ama bunun çok da sağlıklı yapıldığını söylemek zor. Mesleğe başladığım 1979’de Türkiye'nin şu an yayın hayatında olmayan, ama o zamanın çok satan gazetesinin manşeti hala aklımda: “Müjde. Kansere çare bulundu.”

Yıl 2016. Amerika Devlet Başkanı Obama, “Kansere çare bulan ülke olmak istiyoruz” dedi.

Medya daha çok tiraj, daha çok tık ve reyting için insan sağlığı gibi önemli ve hayati bir konuda umut tacirliği yapmamalı.

Sağlık alanındaki gelişmeler, üretici firmaların esiri olmadan olduğu gibi verilmeli. 

Söz konusu insan sağlığıysa, yapılacak her haber ve yorum bu gerçek ışığında olmalı.

Tıbbi tedaviye destekleyecek “Alternatif tıp” seçenekleri de çok önemli bir konu. Şarlatanlar “şifacı” olarak lanse edilmemeli. Uydudan bir yığın kanal var “bitkisel ürün” adı altında cinsel performans artırıcı, kalbe, şekere, bilumum hastalığa iyi gelen şeyler pazarlayan. Düne kadar bunların bir kısmı merkez medyada yer buluyordu. Kanunlardaki boşluklardan yararlanıp uydu kanallarına çöreklenen bu insanlar ve benzerlerinin demeçlerine itibar etmemek gibi etik ilkeleri olmalı medyanın.

Hayatımızda çok fazla yer alan yeni medyada sıklıkla bloglarla  karşılaşıyoruz. Birde blog haberciliği diye bir kavram var, siz blog haberciliği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Blog haberciliği maalesef ülkemizde popüler değil. Gazetelerin internet sitelerinde blog yazanlardan ilgi görenler var, ama kendi adlarına açtıkları bloglarla popüler olan “yok” denecek kadar az. Oysa Almanya’nın dünya çapında tanınan blog yazarları var. Bunun birçok sebebi var, ama galiba en önemlisi Türk halkının okumama alışkanlığı.

Ali Eyüboğlu kimdir?
Gazeteciliğe 1979′da Karadeniz gazetesinin açtığı sınavla girdim. Magazin gazeteciliğine ise 1983 yılında Merhaba’da başladım. Ardından Güneş, Bulvar ve Tercüman’da muhabirlik yaptım. Bulvar’da çalışırken tanıştığım mesai arkadaşım Ayla Özgür’le 24 Temmuz 1989′da evlendim. Tercüman’da Magazin Müdürlüğü görevimden Aralık 1990′da istifa ettim. Sekiz ay işsiz kaldıktan sonra 1991′in Ağustos ayında Milliyet’te çalışmaya başladım. 1992′nin başında ise Milliyet Magazin Servisi’nde muhabirliğe başladım. Milliyet’te yıllarca muhabir ve şef yardımcısı olarak çalıştım. 2003 yılında Milliyet Magazin Müdürü oldum. 21 Ekim 2008′a kadar Milliyet’te Magazin Müdürü, Ali’ce adlı köşenin yazarı, Milliyet Televizyon’un Yayın Koordinatörü olarak görev yaptım. 

Diyabet ve yüksek tansiyon gibi iki kronik rahatsızlığım var. Eylül 2008′deki tahlil sonuçlarımı değerlendiren Prof. Dr. Koptagel İlgün, ”Stresi hayatından çıkarmaz ya da azaltmazsan işin zor” deyince hayatıma yeni bir sayfa açmaya karar verdim. Kendime daha fazla vakit ayırabilmek ve kafamdaki projelerimi hayata geçirebilmek için 22 Eylül 2008 tarihinde emekli oldum. Bir ay sonra da idari görevlerimi devredip Milliyet’e sadece köşe yazarı olarak hizmet vermeye başladım. 


22 Ocak 2016 Cuma

ANNE VE BEBEK SAĞLIĞINI DOĞRU KAYNAKLARDAN ÖĞRENİN!

Uzman Gazeteciler Sağlık Haberciliğini Değerlendiriyor

Hamilelik sürecinden başlayarak, anne ve bebek sağlığını ele alan Kids&Gourmet Dergisi Yayın Yönetmeni Serap Torun, bu alanda yapılan haberlerin çok önemli süzgeçlerden geçirilerek hazırlanması gerektiğini söyledi. 

Anne ve çocuk sağlığı çok önem taşımaktadır. Bu alanda gerçek uzmanların, yol gösterici bilgileri ışında haberler yapılmalıdır. Bazen yanlış içerik ile yayınlanan bir haber birçok insanın hayatını olumsuz etkileyebilir. Özellikle bu anne ve çocuk sağlığını etkiliyorsa güvenilir kaynaklar kullanılmalıdır.  Sağlık haberciliğinin önemini ele almak için farklı alanlarda çalışan gazetecilerle, sağlıklı haber yapmanın kurallarını konuşacağız. 

İlk konuğum Kids&Gourmet Dergisi Yayın Yönetmeni Serap Torun oldu. Torun, anne ve bebek sağlığına yönelik haberler yapıyor. Bu alandaki deneyimlerini ve gözlemlerini paylaştı. 

Yayıncılık hayatına nasıl başladınız?
Sağlık ve bilimsel araştırmalar her zaman özel ilgi alanımdı. Araştırmacı ve girişimci yönüm sayesinde de ülkemizde çocuk sağlığını özellikle sağlıklı beslenmesini konu alan düzenli bir yayın olmadığını fark ettim. Teknolojiye olan tutkum ve yayıncılığın geleceğinin dijitalde olacağını biliyor olmam nedeniyle Kids&Gourmet Dergisini dijital aylık yayın olarak hayata geçirdim. 

Haberlerin kurgusunu yaparken nelere dikkat ediyorsunuz?
Anne ve çocuk sağlığı haberinin okuyucu tarafından anlaşılır olması önemli. Bunun için haberler yorumdan ziyade bilgiye, bilimsel kanıta dayanmalı. Konu uygunsa okuyucunun günlük hayatına uygulayabileceği şekilde açıklama içermesine özen gösteriyorum. Bu durum özellikle çocuk psikolojisi haberlerinde daha etkili oluyor. Mesela uzman, ebeveyne “Çocuğunuza, yemeğini bitirmeden kalkma demeyin” diyor. Aynı zamanda uzman, “Kısa ve net cümle kurun” diyor. Bu durumda kısa ve net olan ilk cümle yerine hangi cümlenin gelmesi gerektiğini söylenmiyor. Bu karışıklığın ortadan kalkması için haberi hazırlarken, konuyu irdeleyerek ele alıyorum ve ebeveynler için kılavuz olacak yanıtların da olmasına özen gösteriyorum. Bu alanda yapılan haberler çok önemli olduğu için süzgeçlerden geçirilerek hazırlanmalıdır.

Çocuk ve anne sağlığı haberlerinin haricinde  anneler için her ay 10 sağlıklı yemek tarifi hazırlıyoruz ve bu tarifler Çocuk Gastroenteroloji Hepatoloji ve Beslenme uzmanı dip notlarıyla birlikte veriliyor. Normal yemek tarifleri yanı sıra glütensiz, sütsüz, yumurtasız ve şekersiz tarifler de yayınlıyoruz. Burada amacımız annelere, çocukları için sağlıklı ymeğin nasıl olması gerektiği konusunda yol göstermek. 

Ülkemizde yapılan sağlık haberlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ülkemizde olduğu gibi dünyada da tıklanma ve okunma kaygısıyla yapılan sağlık haberlerini beğendiğimi söyleyemem. Benim için sağlık haberi okuyucuya yol göstermeye yönelik olmalıdır. Tıklanma sayımızı mümkünse başka konularla arttıralım. Çünkü biz, insan hayatı ile ilgili haber hazırlıyoruz. Zira olay “halk bunu istiyor biz bunu yazıyoruz” noktasına geldiğinde haberin içeriği ve etkisi farklılaşıyor.

Bizler yazdığımız her kelime ile binlerce insanın hayatını etkiliyoruz. Bunun mesuliyetini taşımak gerçekten zordur.

Sizce sağlık haberlerinde nelere dikkat edilmelidir?  
Sağlığın olmazsa olmazı konu hakkındaki uzman görüşü, onayı ve kanıta dayalı tıbba göre hazırlanmalıdır. Ayrıca haber kaynağının, o konunun gerçek uzmanı olup olmadığı da çok önemlidir. Ekip arkadaşlarımla birlikte, Kids&Gourmet’i yayına hazırlarken yazan uzmanlarımızın yan dal uzmanlıklarını gözeterek çalışıyoruz. 
Diğer bir önemli konu okuyucuya gereksiz umut verici ya da paniğe sevk edici söylemlerden uzak durulmasıdır.

Özellikle çeviri yapan editörlerin, yabancı kaynaklı haberleri değerlendirebilecek bilgi ve birikimi olmalı. Emin olunmayan noktalarda uzman görüşüne başvurulmalı. Mesela, yurt dışında yapılan bir araştırma sonucunda elde edilen veriler, ülkemizdeki sağlık uygulamaları ve yapısı için uygun olmayabilir. Gazeteci burada, araştırma yapılan konuda bir uzmana danışarak haberini hazırlamalıdır. 

Yurt dışında sağlık sistemindeki kurallarla, ülkemizdeki kurallar farklılık gösterebilir. İklim, çevre koşulları ve genetik faktörler gibi önemli noktalar yapılan uygulamalarda çok önem taşıyor. Yurt dışında bir ülkede  zorunlu olan bir uygulama , ülkemiz de zorunlu olmayabilir. Sağlık haberini yapan gazeteci bunun ayrımının farkında olmalıdır. İnsanları gereksiz yere korkutup, bilgi kirliliğine yol açmamalıdır.  Mesela, İsviçre’de doğan bir çocuğun belki daha fazla D vitamini desteğine ihtiyacı vardır. Ancak, Akdeniz coğrafyasında yaşayanın yoktur. Çünkü, güneşten faydalanma oranları farklılık gösterir. Bu tip konuları ülkelerin Sağlık Bakanlığı değerlendirir ve bu yönde bazı rutin uygulamalar yapar. 

Blog haberciliği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sağlık bloggerlığı çok önemli, riskli ve uzmanlık gerektiren bir alan.  Sağlık blog yazarı olarak Esra Öz, bu konunun ilk temsilcilerinden ve uzmanıdır. Bir haberin ya da röportajın altına kişisel olarak imza atarken, okuyucunun ilk muhatabı blog yazarıdır. 
Tabii burada blog haberciliği diyoruz ama açıklama yapmakta fayda görüyorum. Sağlık habercisiyseniz, sağlık ile ilgili bloğunuz olması normal. Ancak sağlık konusu insanların ilgisini çektiği için bu konuda hiçbir tecrübesi, bilgisi ve uzmanlığı olmayan kişiler de ne yazık ki sağlıkla ilgili yazılar yayınlayabiliyor.  Bu blogların sahipleri denetimsiz, ancak hukuki olarak sorumluluklarının olduğunun bilincinde değiller. Bu tip alanında uzman olmayan bloglardan kesinlikle uzak durulmalı. Çünkü okuyucu buralardan bilgi alarak sağlıklı olayım derken sağlığını kaybedebilir.  

Meslek hayatınızda unutamadığınız bir anınız var mı?
Kıbrıs’da yaşayan bir okuyucumuzun  cep telefonumu bularak bana ulaşıp “Neden derginiz Kıbrıs’ta çıkmıyor” diye sitem etmesi beni ve ekip arkadaşlarımı mutlu eden bir anımdır.

Serap Torun kimdir?
İşletme ve Halkla İlişkiler Lisans eğitimi alan Serap Torun 2013 yılında kadın girişimci olarak Kid & Gourmet “Türkiye’nin İlk sağlıklı Beslenme Anne ve Çocuk Sağlığı Dergisi”ni kurdu. Yine aynı yıl “Dijital Yayıncılık” konusunda, Turkcell Teknoloji Zirvesi’ne davet edildi.  Cornell Üniversitesi Food&Brand Lab. kurucusu ve Beyaz Saray tarafından “Amerika Diyet Rehberi” programının başına getirilen Prof. Dr. Brian Wansink’in  araştırmaları dergide yayınlandı. Kids & Gourmet, Türk Pediatri Kurumu ile işbirliği içerisindedir. 

Offline’da 2014 ve 2015 yıllarında “Çocuklar tatilde de sağlıklı besleniyor” sloganıyla Türkiye’de ilk defa Martı Grup bünyesindeki Martı Myra Tatil Köyünde hekim onaylı, sağlıklı yemeklerden oluşan çocuklara yönelik açık büfeyi, dergi adıyla kurdu.
Milliyet.com.tr Pembe Nar Yaşam köşe yazarlığı yapmaktadır. Burada sağlık, kültür sanat, iş dünyasına yönelik yazı ve röportajları yer almaktadır.

19 Ocak 2016 Salı

KADIN CERRAHLAR BU İŞİ BAŞARIR!

Kadın cerrahlardan oluşan bir klinik olduklarını söyleyen Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’nda çalışan Asistan Dr. Özlem Sert, “En çok zorlandığımız durumlar aslında kadın cerrahların bu işi başaramayacağı önyargısı” dedi.  

Kadın cerrahlardan oluşan bir klinik düşünün! Genelde erkeklerin tercih ettiği bir branşta, tüm asistanların kadın olması ve birbirleriyle dayanışma içinde çalışmaları örnek oluyor. Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’nda çalışan Asistan Dr. Özlem Sert ile erkek egemen bir toplulukta kadın olmayı ve klinikteki çalışmaları hakkında konuştuk. 

Genel Cerrahi ihtisası yapmaya nasıl karar verdiniz? Sizi genel cerrahide ihtisas yapmaya yönelten gerçekten cerrah olmayı istemeniz miydi, yoksa Tıpta Uzmanlık Sınavının bir cilvesi miydi?
Aslında cerrahi branşlardan birini seçme konusunda kararlıydım, ama sizin de röportaj yapma gereği duyduğunuz üzere kadın cerrah olmakla ilgili negatif düşünceler başta biraz kafamı karıştırdı. Ancak oturup düşününce az olan bir şeyin daha kıymetli olması ihtimalini de göz önünde bulundurarak tercihimi bu yönde kullandım.

Ailenizin bu tercihinize tepkisi nasıl oldu? Sizi fikrinizden vazgeçirmeye çalıştılar mı? 
Doğrusunu söylemek gerekirse etrafımdaki pek çok kişi beni kararımdan döndürmeye çalıştı, özellikle işin içinde olup da şartların zorluğunu bilenler, beni bu konuda ciddi ciddi uyardı. Mesela babam tercihi bana bıraktı. Bir de TUS öncesi Hakkari’de mecburi hizmetteydim o nedenle buraya dönecek olmam genel cerrah olmamın önüne geçti.

Arkadaşlarınızın bu tercihinize tepkisi nasıl oldu? Sizi fikrinizden vazgeçirmeye çalıştılar mı? 
Dediğim gibi herkes zorlukları anlattı ki zaten ben de biliyordum. Ama kararımın kesin olduğunu anlayınca da yapabileceğime olan inançlarını dile getirdiler. “Sen üstesinden gelirsin” gibi söylemlerle yüreklendirdiler beni.

İhtisasa başlamadan önce hiç kadın bir cerrahla tanıştınız mı? Kadın cerrahlarla ilgili bir bilginiz var mıydı?
Tanıdığım kadın genel cerrah yoktu. Sadece biraz araştırınca Mersin’de bir kadın cerrah olduğunu öğrendim, bir de tabi Sayın Prof. Dr. Yeşim Erbil Hocamı biliyordum. Sonrasında kendisiyle tanışma ve hatta Asistan temsilciliğim dönemimde kendisiyle çalışma imkanım oldu. 


İhtisasınız boyunca başka kadın cerrahlarla tanıştınız mı? Onların sizin üzerinizde olumlu ya da olumsuz etkileri oldu mu? 
Prof. Dr. Yeşim Erbil ile tanıştım ve kendisiyle çalışma imkanım oldu. Tabi ki kendisine çok hayran oldum ve bende “o yapabiliyorsa ben de yapabilirim” duygusu uyandırdı. Çünkü kendisi bu meslekte halen Ulusal Cerrahi Derneği Başkanlığı da yapmakta olan öncü isimlerden biri.

İhtisasa başladığınızda ilk hissettikleriniz nelerdi? “Benim burada ne işim var” mı dediniz yoksa “işte tam bana göre bir yer” mi diye düşündünüz? 
Doğrusunu isterseniz ilk başta biraz korktuğumu itiraf etmeliyim. “Benim burada ne işim var” demedim ama “Ben bunca işin altından nasıl kalkacağım, ben nasıl ameliyat yapacağım” dedim. Ama başladıktan sonra “Ben gerçekten de bu işi seviyorum” dedim, hala da diyorum.

İlk başladığınızda hocalarınızın tepkisi nasıldı? Size nasıl davrandılar? 
Aslında sanırım onlarda hem “Bu kız bunun altından nasıl kalkacak” tarzında bir endişe vardı, hem de içten içe bu klinikte bir kadın cerrah yetişecek olması onları gururlandırıyordu. Bilmiyorum belki başta onlar da mesafeli durdular ya da tedirgin oldular, onlara da sormak lazım bunu. Ama herkeste bırakıp gideceğim ile ilgili bir algı vardı ki hem Prof. Dr. Tamer Akça hocam hem de önceki Rektörümüz Prof. Dr. Süha Aydın hocam farklı zamanlarda muhtemelen birbirlerinden habersiz bir şekilde “Devam edecek misin, yoksa kaçıp gidecek misin?” diye sordular. İtiraf etmem gerekirse birkaç defa kaçıp gitmenin eşiğine de geldim. Ama bugüne gelecek olursak hem ben bitirmek üzere olduğum için mutluyum, hem de hocalarımın bana “Özlem her şartta her şeyin üstesinden gelir”, “Özlem’i bırak bataklığa orada bile hayatta kalır” dediklerini duymuş olmanın gurunu yaşıyorum.

Klinikteki hemşirelerin ilk tepkisi nasıl oldu? Aynı kliniğin çalışanı olmanın ötesinde aranızda bir kadın dayanışması oldu mu? 
O zaman çok fark etmemiştim ama şimdi düşünüyorum da başlangıçta hepsi bana acıyan gözlerle bakıyordu. Çok ağır nöbetlerim, uykusuz, dur durak bilmeyen gecelerim vardı. Başlangıçta belki de yaşımdan dolayı pek ciddiye almadılar bilmiyorum, belki bırakıp gideceğimi düşündüler, ama ben gayretli davrandıkça, zaman geçip de doğru zamanda doğru kararlar alıp doğru işler yaptıkça onların da bana karşı güveni arttı, ama her zaman destek oldular. Burada hem biz hem hemşire arkadaşlarım çok zor şartlarda çalışıyoruz. Bazen çok gergin anlarımız oluyor, o gergin zamanlarda birbirimizi idare ediyoruz. Cerrahi baştan sona bir ekip işi ve onlar da bu ekibin en değerli parçaları.  


Diğer personelin başlangıçtaki tepkisi nasıldı? Sizi kabullenmeleri kolay oldu mu? Yoksa örneğin personel verdiğiniz talimatları uygularken gönülsüz mü davrandı?
Dediğim gibi başlangıçta belki bir önyargı olmuştur bilemiyorum ama burası bir cerrahi kliniği, verilen talimatların uygulanmaması gibi bir keyfiyet olamaz. Herkes görevini yaptı, yapıyor. Belki başta içlerinden sorguladıkları olmuştur, ama şu an kadın olmamdan dolayı hiçbir farklı davranışa maruz değilim, çünkü ben de hiçbir zaman kadın olduğum için ne farklı davrandım ne de farklı bir davranış beklentisinde oldum. Biz profesyoneliz ve herkes kendi işini en iyi şekilde yapıyor. 

Kliniğinizin bütün asistanları neden sadece kadınlardan oluşuyor? 
Mersin Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı‘nda şu anda görev yapmakta olan üç genel cerrahi asistanı da kadındır. Mersin Üniversitesi Genel Cerrahi kliniğinde çalışmak üzere ilk olarak Mart 2011’de ben göreve başladım. Aradan bir buçuk yıl geçtikten sonra Eylül 2013’te Dr. Alev Ünsal göreve başladı. Sonrasında da Eylül 2014’te Dr. Fulya Kasırga göreve başladı. Ayrıca yeni başlayacak tıpta uzmanlık öğrencisi Dr. Nihal Çınar Özcan’ın da kadın olması tamamen tesadüf oldu. Sanıyoruz iklimin ılıman olması ve Akdeniz insanı olmamız Mersin Üniversitesi’ni seçmemize sebep oldu. 

Sizden sonra gelen kadın asistanlara neler söylediniz? Onların ilk tepkileri nasıldı?
Onlara gerçeği söyledim, gerçek de genel cerrahi asistanı olmanın çok zor olduğuydu, ister kadın olun ister erkek fark etmez. Bir de onlara “Lütfen eğer bırakacaksanız hiç başlamayın” dedim. Çünkü bu klinik için en zor olan sınırlı sayıda asistan ile çalışıyor olmamız. Bir asistan TUS’u kazanıp geldiğinde biz klinik olarak o yılki talep ve kontenjan hakkımızı kullanmış oluyoruz. Gelen kişi eğer giderse bir sonraki TUS’a kadar asistan talebimiz olamıyor, yani bu da nereden baksanız 8-10 ay demek. O nedenle gerçekleri söyledim, onlar da kabul etti. Onların geçtiği dönemlerden ben de geçtiğim için daha fazla empati kurabiliyorum, hangi kıdemde olan ne hissediyordur biliyorum. Bir arkadaşımız gidenlerden oldu, ama geri kalan amazonlar olarak buradayız ve bu klinik bizden sorulur.


Kadın cerrahların dayanışması nasıl oluyor?
Aslında çok sık birbirimizi göremesek de sözlü ve yazılı iletişimimizin daha iyi olduğunu düşünüyoruz.  Üçümüz de işimizi severek yaptığımızdan sorunlarımızı çözmek de böylelikle kolaylaşıyor. Kadın olmamızdan dolayı daha duygusalız bu da birbirimizi daha iyi anlamamıza neden oluyor. Nöbetleri paylaşırken, işleri paylaşırken birbirimizin özel hayatlarını göz önünde bulundurarak düzenliyoruz.

Kadın olarak, cerrahide en zorlandığınız durumlar nelerdir? 
En çok zorlandığımız durumlar aslında kadın cerrahların bu işi başaramayacağı önyargısı. Önyargıları kırmak en zorlandığımız noktalardan biri. Ben bu klinikte asistan olarak ilk başladığımda üstümde 6 erkek kıdemli asistan vardı. Onların güvenini kazanmak biraz zaman aldı. 

Bir de cerrahi asistanlığı yapacaksanız kendinize, özel hayatınıza, eşinize, dostunuza ve akrabalarınıza beş yıllık uzun bir ara vermeyi göze almanız lazım. İnşallah bu satırları okurlar, benim birçok arkadaşım, akrabam bana kırgın, sebebi de onları arayıp soramıyor ve onlara zaman ayıramıyor olmam. Çünkü buradan İşlerinizi bitirip çıktığınızda da aslında yapmanız gerekenler bitmez, eve gidip ertesi günün ameliyatlarına çalışmanız gerekir. Ameliyathanede hocalarınızın sorma ihtimali olan sorulara hazırlıklı olmak gerekir. Zaten bitirmeniz gereken bir teziniz, başarılı olmanız gereken bir yeterlilik sınavınız, hazırlamanız gereken bir konseyiniz ve mutlaka çevirmeniz gereken bir makaleniz vardır. Bunlar da eve götürdüğünüz işlerdir.

O nedenle evliyseniz çok anlayışlı bir eşiniz, evli değilseniz sizden yardım beklemeyecek bir aileniz, durumu kabullenecek bir arkadaş çevreniz olmalıdır. Bir de çevrenizdeki herkes sizi her an her yerde uyuklarken bulmaya alışmalıdır. Benim şahsen bir TV’de bir kanaldan diğerine geçerken uyuya kalmışlığım var. 

Yalnızsanız da hayat o kadar kolay değil, yemek yapmak, ütü yapmak öyle vakit bulabileceğiniz aktiviteler değil, yemek yemeye vakit bulduysanız şanslısınız demektir.
Sonra bir de gece nöbetleri var, bu devasa hastanenin karanlık ve uzun koridorlarında tek başına acile yürümek, devamlı bir hata yapıp da bir insanın hayatına mal olma korkusu, bunlar çok yıpratıcı şeyler. Bu hastanede tabi şartlarımız önceki hastaneye kıyasla çok daha iyi. Önceki hastanede tüm cerrahi branş asistanları aynı tek bir odada kalıyorduk. Yani düşünün nöbetçisiniz, geceyi 10-12 erkek asistanla aynı odada geçiriyorsunuz, 6 tane ranza vardı, kim nereyi boş bulursa oraya yatardı ve yorgunluktan olsa gerek herkes horlardı. İlk nöbet tuttuğum gece ne kadar endişelendiğimi dün gibi hatırlıyorum. Şimdi fiziki şartlar çok daha iyi, ama bu kez de asistan sayısı çok düşük, yatak kapasitemiz eski hastanenin 3 katı, asistan sayımız da neredeyse yarısı. 

Cerrahi dışında kadın olmanın zorluklarını ayrıca yaşamaktayız. 

Ameliyathanede durum nedir? Örneğin bütün gün ayakta kalmak, bedenen fazladan efor gerektiren ameliyatlara dayanmak zor olmuyor mu? Hiç ameliyattan çıkacak kadar kötüleştiğiniz oldu mu? 
Ameliyathane her şeyden önce çok soğuk bir mekandır ve soğuk olması gerekir. Siz uykunuzun en tatlı yerinde sıcak yatağınızdan kalktığınızda gittiğiniz yer o çok soğuk ameliyathanedir. Bütün gün olsa iyi eğer nöbetçi iseniz buna bazen bütün gece de eklenir. Gerçekten çok zordur, ayakta durmaktan varisleriniz oluşur, beliniz ağrır. Normal şartlarda çıkacak kadar kötü olmadım, ama tabi kendim de hastayken girdiğim bir ameliyattan çıkmak durumunda kalmıştım, hocam durumumu görüp çıkmama izin vermişti.


Ameliyat ortamındaki stres sizi nasıl etkiliyor? Nihayetinde bir hastanın hayatı ellerinizin altında ve zaman zaman sinirler geriliyor olmalı? O gerilimden siz de nasibinizi alıyor musunuz? 
Ben yapı olarak soğukkanlıyım ama gerçekten zaman zaman ameliyathanede çok gergin olduğumuz durumlar oluyor, ama ameliyatta vücudun salgıladığı adrenalin sizi ayakta ve dinç tutuyor.

Kadın olduğunuz için cerrahide size kolaylık sağlayan şeyler oluyor mu?
Yok sanmıyorum, dediğim gibi çalışma şartlarımız çok ağır, kimsenin kimseye kadın diye erkek diye farklı bir prosedür uygulayacak durumu yok. Zaten hocalarımız erkek, biz asistanlar olarak kadınız, herkes işini yapıyor. Belki hocalarımızı “Şimdi bu da bir kadının yanında söylenmez ki” demek zorunda bırakıyoruzdur, en fazla bu olabilir.

Hastaların tepkileri nasıl oluyor?
Hastaların bir kısmı çok sevinirken, takdir ve teşvik ederken, bir kısmı ise çok şaşırarak ve hatta inanamayarak tepkilerini gösteriyorlar. İlk başlarda yani bundan beş yıl önce, benim de hem yaşım hem görüntüm daha gençken polikliniğe girip “Doktor nerede” diye soranlar oluyordu, ben de “Doktor benim” deyince bir şaşkınlık durumu oluyordu tabi.

Hastalar neden kadın cerrahlara güvenmekte zorlanıyorlar?
Güvenmediklerini düşünmüyorum, özellikle kadın hastalar daha rahat ediyor.

Geriye dönüp baktığınızda ilk başladığınızdan bugüne beklentilerinizde ve duygularınızda değişiklik oldu mu? “İyi ki cerrah olmuşum” diyor musunuz? Erkek egemen bir toplulukta geçen beş yıl size neler kazandırdı, neler götürdü?
Oldu tabi, başlangıçtaki endişeli halim yok artık. “İyi ki cerrah olmuşum” diyorum, doğruyu söylemek gerekirse biz bu kliniği zamanla kadın egemen bir topluluğa çevirdik. Şaka bir yana çalışma arkadaşlarım, hocalarım bana bunu hiç hissettirmedi. Kadın cerrah olmakla ilgili hiçbir kaybım olmadı, tabi ki buradaki cerrah olarak geçirdiğim beş yıl hayatımın en zor beş yılı oldu. Ama bütün hayatım boyunca kazanacağım tecrübeden daha fazlasını da bu beş yılda kazandım diyebilirim.

Sizce cerrahi gerçekten “erkek” işi mi? Başka kadın hekimlere de cerrah olmayı önerir misiniz?
Cerrahi bir erkek işi değil, cerrahi bir ekip işi. Başka kadın hekimlere eğer severek yapacaklarsa öneririm. Her işte mutlaka böyledir ama cerrahide bu işi severek yapıyor olmak daha önemli.

18 Ocak 2016 Pazartesi

SAĞLIKTA ŞİDDETE BRANŞ OLARAK EN ÇOK BİZ MARUZ KALIYORUZ

Göğüs Hastalıkları uzmanlarının riskli girişimsel işlemler yaptığını belirten Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD) Başkanı Doç. Dr. Filiz Koşar, “En büyük sorunumuz son yıllarda Göğüs Hastalıkları uzmanları ve Göğüs Cerrahlarının şiddete maruz kalmış, katledilmiş olmasıdır” dedi.

Akciğer ile ilgili bir durum olduğunda soluğu Göğüs hastalıkları uzmanlarında alıyoruz. Rahat nefes almanın ne derece kıymetli olduğunu da KOAH, Akciğer Kanseri, Tüberküloz, Astım gibi hastalıkları yaşayanlar bilir. Bu alan yan dalları ile yükselen bir branş olsa da ülkemizde şu an için hakkettiği yerde görünmediğini söyleyen Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD) Başkanı Doç.Dr. Filiz Koşar, sağlıkta şiddete en çok maruz kalan branş olduklarını dile getirdi. 

Koşar, Göğüs Hastalıkları uzmanlarının yaşadığı sorunlar, eğitim süreci ve dernek çalışmaları hakkında soruları yanıtladı.

Branşınızın oluşum tarihi ile ilgili bilgi verir misiniz? Tıp tarihi açısından ele alır mısınız?
Batı ülkelerinde 20. Yüzyılın başında “fitizyolog” olarak adlandırılan verem hekimliği, 1960’larda “göğüs hastalıkları” uzmanlığına, 1990’ların ortasından itibaren “göğüs hastalıkları ve yoğun bakım uzmanlığına” dönüşmüş olup, Türkiye’de ise 1949’da Fitizyoloji uzmanlığının Sağlık Bakanlığınca bağımsız bir uzmanlık dalı olarak kabul edildiği görülmektedir. 1961’de isminin Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz, 2002’de ise Göğüs Hastalıkları olarak değiştiği izlenmektedir.

Derneğin kuruluş hikayesini anlatır mısınız? Kaç üyesi var ve faaliyetleriniz hakkında bilgi verir misiniz?
Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD) 22 Haziran 1970 yılında İstanbul’da kurulmuştur. Göğüs Hastalıkları Uzmanlık alanında temel bilimler ile kliniği bir araya getiren ulusal, mesleki ve bilimsel ilk uzmanlık derneğidir. 1978 yılında da  “kamu yararına dernek” unvanını almıştır. Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği’nin ilk başkanı bugün aramızda olmayan,  İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Meliha Terzioğlu bu görevini 24 yıl sürdürmüştür. TÜSAD’ın tarihi; Meliha Terzioğlu dönemi, alanımızda faaliyet gösteren ikinci bir uzmanlık derneğinin kuruluşu ve ülke çapında örgütlenmesi ile ortaya çıkan durağanlık  süreci ve 2000 yılı sonrasında derneğin yönetim kadrosunun revize edildiği, genç ve dinamik kişilerin derneğe kazandırıldığı ve derneğin tüm ülkeyi kapsayacak biçimde yeniden yapılandığı değişim ve diriliş dönemi olarak özetlemek sanırım en kısa ve öz aktarım olacaktır. Üye sayımız 3 bin 11’dir. İstanbul’daki Genel Merkezimiz dışında Ankara ve İzmir şubelerimiz bulunmaktadır. 

Derneğin ana hedefi; “Toplumsal ve mesleki eğitimi ve araştırmaları destekleyerek Türk halkının akciğer sağlığını korumak” olarak belirlenmiştir. Bu yıl 37.sini gerçekleştirdiğimiz olağan yıllık ulusal kongre dışındaki tüm eğitim etkinliklerimizi TÜSAD Akademi çatısı altında yürütmekteyiz ki bunlar uygulamalı kurslar, sempozyumlar, bölgesel toplantılar, TÜSAD Kampları olarak örneklenebilir. 

45. yılımızda gururla sunduğumuz bir diğer yeniliğimiz de “Solunum 365“ adı altında modüller ve modül içi derslerden oluşan, üyelerimizin evden istediği kadar izleyip, STE/SMG kredi puanı ve nefes puan alabildiği online eğitim projesidir. Bunların dışında halka yönelik farkındalık ve bilgilendirme toplantıları, broşürler, üyelerimize ücretsiz olarak basılı malzeme veya online şekilde ulaştırılan eğitim serisi kitapları, bültenler ve rehberler sayılabilir. En yeni ve en çok önem verdiğimiz desteklerden biri özellikle akademik çalışmaları sırasında asistan ve genç akademisyen üyelerimize verdiğimiz istatistik ve İngilizce makale yazım desteğidir. 

Türkiye’de tıpta uzmanlık dernekleri misyonlarını yeterince yerine getirebiliyor mu? Değilse neden?
TÜSAD bir uzmanlık derneği olmanın sorumluluklarını her alanda idrak etmiş, yerine getirmiş ve getirmeye de devam etmektedir. 45 yıllık nitelikli,  kapsamlı ve tecrübeli kurumsal birikimi ile her üyesine kendi istediği platformlarda yer bulabilmesi adına yönetim tarafından her türlü desteğin verildiği bir sivil toplum kuruluşudur. Günümüzde Göğüs Hastalıkları camiasının gelişmesinde ve bugün kıdemli hoca niteliğindeki pek çok akademisyenin yetişmesinde bir okul görevi görmüştür. Halen görevde olan Merkez Yönetim Kurulumuz, çalışma döneminin başında tamamen bağımsız bir araştırma şirketi tarafından yönetilmiş olan ve bir uzmanlık derneği tarafından ilk defa uygulanan “Kurumsal Algı“ çalışması gerçekleştirmiştir. Bu çalışmanın çok rafine sonucunu söylemek gerekir ise“ TÜSAD, yıllık ulusal kongrelerin mesleki açıdan katkısı, şeffaf dernek yönetimi, uzmanlık alanında çalışan kişileri kapsayıcı özelliği, ulusal mesleki dernekler ile ortak ve uzlaşmacı çalışmaları ile ön planda dururken, üyeleri tarafından etik, itibarlı, vizyoner, kaliteli hizmetler sunan, uzmanlık alanına mesleksel ve kişisel katkıda bulunan bir dernek“ olarak algılanmaktadır. 

Yeterlik sınavlarını nasıl yapıyorsunuz?
Türk Göğüs Hastalıkları Yeterlik Kurulu (TGHYK) 2000 yılından bu yana Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD) ve Türk Toraks Derneği’nin  eşgüdümü içinde faaliyet göstermekte ve 2002 yılından bu yana yeterlik sınavlarını yapmaktadır. Aynı alanda çalışan birden fazla UDEK (Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu) üyesi dernek bulunması durumunda tek Yeterlik Kurulu kuralı olması nedeniyle, bu duruma güzel ve verimli bir örnek teşkil etmesi açısından da önemlidir. Yeterlik Kurulumuz yalnızca sınav değil, eğitim birimlerinin akreditasyonu, resertifikasyon çalışmaları, online asistan gelişim sınavları gibi ulusal düzeyde birçok yeterlik kurulu için örnek alınabilecek faaliyetleri de başarılı bir biçimde yürütmektedir. 

Yeterlik sınavı ile ilgili aktif bir uygulamanız var mı? Bu zamana kadar kaç kişi yeterlilik sınavını başarıyla tamamladı? 
Yeterlik sınavlarımız, her yıl dönüşümlü olarak derneklerimizin kongreleri sırasında iki aşamalı olarak yani önce yazılı ve yazılı sınavı geçenlerin girebildiği Nesnel Yapılandırılmış Klinik Sınavlar-NYKS (objective structured clinical examination-OSCE) tipi sözlü sınavlar biçiminde olmaktadır. 2002 yılından bu yana 202 meslektaşımız sınavla Yeterlik belgesi almaya hak kazanmıştır. 

Ulusal müfredatınız hakkında düşünceniz nedir? Müfredatınızı yeterli buluyor musunuz?
Halen TGHYK tarafından 2009 yılında oluşturulan ve Göğüs Hastalıkları uzmanlık eğitimi için bir çerçeve program niteliği taşıması amacıyla hazırlanan “Göğüs Hastalıkları Uzmanlık Eğitim Programı“ elimizde mevcut olup, bu kaynaktan büyük ölçüde yararlanılmak suretiyle hazırlanmış olan diğer bir Çekirdek Müfredat programı da TUKMOS (Tıpta Uzmanlık Kurulu Müfredat Oluşturma ve Standart Belirleme Sistemi) tarafından 4/6/2013 tarihinde yayınlanmıştır. Her iki programın da mevcut koşullar ve güncel çalışma biçimine göre yeniden düzenlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. 

Eğitim veren kurumların müfredatınızı tam olarak uyguladığını düşünüyor musunuz?
Mevcut olan Çekirdek Müfredat Programı bir çerçeve programdır ve aslında her eğitim kurumunun kendi durumuna uygun olarak bu programı şekillendirmesi, kendi koşullarına uygun olarak revize etmesi gerekir. Aslında uzmanlık eğitimi veren farklı kurumlarda koşullar bölgesel ve kurumsal olarak değişkenlik göstermektedir. Örneğin Eğitim ve Araştırma Hastanelerinde hizmet yükünün aşırı olması, performans kaygısı, asistan sayısının yeterli olmaması, eğitimde aktif rol oynaması gereken kişilerin hizmet yükü nedeniyle bu görevi gereği gibi yerine getirememesi gibi olumsuzluklar yaşanır iken, periferde öğretim üyesi sayısı azlığı ve eğitim konusunda deneyimsiz olması gibi nedenlerle programın her eğitim kurumunda tam olarak uygulandığı söylenemez. Bu konuda Yeterlik Kurulumuz, Akreditasyon çalışmalarını başlatmış olup halen yedi kurum akredite edilmiştir ve sırada olan kurumlarımız da vardır. 

Uzmanlık eğitiminin sonunda tüm yeni mezunlar aynı standartta mezun olabiliyor mu?
Türkiye’de Göğüs Hastalıkları Uzmanlık Eğitimi verilen kurumlarda, gerek teknik olanaklar, gerek eğitici sayısı ve uygulamaları, gerekse eğitim programı yönünden büyük farklılıklar vardır. Bu nedenle soruyu günümüz koşulları göz önüne alınarak cevaplamaya çalıştığım taktirde ne yazık ki cevabım hayır olacaktır. Ancak her eğitim biriminde olması gereken eğitici sayısı ve niteliği, alt birimlerin ( uyku, yoğun bakım, girişimsel bronkoskopi, tüberküloz vb) bulunmuyor olması, hizmet yükü ve beceri geliştirme/pratik uygulama imkanı farklılığı gibi eşitsizlikler kurumlar arası paylaşım ve iletişim ile belli bir düzeyde giderilebilir ki burada  TGHYK eğitim birimlerinin akreditasyonu, asistan gelişim sınavları, standart eğitim programlarının oluşturulması ve asistan karnesi  uygulamasının teşviki ile son derece önemli bir misyonu yerine getirmeye çalışmaktadır. 

Tıbbiyeli ve doktorların bu branşı tercih etmeleri için neler önerirsiniz? 
Göğüs hastalıkları uzmanlığı Dahili Tıp Bilimleri içerisinde yer almasına karşın girişimsel işlemlerin de yer aldığı ve yan dal ihtisası imkanlarının da giderek arttığı yükselen bir branş olmaya devam etmektedir.  

Bu branşın hekimleri, hasta ve hasta yakınlarından neler bekliyor?
Aslında yalnızca Göğüs Hastalıkları özelinde değil, tüm meslektaşlarım açısından söylemem gerekir ise hasta ve hasta yakınlarından beklentimiz öncelikle doktorların ve hatta sağlık personelinin de ölümlü birer insan olduğu, insani duygu, düşünce ve gereksinimlerinin olabileceği ve bu biçimde kabul edilip saygı ve olması gereken anlayış gösterildiği taktirde kendilerine çok daha iyi bir sağlık hizmeti sunabilecekleri gerçeğini anlamalarıdır. 

Bu branşın hekimlerinin yaşadığı en büyük sorunlar nelerdir?
Bu konuda en büyük sorunumuz ve belki de en büyük şanssızlığımız son yıllarda Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahlarının şiddete maruz kalmış, katledilmiş olmasıdır. Bu noktada Göğüs Hastalıkları ve Göğüs cerrahisi alanında mesleğini icra ederken öldürülen meslektaşlarımız olan; Prof. Dr. Göksel Kalaycı, Uz.Dr. Ali Menekşe, Op. Dr.Ersin Aslan ve Op. Dr. Kamil Furtun ve tabii diğer bütün meslektaşlarımı rahmetle anıyoruz. Performansa Dayalı Sağlık Hizmetleri’nin benimsendiği ülkemizde, Göğüs Hastalıkları branşı bir seri riskli girişimsel işlemleri yapıyor olmasına karşın, mevcut durumda döner sermayeden en düşük performans puanlarını almakta ve dolayısıyla düşük döner sermaye gelirine sahip uzmanlık dallarından biri olmaya devam etmektedir. Bu açıdan Göğüs Hastalıkları her ne kadar tüm dünyada gerek hastalıklarının yükü (KOAH, Akciğer Kanseri, Tüberküloz, Astım gibi) gerekse yan dalları ile yükselen bir branş olsa da ülkemizde şu an için hakkettiği yerde görünmemektedir. 

Branşınızın günümüzdeki çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Son gelişmeler nelerdir?
Göğüs Hastalıkları uzmanlık alanında son yıllarda pek çok ana dalda olandan çok daha fazla değişim ve gelişmeler olmaktadır. Yeni tanı ve tedavi yöntemleri ve bunlara paralel olarak yan dalların sayısı artmakta ve artmaya da devam edecek gibi gözükmektedir. Göğüs Hastalıkları Uzmanlığı, ülkemizde Amerika ve Avrupa’daki birçok ülkedekinden farklı olarak İç Hastalıkları uzmanlığı üzerine yapılan bir uzmanlık eğitimi olmayıp bağımsız ayrı bir ana bilim dalıdır. Dünyada yan dalları ile yükselen bir branş olan Göğüs Hastalıklarının özellikle yurtdışında (ABD, Kanada ve birçok Avrupa ülkesinde) birçok yan dalı bulunmaktadır. Bunlar arasında İç Hastalıkları ve Göğüs Hastalıkları yaptıktan sonra yapılabilen Yoğun Bakım (1-2 yıllık eğitim), Uyku Bozuklukları (1 yıllık eğitim), Torasik Onkoloji (Akciğer kanseri kemoterapisi ve takibi-1 yıllık eğitim), Meslek Hastalıkları (1 yıllık eğitim), Alerji-İmmunoloji (1-2 yıllık eğitim), Girişimsel Pulmonoloji (stent, lazer tedavisi, bronkoskopi ileri uygulamalar-1 yıllık eğitim) sayılabilir. Ülkemizde bu Göğüs Hastalıkları yan dallarından şuan için kabul görenler Yoğun Bakım (Göğüs Hastalıkları üzerine 3 yıllık eğitim), Meslek Hastalıkları (Göğüs Hastalıkları üzerine 3 yıllık eğitim), İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları (Göğüs Hastalıkları üzerine 3 yıllık eğitim)  olarak sayılabilir.

Branşınızın geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gerek kronik hastalıkların artışı, gerekse ortalama yaşam süresinin artışı gibi nedenlerle Göğüs Hastalıkları alanında uzman gereksinimi aslında bilinenden daha fazladır. 

Yurt dışındaki derneklerle ortak çalışmalar yapıyor musunuz?
Amerika, Avrupa ve bölgemizdeki solunum dernekleri ile mümkün olduğunca iletişim ve etkileşim içinde olmaya gayret ediyoruz. SOLUNUM 2015’de ERS Gelecek Başkanı Mina Gaga’yı ve MEA (Middle East and Africa) Bölgesindeki Dernek temsilcilerini kongremizde ağırladık.  CHEST ile uzun yıllara dayanan bir işbirliğimiz var. Alanımızdaki ilk dünya kongresi olan 17. Asya Pasifik Kongresini 2003 yılında CHEST ile birlikte başarı ile gerçekleştirdikten sonra benzer işbirlikleri devam etti.  En son TÜSAD desteğinde, EABIP ile birlikte organize edilen 2nd European Congress for Bronchology and Interventional Pulmonology (ECBIP, 27-30 Nisan 2013 - İzmir) kongresi, Avrupa ölçekli önemli bir kongre olarak ülkemizde gerçekleştirildi. TÜSAD ve ISAM (International Society for Aerosols in Medicine ) tarafından ortaklaşa düzenlenen  “Basic Principles and Clinical Applications of Aerosol in Medicine“  sempozyumu 02 Ekim 2013’de Çeşme’de düzenlendi. Dış İlişkiler Komitesi üyemiz Doç. Dr. Semra Bilaçeroğlu bu yıl yani 2016’da, European Association for Bronchology and Interventional Pulmonology (EABIP)’in Başkanlık görevini devralacak. Son üç yıldır düzenli olarak gerçekleştirdiğimiz COPD İstanbul toplantısını 2017 yılında Yunanistan ve İtalya Göğüs Hastalıkları Dernekleri ile birlikte yapmayı planlamaktayız.

Yurt dışındaki çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce örnek alınacak çalışmalar var mı? Varsa nelerdir?
Tabii ki çok taktir ettiğimiz, örnek aldığımız ve benzerlerini uygulamayı hedeflediğimiz birçok çalışma var. 

Derneğiniz genç hekimleri nasıl destekliyor?
Bu konuda son 1,5 – 2 yıl önce düşünüp başlattığımız, her geçen gün biraz daha geliştirdiğimiz çok güzel bir projemiz var: TÜSAD – GEAK (Genç Akademisyenler) Projesi.
Bu proje üyelerimizin özellikle sahada yalnız çalışan, başında deneyimli bir hocası olmayan kendi imkanları ile akademisyen olma hedefi olan genç üyelerimizin çalışmalarına destek olmak için başlatıldı. Göğüs Hastalıkları Uzmanı olduktan sonra Üniversite ve Eğitim hastanelerinde eğitici olarak görev almak isteyen ya da diğer sağlık kuruluşlarında görev alsalar da akademik çalışmalar yapmak isteyen  meslektaşlarımız bu grupta çalışma fırsatı buluyorlar. Bilimsel çalışma  takımları oluşturmanın yanı sıra derneğimizin  ülkemiz genelinde faaliyetlerini sürdürmesinde de görev alıyorlar. Periferdeki üyelerin sorunlarını merkeze iletmek, dernek faaliyetlerinin duyurulmasını sağlamak, bölgesel toplantıları organize etmek, toplantılara etkin katılımı sağlamak, çok merkezli Klinik araştırmalar yapmak ana hedeflerimiz. Her biri bölgelerindeki hekimlerle iletişim kurarak yapılması gereken kurs, panel, sempozyum gibi  faaliyetlerin  o bölgedeki üyelerimizin ihtiyaçlarına göre  belirlenmesini sağlıyorlar. Çok merkezli araştırmaların planlanması, yürütülmesi ve sonlandırılması sürecinde öncelikle araştırma yöntemi ve istatistik analiz konularında eğitimlerinin eksikliğinin giderilmesini amaçladık. Geçtiğimiz yıl yani 2015 yılı Mayıs ayında İstanbul Büyükada’da bir hafta sonunu kapsayacak biçimde bilimsel araştırmalarda planlama ve istatistik analiz yöntemleri konulu bir arama toplantısı düzenlendi.

Genç akademisyenlerin  bu konudaki talepleri belirlendi. Ardından Ulusal Kongremiz sırasında  bir kurs düzenlendi. Başlangıçta GEAK üyelerini belirlerken bölgesel temsilcilik özelliği de dikkate alınarak davet   yöntemini belirlemiştik. Ancak ikinci yıla girdiğimizde gruba katılmak isteyen çok sayıda TÜSAD üyesi oldu. Her şeyden önemlisi ülkemizin dört bir yanında kendi çalışma koşullarının rutini içinde zorlanan  üyelerimiz nitelikli ve verimli bir  ortamda diyalog ortamı sağlandığı için biz de mutlu olduk.

Bu alanda yapılan yeni bilimsel çalışmalardan çarpıcı örnekler nelerdir?
Bu çalışmalar ile eş zamanlı olarak çok merkezli çalışmalar yapmaya başladık,  bunlardan ilki tamamlanarak SCI de taranan bir dergide yayınlandı. KOAH konulu ikinci çalışma 35 merkezde üyelerimizin katılımı ile veri toplama aşaması bitti ve analiz aşamasına geçildi. Bu yıl içinde sonuçların yayınlanması planlandı. Önümüzdeki günlerde yeni klinik çalışmaların başlatılması için çalışmalar sürüyor.

Kongreleri düzenlerken özellikle nelere dikkat ediyorsunuz?
TÜSAD olarak bu yıl 45. Yılımızda 37.Ulusal Kongremizi gerçekleştirdik. Her yıl kendi kendimize şu sözü veriyoruz: Bu yıl çok iyiydi, ama gelecek yıl daha da iyi olacak. Yani aslında sadece kendimizle yarışıyoruz demek daha doğru olur. Bu yıl alanımızda en geniş katılımlı kongreyi gerçekleştirdik. Artık TÜSAD kongreleri bir marka haline geldi ve tabii ki bunun arkasında yılların getirmiş olduğu kurumsal bir hafıza ve alışkanlıklar, güçlü bir ekip, bu ekibi her daim destekleyen Merkez Yönetim Kurulumuz ve en önemlisi de bize inanan, güvenen ve güç veren Göğüs Hastalıkları camiası var. Bu yıl da yine kongremizin bilimsel içeriği en çok beğeni toplayan kısmı oldu. Aslında bu içeriği oluşturur iken bizim en önem verdiğimiz nokta sahada çalışan meslektaşlarımızın günlük meslek pratiğinde gereksinim duyabilecekleri güncel bilgileri onlara mümkün olduğunca interaktif biçimde sunabilecek bir program olması. Konuşmacıların da yine mümkün olduğunca genç, heyecanlı ve istekli, bu konuda deneyimi olan akademisyen arkadaşlarımızdan olmasına özellikle önem veriyoruz ve istiyoruz. TÜSAD’da kendisini bilgi ve deneyimleri ile ifade etmek isteyen herkes görev alabilir, çalışabilir, bilgilerini ve deneyimlerini paylaşabilir.

Sağlık haberleri hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Sağlık ile ilgili her türlü haber hangi kesimden olursa olsun tüm toplumun ilgisini çekmekte ve insanlar bu haberleri her zaman ilgi ve dikkatle takip etmektedirler. Bu nedenle toplumun her kesimine ulaşabilecek biçimde ve en önemlisi doğru, yeterli ve uygun düzeyde bilginin verilmesi çok önemlidir. Ancak ne yazık ki kimi zaman doğru olmayan, eksik veya sansasyonel, gizlilik ilkesine dikkat edilmeyen, uygun ve yeterli kaynaklardan alınmamış ve halkın yanlış yönlendirilmesi ve bilgilenmesine neden olan haberleri hep birlikte okumaktayız. İşin en olumsuz yönlerinden biri de doğru bilgilendirme yapılmayan halkın tepkisinin de sağlık personeline karşı şiddete dönüşmesi biçiminde ortaya çıkmasıdır. 

Gazetecilerden branşınızla ilgili ne gibi konulara dikkat etmelerini bekliyorsunuz?
Yeterli bir araştırma, doğru bilgiye ulaşma, doğru bilgiyi tarafsız olarak aktarma, gereksiz umut vadeden mucizevi yöntemlerin abartılı olarak aktarılmaması önemli. Özel hayata ve hasta gizliliğine saygı gösterme, yaşanan olumsuzlukları aktarmak gerekiyor ise tarafların hepsinin objektif olarak dinlenmeli. Aktarımların objektif olarak yapılması, sistemden kaynaklanan eksiklik, aksaklık ve hataların sorumlusu olarak sağlık personelinin sorumlu tutulmamasına ve hedef gösterilmemesine hassasiyet gösterilmesini bekliyoruz. 

Sağlık iletişimi alanında çalışmalarınız var mı? Varsa detaylandırabilir misiniz?
Derneğimizin basın ve sağlık haberciliği konusunda gerektiğinde profesyonel olarak destek aldığı danışman şirketleri var. Bizler yani yönetim kademesindekiler bu konuda daha önce detaylı bir eğitim almamış olsak bile bir sivil toplum kuruluşunda çalışıyor olmanın sorumluluğu ile bu yönümüzü geliştirmeye çalışıyor ve bu konuda eğitim desteği alıyoruz. Dernek sekreterimizi Yıldız Teknik Üniversitesi’nin yapılandırılmış bir medya ve iletişim konulu eğitimine yolladık. Zaten her aktivitenin içinde bir kişi olarak “mutfakta pişenleri aynı zamanda servis etmeye” de gayret ediyor. 

Sosyal sorumluluk projeleri hazırlıyor musunuz?
Bu alandaki en son ve bizce en önemli projemiz “KOAH Hastaları Derneği“ oldu ki, Göğüs Hastalıkları alanında ilk dernektir. 19 Aralık 2015 te ilk genel kurulumuzu Ankara’da yapacağız. Dernek Yönetim Kurulumuzun çoğunluğu hastalardan veya hasta yakınlarından oluşmakta. Bizler TÜSAD olarak bu kardeş derneğe her alanda destek olmaya devam edeceğiz ve birlikte çalışacağız. 

Sosyal medyada ne gibi etkileşimde bulunuluyor? Bu alanda ne gibi planlarınız var?
Düzenlediğimiz bilimsel etkinliklerin lansmanlarında ve derneğimizin bilimsel faaliyetlere yönelik desteklerinin üyelerimize duyurulmasında sosyal medyayı kullanmaktayız. Kamu yararına bir dernek olarak alanımızdaki özel günlerde diğer sağlık otoriteleri ve mahalli idarelerle işbirliği içinde yürüttüğümüz halka yönelik farkındalık toplantılarının daha geniş kitlelere ulaştırılmasının sağlanmasında bu kanalları aktif olarak kullanmaktayız. Sosyal medya alanındaki tüm gelişmeleri bu alanda çalışan profesyonel bir firmadan destek alarak tüm sosyal platformlarda paylaşımlarımızı daha da arttırmayı hedefliyoruz.

İletişim bilgileriniz nelerdir?
TÜSAD Genel Merkezi 
Kozyatağı Mh. Sümko Sitesi
M7-A Blok K:10 D:41 Kadıköy / İstanbul
Tel(216) 410 22 58 - 59 
Tel : (216) 410 22 60
Mail: info@solunum.org.tr

TÜSAD Ankara Şubesi 
Mustafa Kemal Mh. 2132. sok. 
Ege apt. 9/6 Çankaya/ANKARA
Tel: 312 219 42 99  
Faks: 312 219 42 99
GSM: 0533 399 7276
tusadankara@solunum.org.tr